1 Haziran 2015

Bilgililer yetkisiz, yetkililer bilgisiz




Sezon sonuna kadar Türkiye Süper Ligi ekiplerinden Çaykur Rizespor’un teknik ekibinde yer aldığım için bir başka takım hakkında yazı yazamadım. Doğrusunu isterseniz buna vaktim de yoktu. Bu dönem içerisinde iki kelam edemeyişime en çok üzüldüğüm konuların başında ise Beşiktaş yönetiminin Slaven Bilic kararı ve spor yazarlarının hakkındaki yorumları oldu. 

Koşullara göre fazlasıyla başarılı bir teknik direktörü son üç maçta aldığı skorlar sonucu yarıştan kopmasıyla “kötü” göstermek için birbirleriyle yarıştılar. Oysa varolan koşullara göre bir değerlendirme yapılırsa Slaven Bilic bu sezonun teknik direktörü dahi seçilebilir. Her maçını deplasmanda oynaması, aynı zamanda ikinci devreye sarkacak şekilde Avrupa Kupası mücadele vermesi, kadro kalitesi ve nihayetinde tercüman aracılığıyla iletişimde bulunmasına rağmen fazlasıyla iyi bir performans sergiledi. Yeri gelmişken tercümanı Halil’in de hakkını vermek gerekir, Biliç’in başarısında çok önemli rolü olmuştur. 

Slaven Bilic'in  teknik açıdan yetenekli bir antrenör olduğunu söyleyebilirim.  Çalıştığım son süreçte Çaykur Rizespor’un rakiplerinin oynadığı son beş maçı mercek altına alırken en çok da son oynadığı maç üzerinde durdum. Rize’nin rakipleri ise fikstür gereği Beşiktaş ile son maçına çıktı. O haftaki rakibin öncesinde izlediğim dört doksan dakika içerisinde tespit edilen sorunlara Bilic’in harika yaklaşımına çok kez tanık oldum. Duran top organizasyonlarından blokaj ile kazandırdığı goller, baskı zamanı ve bölgesi, pres kalitesi bir yana saha içi en azından başlangıcında yaptığı akıllı stratejileri ve oyuncusundan aldığı verim ile on numara beş yıldız bir teknik direktör. Dolayısıyla adamlığını, insanlığını bir kenara bırakarak  Biliç’in bugün “teknik olarak” haksız bir şekilde eleştirildiğini dile getirmek gerekir. 

Lakin futbol takımı ile başarı kazanmak tek başına teknik-taktik ile açıklanması ya da başarıya tek bir uzmanlık anlayışı ile ulaşılması çok zordur. Başarısız olduğu nokta ise oyuncularını stresli maçlara hazırlamak oldu. Hırvatistan'da olsaydı böyle bir şey söz konusu olmayabilirdi ama bu ülkede bu konuda gelişimi için zaman gerekir. Elindeki oyuncu grubunun Emre Belözoğlu, Selçuk İnan tarzı bir lider oyuncu barındırmaması  ya da Abdürrahim Albayrak tarzı yardımcısı olmaması belki de şampiyonluğuna mal olmuştur. Benim söylemek istediğim ise Hamza Hamzaoğlu’na göre daha az “teknik hata” yapmasına rağmen şampiyonluk ipini gögüsleyememiş olması.

DİL PROBLEMİNE RAĞMEN

Avrupa’ya giderse bu görünen Bilic’in üzerine “yüzde 30” direkt iletişim artısını da ekleyin.  O ülkenin dilini konuşmayan, kültürüne uzak bir teknik adamın başarısı şansı “günümüzde” çok az.  En beğendiğim teknik direktörler arasında yer alan ve hakkında sayısız yazı yazdığım Thomas Tuchel Mancini sonrası Haziran ayında Galatasaray için gündeme geldiğinde attığım tweet’i hatırlatmak isterim.

Tarih 11 Haziran.



4 yıl önce futbolun evrensel doğrusu olarak Avrupa’daki beşbüyük ligi izleyerek bu sonucu çıkarmıştım. http://devrimderki.blogspot.com.tr/2011/03/galatasaray-ve-besiktas-fark.html Bugün ise yaşadığım tecrübe sonucu teknik direktörün sevk ve idare konusunda yetkinliğinin ne derece önemli olduğunu bizzat gördüm. Türkiye Süper Ligi’nin son 8 şampiyonunun da yerli teknik direktörlerle kazanılması şans ya da tesadüf değil, olağan sonuçtur. Yerliden kasıt Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değil bu futbol iklimine ve kültürüne yabancı olmayan insandır. Yarın Alex gelse bu açıdan “yerli” sayılacak.

