İşsizlik ve Yurt dışı!


Hikayenin başı şuradaydı.. bu da geri kalanından bir kesit..

“İşsizlik gerçekten zor zanaattır.Sıkıntıda, dertte ilk göze batan insan işsizdir. İşsiz kalmanın mağdurluğu ve çevrenin işsiz kalana anlayışı, işsizliğin süresi uzadıkça azalır. Sürekli çok meşgulmüş gibi yapsanız bile, belli bir zaman sonra aslında meşgul olmadığınız fark edilir. Büyük bir ciddiyetle internete giren işsiz, belki bilgisayardan anlamayan aileyi belli bir yere kadar oyalar ama er ya da geç internette mal gibi gezdiğiniz anlaşılır. İşsizin erken kalkmasına gerçekten gerek yoktur ama öğlene kadar uyuyan işsiz göze batar, sinirleri üzerine çeker. Bir yere gitmeseniz bile işsiz olarak herkesten önce kalkıp evden uzaklaşmanız gerekir. Az yemeli, sürekli dertli gibi görünmeli, fazla konuşmamalı, fazla televizyon izlememeli, her şeyi en minimumunda yapmalıdır işsiz. Biri geldiğinde odada oturmaya devam etmemelidir, başka bir odaya geçmelidir. Ben de kaç zamandır ev içinde tozlu fare gibi odadan odaya geçerek yaşıyordum. Yaptığım iş başvurularından haber gelmemişti, gelecek gibi görünmüyordu. Zaten evdeki gürültü patırdı da, odalara giren çıkan da bitmiyordu. Boyu devrilesiceden toprak alasıcadan haftalar geçmesine rağmen haber alınamıyordu. Evde herkesin sinirleri bozuk, herkesin sinirleri gergindi, bir de işsize yer yoktu bu evde. Bu yüzden ben de her sabah kadın bize çocuğu bırakmadan önce takım elbisemi giyip evden ayrılıyordum. Hiç kimsenin takımı benim takım kadar park bahçe görmemiştir. Hiçbir kravat, deniz kenarında esen rüzgârda benimki kadar uçuşmamıştır.  Sürekli geziyor, yürüyor, havanın kararmasını bekliyor, cep telefonum titredi mi acaba yoksa bana mı öyle geldi mi diye ikide bir elimi cebime atıyordum. Bütün gün parkta oturup “Yurt dışı bensiz ne yapıyordur acaba?” diye düşünüp düşünüp eve gidiyordum.
.”.. garip bir şekilde hüzünlenmiştim. Acaba yurt dışı diye bir yer yok muydu? Olduğunu gittiklerini söyleyenler vardı ama belki de yalan söylüyorlardı, yurt içinde bir yerde gizlenip gizlenip bize yurt dışı çok güzel diye anlatıyorlardı, kim bilir? Yurt dışından gelen sarışın turistler belki de bize oyun eden Edirneli, Tekirdağlı, Keşanlı yurdumuzun insanlarıydı. Zenciler Muğlalı; Çinliler, Koreliler, Eskişehirli Tatar vatandaşlarımızdı belki de, kim bilebilir? Kafayı yemek üzereydim. Yurt dışına inancımı kaybedip arabalı yatak içinde işsizlik depresyonu geçirmek istemiyordum.  Yurt dışı vardı, kesin vardı!

Arkadaşlarım genelde Kanada ve Avustralya’ya gitmekten bahsediyorlardı. Bu iki ülkenin keriz olduğunu, her gelene kapılarını açtığını, isteyene iş, isteyene toprak verdiğini, mükemmel yaşam koşulları sağladığını çok kereler duymuştum.  Önce bu iki ülkenin haritadaki birbirlerine olan uzaklıklarını ve sonra da bize olan uzaklıklarını düşündüm. Sonra da birbiriyle bu kadar zıt iki ülke için de rahatlıkla” bana farkmaz, ikisine de giderim alırlarsa..” diyen bizleri düşündüm. Gönüllü olarak sürgüne gitmek istiyorduk. Ya gidip orda kendimizi daha sürgün hissedecek, ülkemizi, burada bıraktığımız insanları olduğundan daha iyi hatırlayacaktık ya da o ülkenin bütün geleneklerini sorgusuz sualsiz benimseyecektik. Ama ne kadar benimsersek benimseyelim, hep kafamızın içinde bir yerde sürekli kıyaslayacaktık iki ülkeyi ve en sonunda yaşlılığın da etkisiyle, kendimizi, geldiğimize pişman hissedecektik. Böylesine bir gönüllü sürgünlük gerçekten delilikti. Ama bu yaşta, arabalı yatak içinde, yurt dışının buradan daha acayip olduğunu düşünmek daha gerçek bir delilikti. Ben mutlaka gidecek ve mutsuz olacaktım. Oğlum da benim gibi babası olduğu için mutsuz olacaktı. Belki ilerde torunum Ceremi Mohammad Sarıkaya mutlu olabilirdi.  Belki bir kıza kur yaparken mevzusuzluktan  “Dedem, küçük Asya’dan geldiğinde burada çok büyük zorluklar çekmiş, biliyor musun Klara? You know fucking zorluk!” diyecek, kızı etkilemeye çalışacak, göçmenliğin ekmeğini yemeye çalışacaktı. Ceremi Mohammad için buna değerdi. Buradan tez zamanda gidecektim...”