2 Aralık 2011

St.Pauli sokaklarında..


Hakan Şükür her zamanki gibi havaya sıçramış, orada bir müddet bekledikten sonra kafayı Bursaspor ağlarına çakarak bu çok önemli şampiyonluk maçının daha başında takımı bir sıfır öne geçiriyordu. İşte tam bu zamanda başlıyordu benim asıl çilem. Rakibin atacağı her türlü golü hesap ediyor, bekliyordum. Zihmimde Bursa'nın geliştirdiği ataklar sonlanmadan ben golle sonuçlandırıyordum zira eğer ben bunu yapamazsam Galatasarayımın bir gol daha yiyeceğine kendimi inandırmışım. Bu teoriyi ne zaman geliştirip doğruluğuna inanmışım hatırlamıyorum ama başıma gelecek olan felaketlerin genelde düşünmediğim yerlerden gelmesi onları düşününce gelmeyecek gibi hissetirmeye başlamıştı. Yıllar sonra Oğuz Atay'ın "Tehlikeli Oyunlar" kitabının içerisinde benzer düşünce yapısını görünce sevinmiş, hemen ekşi sözlüğe "düşünerek engellemek" başlığını açmıştım.

Ben yenilebilecek her türlü golün senaryosunu yazarak ecel terleri döker iken Roger Ljung ikinci golü atarak şampiyonluğumuzu garantilediğinde kararımı vermiştim: Hamburg'da dayıların yanında izleyeceğim Dünya Kupasında onun takımını yani İsveç'i tutacaktım. O takım Ljung'un golüyle açılışı yapıp yarı final maçında seksenbirinci dakikaya kadar Brezilya'ya karşı direnç gösterecek ve Romario'nun o şık golüyle turnuvaya veda etse de sürpriz takım olarak uzunca bir süre gündemi meşgul edecekti.

Dünya Kupası boyunca Hamburg'da dayıların yanında kaldım. St.Pauli'nin tam göbeğinde tekelvari bir tükkanları vardı. Neredeyse yirmi dört saat açık olan dükkana sıklıkla uğruyor, can sıkıntısından da sokaklarında turluyordum henüz on beşimi bitirmeme altı ay kala..

Dükkan bu seks cenneti şehrin ana caddesine açılan bir sokağın ortasındaydı. Demem o ki iki adım sonra başka bir dünya başlıyordu benim için.. Sıklıkla "ben bir tur atacağım" diyip çıkıyordum. O güne kadar hiçbir kadınla beraber olmadığımı düşünürseniz nasıl bir heyecan içerisinde sokakları turladığımı hayal edebilirsiniz. Çok yerde yaş sınırı on sekiz olduğundan pek fazla umut yoktu ama mutlaka bir yolu olmalıydı..Bir kadınla beraber olma fikri uzayda elma yemek kadar yabancıydı ama öyle hissediyordum ki böyle bir ortamın içerisinde bunu başaramazsam yurt hayatı içerisinde sekiz ay boyunca bunun pişmanlığını hissedecekmişim gibi gelirdi. Belki çok fazla istediğinizden değil de ortamın sizi zorladığı eylemlerden birisi olarak daha çok..

Bir kere çok yaklaştım ama sonuç pek iyi olmadı.

O sokak senin bu cadde benim diye gezer iken yukarıdan birisi yaşı kırkı geçkin diğeri genç ve güzel olan iki kadın gögüslerini pencereden sarkıtarak beni yukarıya davet etti. Param vardı, onlar için de yaş sorunu diye bir şey yoktu ama yukarıya çıkıp da kadınları gördüğümde heyecandan ölüyordum neredeyse. Denedim, kıt almancamla ben o yaşlı ile değil gözlerinin altı mosmor olmuş genç ve güzel olanı ile beraber olmak istiyorum demek istedim ama yanlışlıkla kadın değil de "ben erkek istiyorum" dediğim için o yaşlı kadın üzerinden çıkardığı tişört ile beni kovalamaya başladı ki ben zaten aşağıya inmiş, rahatlamıştım. Oh bee dedim ve dışarıda olduğuma sevinsem de vazgeçmiş değildim.

Tecrübe de sorun olacaktı ve bunun yolu basitti.

Hayatımda ilk porno filmi de bu zamanlarda izledim. Makinalar vardı ve yaş sınırı sorun değildi çünkü demir paralarla çalışıyordu. İki saniyede içeri girip tek başınıza ekranın karşısında kalıyordunuz ki üç değil beş değil iki yüz film. Sanırım bizim köydeki iki dönüm tarla parasını buraya yatırmış olamalıydım. Haliyle oradan her çıkışımda da gözüm özene bözene seçilmiş fahişelere daha bir başka bakıyordu. Bir arkadaşın bahsettiğine göre ana caddede bin tane fahişe vardı. Saymadım ama çoktular.. O kadar çok aralarında tur attım ki bu bellerinde siyah çantalı kadınların herhangi birisinine dışarıdaki bir insanın sorun çıkarması karşısında az daha onları sahiplenip "bilader ne yapıyorsun" diye çıkışacaktım.