Biliç ülkeye, futbol kültürüne, dile ve her şeye biraz daha yakın olacak ve kendi stadında maçlar oynayarak şampiyonluğun bir numaralı adayı olacağı zamanda yol verildi. Galatasaray’ın Sabri, Aziz Yıldırım’ın Ersun Yanal yanlışları gibi hepsinin kökünde “sportif direktöre” yetki vermekten çekinen erk sahibi işadamlarının futbolu yönetme sevdası sebebiyet verdi.

SPORTİF DİREKTÖR

8-9 yıl önce her iki yazıda bir “Sportif direktör” neden olması gerekir temasını işlerken belki de tam da bu noktaya işaret ediyorduk aslında. Geçenlerde Mehmet Demirkol Spor Servisi programında sorduğu o tek soru ile memleketteki kurumsal eksikliğin tanımını da yapmış oldu “Şimdi Beşiktaş kulübünde hangi teknik direktörün gelmesi gerektiğine kim neye göre karar verecek”.  Ben de soruyu tersden soruyorum: Gitmesine kim hangi gerekçeyle karar verdi. Sonuca bakarak değerlendirerek iş yapılacak olursa muhtelemen ilkokul beşe giden velet de teknik direktör gitsin/kalsın kararını verebilir. Tam bu noktalara “uzman bir görüş” eksikliği de zaten bu yüzden gerekir.  Skorlara, sonuçlara, taraftarların ortalamasına göre hareket ederseniz sizi zor günler bekler. Sabri Sarıoğlu’nun Mancini dönemindeki muazzam ikinci devre performansına rağmen bu oyuncuyu kadro dışı bırakırsanız eğer sonucu olan 10 milyon euro ziyandan da kaçamazsınız (Tarık Çamdal+Veysel Sarı bonservisleri ve yıllık maaşları). 

Fenerbahçe geçtiğimiz sezondan ders çıkararak bu işi "bilenine" teslim etti ve fakat "yabancı" bir sorumlu getirdi. Almanya'da bu iş yıllardır bu şekilde yapılır. Hamburg takımı da benzer bir şekilde çok başarılı yabancı bir sportif direktör getirdi ama sonuç alınamadı. Tek faydası Chelsea'den tanıdığı Gökhan Töre'yi futbol dünyasına kazandırmak oldu Danmarkalı Frank Arnesen'in. Hali hazırda en önemli görevinin futbolcu ve teknik direktör arasındaki bağı kurmak ve her iki grubun da sorunlarını halletmek olan bu konumun ayrıca kendisinin dilbilmezliği bir başka insana ihtiyaç duyması sorun yaratacaktır Ülke futbol iklimine uzak olanın tercih konusunda da sorun yaşaması kaçınılmaz.

E HANİ BORUSSİA DORTMUND MODELİ?

Beşiktaş da Borussia Dortmund gibi ekonomik sıkıntıdan dolayı genç yeteneklerden oluşan kadro kurdu. Her iki takım da bu oyuncularla pozitif futbol oynayan bir teknik adama sahip oldu. O kadar çok birbirlerine benziyorlardı ki..  Klopp ilk sezonunda iyi bir futbol oynatmasına rağmen tabelada 6.sırada yer buldu. İkinci sezonunda ise yenilgiği ya da berabere kaldığı maçlarda dahi rakibinden üstün bir futbol oynamış olmasına rağmen ligi beşinci sırada bitirdi. Tam burada Güntekin Onay Alman basınında yer almış olup da araya girse muhtemelen şunu diyecekti “Klopp ile iyi futbol oynarsınız ama şampiyonluk hayal” Diğerleri de “zaten kariyerinde sadece Mainz’ı çalıştırmış bir teknik adamdan büyük teknik direktör olmaz”  gibi gibi.. Sonuca ve skora dayalı konuşmaktan kendilerini alıkoyamıyorlar. Necip bir maç kötü, “Bilic sen nasıl teknik direktörsün” modunda taraftar gazı alan  yüzeysel ve içeriksiz yazılar, yorumlar.. Hemen arkasından aynı oyuncu takımı ipten alıp muazzam performans gösterince de  “Yahu biz iki maç önce saçmalamışız” yok.
Sonuç: Klopp 7 yıl kaldı Borussia Dortmund kulübünde ve Şampiyonlar Ligi finali ile beraber iki şampiyonluk ekledi müzesine. Bunu iki yıl üst üste “TABELADA” başarısız performansa rağmen o takımın iyi yol aldığını gören sportif akıl başardı.

Memlekette futbol sektörünün medya ve kulüp yönetiminin büyük çoğunluğunda geçerli olan cümleyi ben size yazayım: “Bilgililer yetkisiz, yetkililer bilgisiz”. İster bir kulüp başkanına bakın isterseniz de büyük gazetelerin spor müdürlerine.. Türkiye futbolunun genel sorunu bana göre budur.

1 yorum:

Emre Ayan dedi ki...

Tebrik ederim.Aylardır içimde ukde kalan eleştiriyi yapmışsın.Bir nebze rahatladım değerli eleştirini görünce.