4 Ocak 2018

4 Ocak



* Almanya'dan burada yaşamak için geldiğim zamanların daha henüz başıydı. İstiklal'de oturmuş, kahve içiyordum. Yıllar sonra gelmiştim işte.  Yanıma bir dilenci yaklaştı ve fazlasıyla zarar görmüş elini göstererek bir çeşit yardım istedi. Ben bakamadım bile. Baktığımda kendime gelmem zaman aldı. Hemen elimi cebime attım ve ne geldiyse ona verdim, bakmaya dahi dayanamamıştım. Kalktım, daha yeniden döndüğüm bu memleketteki ilk günümdü.. İstiklal'i bitirdiğimde yanımdaki bütün parayı karşıma çıkan dilencilere verdiğimi hatırlıyorum.  Sene 2011, 11 Eylül'den bir gün sonrası.

*Geçtiğimiz günlerde kardeşlerim yanlarına annemi de alarak doğum günümde bana sürpriz yapıp İstanbul'a geldiler.  Gecenin sonunda Nişantaşı'nda 'midpoint' adlı mekanda oturup kahve içiyoruz. Yanımıza sürekli küçük yaştaki çocuklar, mendil satmak için geliyorlar. Ablamı gördüm, her gelene para veriyor. Onlarla konuşuyor, ilgileniyor ve bunu yaparken içi parçalanıyor. Onu o kadar iyi tanıyorum ki.. Her çocuğa bakışında kendi çocuklarını aklına getirerek empati yapıyor ve hatta acı çekiyor. Gelen insanların hepsine bir şeyler verip gönderiyor. Ben sadece izledim.  Duygu yoktu bende. Olağan bir durumdu. Ablamın o bakışındaki merhametin bir zamanlar bende olduğunu anımsadım. Altı yıl içerisinde bu ülke çok şey senden almış dedim içimden.  7 yıl 7 ay içerisinde Almanya da bana çok şey kazandırdı. Demek istediğim odur ki 'Türkler böyle, Kürtler şöyle, Almanlar öyle..." Değil. Sakallı bir amcanın dediği gibi insanı biçimlendiren sahip olduğu toplumsal koşullarıdır.  ve der ki yine sakallı amca, o koşulları bu yüzden insanca yeniden biçimlendirmek gerek! İnsan ırkına, dinine ya da cinsine göre şekil alıp karakter almaz. İçerisinde bulunduğumuz koşullar bizi nezaketsiz, agresif, öfkeli ve hoşgörüsüz yapar.

*Bugünlerde mesai açısından yoğun geçiriyorum. Bugün de sinirlendim, dün de.. Önceki gün de. Saran'da çalışıyoruz ama yayınları Kanal D Stüdyolarından yapıyoruz. Günü ikiye bölüyorum ve aslında çift mesai yapıyorum bir bakıma. Yayınların ieriğini şirkette hazırlayıp sevgili dostum Can ile beraber yola koyulup bağcılar stüdyolarında da çekimleri gerçekleştiriyoruz. Gelin görün ki her seferinde çıldırıyorum. Almanya'nın bana kattığı ve burada sorun yaratan en önemli ayrıntı iş ahlakı oldu. TRT'de bazı arkadaşlar ya da Eurosport'ta Bağış abi zaman zaman güzel sözler söylemiştir çalışma disiplini ile ilgili.. Oysa gerçek şu ki  ben çok çalışmıyorum, diğerleri az çalışıyor.   Eğer bu ülkede çalışmayı saatler üzerinden hesaplarsanız eğer herkes çok çalışıyor sonucu çıkar. Öte yandan çalıştığı saatler içerisinde 'verimlilik' açısından ele alırsanız gerçekte kimsenin çok çalışmadığı gerçeği ortaya çıkar.  Hiç öyle bir niyetim yok ama olur da bu ülkede bir gün şirket kurup iş yaparsam çalışanlara günde 4 saat çalışma sınırı koyarım. Aynı parayı dört saat çalışarak da alabilirler yeter ki o dört saat içerisinde gerçekçi bir şekilde iş yapsınlar.. 15 saat mesai yaptıran patron acımasızlığı kadar 15 saatte taş çatlasın iki saatlik iş yapan insanların iş ahlakı da problemli. Ortasını bulmak gerekir zira bu şekilde her iki taraf da fazlasıyla zararlı çıkıyor. En azından ben bugünkü koşullarda sorumlu olduğum müdür ve çalışma arkadaşları konusunda şanslıyım.  Tamamen verimlilik üzerinden yürüyoruz.  Gerekirse on beş saat..  diğer türlü gerektiği kadar.



*İş ve futboldan geriye çok bir şey kalmıyor bugünlerde. Artık büyük heyecanlara yer bırakmayacak kadar sadeleştiriyorum her şeyi. Basitleştirerek büyüsünden çekip alıyorum parlamaya yüz tutmuş duyguları. Parçalara bölerek tınısını kaybediyorum içimde. İş ilişkileri dışında insanlarla konuşmak için hevesim de günden güne tükeniyor. Aşk hayatı ise.. Bir ara ona da geliriz. Son noktayı geçenlerde bununla koydum kendi içimde.  "Senden bana yar olmaz" En fazla bu kadar palazlandı işte. 10 yıl önce olsaydı gerçeği göremez,  başka bakardım.  Şöyle bir gelip geçti üzerimden. Arthur Rimbaud'un o sözü önemlidir. "Ben bir başkasıdır".Eğer ki bir parçası olduğunuz bir gerçeği bütün olarak algılamak istiyorsanız kendinizi de nesneleştirerek bakacaksınız. Bir başkası olarak kendinizi görüp..  Kim bilir, o güzel kız insanlığa gülümsüyordur  da bir parçası sana denk gelmiştir. Hayal kurma hemen. Bırak geç.. İnsanlık uğraşsın, sana ne!
Belki üzerine uzun uzun yazıp düşünecek kadar tutkulu şeyler gelir önümüze, kim bilir..