Brezilya dünya kupasını kazanmış ve dayıların tükkan atılan her tur sonu içeriye dalıp onlarca kasa içki alarak dışarı çıkan Brezilyalılardan dolayı sabah altıya kadar açık kaldı.

Üzerimde buraya geldiğimde alınmış olan ruhumla pek de uyumlu olmayan kıyafetlerin içerisinde St.Pauli'nin fahişesiz ama yaşam dolu arka sokaklarını turluyorum. Üzerimdeki tişört dahil her şey o kadar yabancıydı ki.. Allahım, ne kadar başka bir yaşam bu böyle? Yaşıtlarıma daha özenle yaklaşıyorum, bir bir her hareketini gözlemliyorum uzaktan. Yaşları tutmadığı halde içkili ve tehlikeli mekanlardan ellerini kollarını sallayarak sevgilileriyle dışarı çıkıp sokak başlarında öpüşüyorlardı ve ben doğrusunu söylemek gerekirse acaip kıskanıyordum. O dönemlerde bir kızı öpmekten ziyade o yaşamın bir parçası olmak istiyordum, yurtları da sevmemeye bu şekilde başladım.Biz neredeyse her pazar Parliament sinema kulubünün sunduğu filmin son yirmi dakikasını izleyebilmek için dördüncü kata genel müdüre çıkan ve oradan izin koparınca sevincinden ne yapacağını bilemeyen insanlardık ve fakat bunlar da neydi böyle?
O günlerde ve artık yaz aylarında o yaşamın o kadar içerisindeydim ki aşık olduğunuz kızın size gelip çok kibar bir şekilde iletişim kurup uzun süre ilgilenmesi, sürekli sizinle olmak isteyip de size hiçbir zaman aşık olamayacağını göstermesi gibi ben de Almanya sonrası artık acı çekmeye başladım.

Yıllar sonra buraya bir kaç kere daha gelecektim ve arka sokaklarındaki yaşam kültürünü fazlasıyla beğenip bu bölgenin Almanya'nın hiçbir yerinde olmayan sokak kültürüne ve özgürlüğüne hayran kalacaktım ama o günlerde Almanya'yı gözümde başkalaştırmasıyla sorgulama dönemi de başlamış oluyordu.

Yaş biraz daha bize kendi kendimize hareket etme olanağı verdiğinde babamın kaldığı Alman köyünden çıkıp büyük şehirlere doğru gittikçe telikeli alanları keşfettim. Sadece elini tutmak için iki yüz yıl bekleyip uğruna ne kadar has bir delikanlı olduğunu anlatmak için yapmadığımız kepazeliğin kalmadığı kızlardan çok çok daha güzel olanları burada kendiliğinden gelip size "merhaba" diyordu. Demekle de kalmıyordu..

Kadınlar, özgürlük, futbol ve dahası boş zaman derken burası neydi ve ben yılın büyük bir bölümünü nerede geçiriyordum? Muz yemeyebilir ve bunu en az annesiz ve babasızlık kadar kaldırılabilir bir yokluk olarak görebilirdim ama bunlar çok fazlaydı. O havaalanına beni götüren arabanın içerisinde geçirdiğim zaman çekilen acının tarifi yapılamaz, gösterip de vermemek dedikleri şey bu olsa gerek. Oysa ben gerçekten mutluydum kendimi bulduğum yerde, yatılı okulun içerisindeki telli sahada..

2 yorum:

raul #7 dedi ki...

böyle yazılar hep içimi burkar sanki ben yaşamışım gibi

Her Yol Roma dedi ki...

"...Anne baba benim Hamburglu bir pulculuk derneğinin gençlik kolunda olduğumu sanırken, ben Sankt Pauli sokaklarında sürtüyordum; kumarhaneleri, barları ve genelevleriyle çok tekinsiz bir mahalleydi. Benim önümde asla cinsellik hakkında konuşulmayan -başka zaman da pek konuşulmuyordu herhalde- sessiz, düzenli evimize karşıt bir dünyaydı. Tal Sokağı'nda sürter ve bina girişlerinde duran kadınları görürdüm, sarhoş denizcileri, striptiz lokallerini, barları, meyhaneleri görürdüm; Silbersack meyhanesinde, babamın anlattığına göre insanlığın 'yüz karaları' toplanırmış: kaçakçılar, karaborsacılar, uyuşturucu bağımlıları, kumarbazlar ve hayat kadınları..."

Uwe Timm
Kardeşimin Gölgesinde (Am Beispiel meines Bruders)
Can Yayınları
2011
s.29