4 Eylül 2012

Bılogır


Yorucu bir gündü, başım çatladı ama işleri, güçleri bitirdik ve bu hafta yazmak için sanırım bolca vaktim olacak en sevdiğim yere..

Geçenlerde ilk defa önemli bir gazetenin spor servisinden iş teklifi aldım. Ne yapacağımı çok fazla bilemediğim için bu işler konusunda güvendiğim arkadaşımı aradığımda şöyle bir cümle kurdu “iyi bir tellif ama “Gazeteciliği “orada öğrenmeni istemem” . Hemen arkasından “yanlış anlama elbette..” derken onu durdurdum.

Anladım hemen..

Kutsal kelime “Gazeteci”. Öğrenmekten bahsediyor ki sonuna kadar haklı.

Ankara öğrencilik yılları içerisinde siyasi gerilimin tam ortasından eylemden eyleme koşarken dahi hiçbir zaman şu kavramları kabul etmedim, kendimle aynı cümle içerisinde kurmadım:

“devrimci” “solcu” v.s.

Bunlar beni aşar.

Üstelik bu kalıpların içeriği doldurulması gerekir, benim böyle bir derdim yok. Bir şablonun içerisine girmek gibi kaygılarım da yok. Beni o anki aklım yönetir, nereye savuracağını ve ne şekle sokacağını ben dahi bilemem. Bu gibi kavramları sahiplenme gibi dertlerim ise kesinlikle.. aksine; ben bir şeyler yapıyorum ama bu sende neyi çağrıştırıyorsa oyum. Asla ve asla devrimci, solcu ve daha pek çok sıfatı kendim için kullanmadığım gibi özenle bu gibi kutsallaştırılmış kavramlardan kaçındım.

Mücadele ettim dahi diyemiyorum zira benin önümde ölüm orucuna girmiş, yüzlerce gün yemek yemeyerek hayatını bu yolda olabildiğince ağır bir şekilde yüzlerce güne yayarak feda etmiş insanları görünce beş eylemde iki slogan attığım için bu insanlarla kendimi, eylelerimi eş tutmadım. Muhtemelen bizim eylediklerimiz bambaşka bir şeydi. Ankara’da o insanları gün ve gün ziyaret edip her gün bir insanın nasıl böyle bir aşkla böyle bir ölüme koştuğunu kendime sorup aynaya bakarak ne kadar bencil bir insan olduğumu düşündüm. Doğrusunu isterseniz mücadele etmenin bu tarzını da hiçbir zaman kabul etmedim, bu başka.

Ben ve bu insanlar.. Mümkün mü aynı sıfatla anılalım?

Henüz tek bir kitabım olmasa da –birisi yolda- 28 tane de kitap yazmış olsam “yazar” sıfatıyla asla ve asla dolaşmayacağım gibi..

Bugün futbola dair iki araştırma yapıp üç yazı yazdığım zaman savaşın ortasında muhabirlik yapanların, takımın peşinde gece gündüz koşup haber yetiştirenlerin mesleğinle anılmak gibi saygısızlık yapmak benim haddime değil. Ama dahası ben zaten herhangi bir kavramın içini doldurmak gibi gaye içerisinde değilim.

Üstelik bu ve benzeri kutsallaştırılmış kavramların belirlediklerine göre yaşam sürmek benim isteyeceğim bir şey değil. Amacım şucu olmak olmadı bu hayatta. Yıllardır her hafta futbol maçı izler, futbola dair okur ve sözlük, blog, gazete ve çeşitli araçlarla topladığım bilgileri bir kalıba sunup insanlarla paylaşmaktır yaptığım. Sen buna “hobi” dersin, diğeri “futbol insanı” der bir diğeri başka bir ad takar, ilgilenmiyorum.

Bana ne?

Üstelik ben yukarıdan bastırılan her türlü kalıbı kırmakla meşgulüm çocukluğumdan beri. Hayatımda sorduğum ilk soru dini inancımın herhangi bir toprak parçasında dünyaya geldiğim için belirlenmesinin ne kadar doğru olduğudur. Oturup araştırıp okuyarak algılayıp doğru bulduğuna inanmaktan ziyade Müslüman bir ülkenin Alevi bir köyünde dünyaya geldiğim için benim için benden önce yaşayanların belirlediğine inanmak ve sahiplenmek zorunda oluşumun ne kadar anlamı olduğunu on yaşına bile basmamıştım masaya yatırdığımda. Tüm ülkenin başka düşünüyor oluşu da her konuda beni yolumdan alıkoymuyor. Devrimciler muhtemelen bunu yapmaz, Gazeteciler sanırım başka bir şey yapar, Yazarlar çok daha nitelikli ve içerikli yazılarla uğraşırlar, x kutsallığı muhtemelen başka bir şeyi içerir, şöyledir böyledir.

İlgilenmiyorum.

Herhangi bir kalıbın içerisine girmek beni boğar, sıkar ve dahası mutlaka orada kabul etmediğim, uymak istemeyeceğim yazısız kuralları olur. O kavramların kutsallığı altında yönlendirilmek de aynı şekilde.

O sıfatların bana getireceği güzelliği de istemiyorum zira getirisi götürüsünden az olan bir iş o. Sıkılırım, bunalırım..

Bugün üç farklı yere dört farklı iş yapıyorum, beşincisi de yolda.. Ama sorun bana; en sevdiğim buraya yazmaktır zira en ufak bir kısıtlayıcılığı olmadığı gibi en güzel sıfatı da bana bahşediyor; Bılogır.

Ben bir bloggerım. Kahretsin ki para kazandırmadığı için meslekten sayılmıyor ama bana sorarsanız işte adım sanım budur: Bılogır.. Bu şekilde zamanında Lube Ayar'ın aşağılamak ve konuyu saptırmak için yaptığı gibi nitelendirilmek, en büyük dileğim. Bu beni bundan sonraki süreçte mutlu ve huzurlu ama en çok da özgür kılacaktır.

Buna dikkat edin, karşınızda duran sadece bir blogır. Kutsallaşıtırılmadığı sürece bu sıfatı kendime uygun gördüm, siz de onaylarsanız eğer bu şekilde anılmaktır derdim.

4 yorum:

Marcadelist dedi ki...

Özgürlük güzel şey.Vazgeçmesi en zor şey hayatta.Burası da senin özgürlük alanın.

varol döken dedi ki...

ben sana kısaca bajar diycem:)

şu kitap meselesini merak ettim, bir ara bulcam seni...

Borges dedi ki...

Hangi kitap meselesi Varol? Gündüz Vassaf mı? Senin kitabın hala seni bekler, ne zaman istersen alabilirsin:)

O kütüphaneni bana bırakacaktın bu arada:)

(Sen bayılırsın, Gündüz Vassaf'ın Cehenneme Övgü'süne.. okumadıysan ve bundan bahsediyorsan hemen al derim, bir günde biter)

varol döken dedi ki...

gündüz vassaf cepte, benim kitabı da sen söyleyince hatırladım:) ben senin yazacağın kitaptan bahsettim, merak ettim, hoşuma gitti.

kütüphane evde atıl şekilde duruyor, ben sana bir liste vereyim, istediklerini seçersin, getiririm, sende kalır kitaplar ta ki yeni bir kütüphane kurana kadar...