*Yıllar önce ahlak üzerine yazmışlığım filan vardır, burayı çok eski takip edenler bilir.  Ahlak denilen kavram bir norm'dur. Gerçekte sizden önce yaşayanların ortalamasının dayatmasıdır.  Diğer bir ifadeyle farklı koşullarda kendi kurallarını yaratmış insanların kendisinden sonra gelenlere benzer koşullarda yaşam sürüyormuşçasına dayattığı kurallar bütünü. Dünyanın üzerine çökmüş mutsuzluk bulutunun belki de en önemli nedenlerinden birisi her dönemin kendi doğrusunun geç kaybolmasıdır. "yeni ahlakın" çok geç kendisini ortaya koymasıdır.   Arkadaş, kendi başıma fazlasıyla mutlu bir yaşam formu içerisinde olduğumda dahi dışarıdan dürtüklüyorlar.  O kadar ileri gidiyorlar ki 'Bu şekilde mutlu olamazsın. Olmamalısın" dahi diyorlar. Benim dışımda yaşayan bir grup insanın kendi çevresinde belirlediği normları bana dayatıyorlar. Ailem, arkadaşlarım, beni seven ve benim için endişelenen insanlar grubu kısaca. Şöyle özetleyeyim.. Bundan yaklaşık 7 yıl önce kendime bir yaşam biçtim.  Şu işte çalışayım, böyle evim olsun, şöyle şeyler olsun.. Ve enteresandır bu hayal kırıklıkları ülkesinde en azından ben kendi kurduğum hayali yaşayacak kadar ilerledim. Ben en azından yaşamda tutunacak kadar mutluyum ama öyle olmamı istemiyorlar. Çünkü algılayamıyorlar. Kendilerini benim yerime koyup farklı istekler, arzular doğuruyorlar empati yaptıklarında. Oysa onların bütün istediği şeyler kendi ruhlarına iyi gelecek içerikler. Misal mutlu bir kendibaşınalıktansa mutsuz evliliği tercih ediyorlar. Sanki insanlık kurumuş da onu yeniden diriltme görevi bana verilmişçesine yaklaşım sergiliyorlar. Sonra buna benzer saçmalıklar..

* Yeni yılda şöyle bir şey yaptım. Büyük hataları affeden bir insan değilim. Bilinçli yapılmış saygısız tavırlara karşı duruşu neyse o insanın karakteridir derim. Ama bu sene hepsini sıfıra çektim bir bakıma. Belki dost olamayız ama gereksiz kırgınlıkların da lüzumu yok. Aynı insanlarla bir daha kavga etmeyecek düzeyde ilişki içerisinde olmak  çok daha akılcı geldi bana. Beni kıracak kadar yaşamımda role sahip olmadan ama aynı zamanda hoş olmayan duygulardan da uzak.. Bunu da deneyelim çünkü yorgunum artık kırılmışlıklardan. Mutluluk olmasa da huzuru da ben yaş aldıkça beklentileri düşürerek keşfettim. Siz de deneyin..

1 yorum:

Volkan Alabaz dedi ki...

Selamlar, yazınızı bir nefeste okudum çünkü kendimden çok şey buldum. Çok ama çok uzun yıllar Dortmund'da yaşamış, Köln Üniversitesinde eğitimini tamamlamış bir futbol delisi olarak 2012 yılında eşimin baskılarına tamam diyerek Antalya'ya taşındık.

Yıl 2018 ve ben aradan geçen bunca zamana rağmen hala bu ülkeye alışamadım. Defalarca isyan edip uçağa binip geri döndüm. Bazen alıştığımı sandım ama olmadı. Her çarşamba Dortmund'un antrenmanına giderdim hele 7 yıl bekleyip sahip olduğum Dortmund BVB kombinem sahip olduğum en değerli şeydi.

Alışamadım işte sürekli yalan söyleyen insanlarına, özel sektörüne, devlet kurumlarına, ahlaksızlığa, iki yüzlülüğe, emeğinin hep çalınmasına, insan olduğun için değer verilmediğine, trafiğine, öfkelerine, saygısızlıklarına, aptal apartman dairelerine.

Mutsuzum, yüzüm gülmüyor taki uçağa binip Almanya sınırlarına girene kadar. Ve biliyorum son nefesime kadar alışamayacağım ama sırf ailem burada diye nefes alma numarasına ne kadar dayanabilirim bilmiyorum. Keşke şuan imkanım olsaydı 2006 yılına Almanya Dünya Kupası organizasyonu için Dortmund sokaklarında dostlarımla kahkalar eşliğinde ve sınırsız bira içtiğimiz zamana dönebilseydim.

Sevgiyle.