6 Ocak 2018

Gitmek



*Almanya'ya daha yeni ayak bastığımda ilk günler zor geçiyordu.  Kadıköy'den Beşiktaş'a geçer gibi Türkiye'den Almanya'ya geçip hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya başladım. Bu hayatta benim en büyük gücümdür. Mahallerden, şehirlerden, ülkelerden ve gerekirse insanlardan tek bir anda giderim. Çok gittim, hep gittim ve yine gittim. Bu kez karışık. O güne kadar kabile gibi yaşadığım tüm arkadaşlarımı içerisinde yaşadığı ülkeden gittim.

*Teoride fazlasıyla kalabalık olan ailemin yanına giderek yalnızlığımdan kurtulmuş olacaktım ama ben onlarla hiç yaşamamıştım ki varlığı bir eksiliği kapatsın.. 'özlem giderirsiniz' filan diyorlardı özlemediğim şeylere. Bugün geldiğimiz nokta çok başka ama o zamanlar tam da bu şekildeydi.  O güne kadar olan insanlar yanımda yok. Yine de çıkıp gittim kapıdan. Velhasıl dil kursuna başladık gelir gelmez. Macera da bu şekilde başladı..

*Güzel olan ayrıntı sınıftaki herkesin Almanca seviyesinin aynı olması. Yani sıfıra yakın bir seviye. Hepimiz bu konuda sorunluyuz. Enteresandır herkesin her cümleyi aynı şekilde yanlış kurmasından dolayı çat-pat almancayla birbirimizle çok iyi anlaşıyoruz. Bir Almanın bizi anlaması çok güç olsa da ben özne ve yüklemin cinayet işlediği o cümleleri sorunsuz bir şekilde anlıyordum. 15 kişilik sınıf.  Sağımda Brezilyalı solumda Meksikalı bir kız oturuyordu. İkisi de beni sevdi, ben de onları.  Biraz da mecburiyet ya da çaresizlik diyelim. Beraberiz artık. Brezilyalı olanı inanılmaz güzel, diğeri ise daha eğlenceli. Çok kısa sürede bu iki sevimli şey yeni geldiğim  bu şehirdeki en yakın insanlarım oldu.  Her hafta hatta her gün arıyorlar, Münih'te hiç bilmediğim yerlere gidiyoruz. Brezilyalı bana Samba filan öğretiyor ve daha çok Brezilya partilerine gidiyoruz çünkü Münih'te bunlar örgütlenmiş ve kabile gibi mübarekler.. Her yerden çıkıyorlar.

*Münih'in o cafelerle dolu ünlü caddesi Şıvabing'de sürekli gittiğimiz bir Brezilya barı vardı. Başka nere gidecektik? Bizim dil kursuna da çok yakın. Hiçbir şey yoksa oraya gidip dans ediyorduk filan. Arkadaş her gittiğimizde bir Brezilyalı arkadaşı çıkıyordu ama her seferinde farklı simalar.. Benden iki ya da üç ay önce gelen bir insan olarak nasıl kısa sürede böyle çevre yaptığını merak ediyordum ki sonradan öğrendim aslında hepsini ilk defa orada tanıdığını. O kadar yakın ve tanışık muhabbetleri oluyordu ki yeni tanışan iki insan olarak hiç düşünmemiştim. Söylemiştim sanırım, Brezilyalı fazla güzel. Gelen asılıyor, giden asılıyor. Herkesle fazlasıyla samimi ama kritik süreçte hemen yanımda. Hatta asılmaların şiddeti arttıkça yanıma yaklaşımı daha da yakın oluyor, sanki sevgiliymişiz gibi.



*Daha henüz bu yeni kültüre alışamamıştım. Güzel bir kadının gittiği her mekana beni de çağırması tipik Türk erkek tohumlarına sahip bünye hemen yanlış anladı. Nasıl anlamayayım? Kız çok güzel ve sürekli beni arıyor. Daha fazla düşünemiyorsunuz çünkü bu bizim memlekette ancak biri sizden hoşlandığında gerçekleşir.  Ki sizden hoşlansa dahi beraber olma süreci bu şekilde ilerlemez. Sanki sevmiyormuş gibi yapar önce, sonra nedendir bilinmez senin araman gerekir. Senin yazman, senin de senin diye gider liste. Neyse ki sonra diğerleriyle olan iletişimini gördüğüm için 'arkadaş' olarak görüyor diye düşündüm ve hatta sonra koruması filan..

*  Çat pat Almanca ile çat pat bildikleri ingilizcenin karışımı yeni bir dil yarattık aramızda. Beni ne kadar tanıyabilir ki sevsin filan diye düşündüm. Biraz da yıllar yılı uzun olan saçları gelir gelmez kestirmemin ve bu yüzden kendimi şebek gibi hissetmemin de payı var. Yalnız özellikle bardan çıkarken öyle bir koluma girişi ve kolumu o narin elleriyle tutuşu var ki.. Misal ellere bakarım, kemikli ve uzun.. Aşırı seksi. Yani anlayacağınız bende kayışlar koptu, sonrası elem keder işte. İzliyorsun sürekli.

*2004 yılının başları. Kız da Brezilyalı olunca izlemek istediğim 'City of God' filminden bahsediyorum ama fırsat olmuyor bir türlü. Sürekli konusunu açıyorum. Çok sevdiğim bir arkadaş o dönem Ekşi'ye harika bir analiz yazmış, o günden bu yana onu izlemek için fırsat kolluyorum. Artık film espri konusu oldu aramızda.  Nedendir bilinmez birimizin hep bir işi çıkar ama o filmi bulmak dahi nasip kısmet olmadı.

*Bir gün yine o aynı barda bana güç veren bir şey gerçekleşti. Bir tıfıl asıldı yine Brezilyalı kızımıza. İlk defa bu tıfıla ilgi duyduğunu düşünecek kadar yakın gördüm ikisini. Bu arada o barda pek çok Brezilyalı, Perulu, Venezuellalı arkadaşlarım oldu ve ben görünürde onlarla takılıyorum. Ben de ona ayak uyduruyorum ve ne olursa olsun onunla çıkıyorum oradan. Bazen çok zorlandığım olsa da asla başka birisine bakmıyoruz. Sanki yazılı olmayan kural gibi bunu her gidişimizde yapıyoruz. O tıfıldan önce gerçekleşen başka bir olayı anlatmam lazım.

*Salt brezilyalıların olduğu bir partide ikimizdik. İlk defa Meksikalı bizimle gelmedi ve gittiğimiz parti  tam anlamıyla Brezillerle doluydu. Ben araba ile geldiğim için içemedim. Haliyle eğlenemedim de. Eşlik de edemedim. İçmek şart. Bu hanım kızımız diğerleriyle eğlenmeye başladı. Ben kimseyi tanımıyorum, mal mal oturuyorum bulduğum boşluklarda ama gözüm de hep üzerinde. Onunla dans ediyor, bununla muhabbet ediyor derken kafası da iyi oldu.  Aşırı yakınlaştığı bir melez tip işi abarttı. Sarılıyor, kendine çekiyor bizimkisi itekliyor filan.  Henüz daha ikinci kez aşırı ısrar olur olmaz kalktım masadan gittim yanına ve bunu çekip alıp çocuğu da uzaklaştırdım. Türk filmi havası estirdim bir Brezilya barında ve bu olay Almanya'da gerçekleşiyor. İşin enteresan tarafı da o çocuğun milliyetinin Ekvadorlu olduğunu da sonradan öğrendim. Lost in samba in München!

*Dışarı çıktık. Bir fırça kayıyor bana inanamazsın. Kendimi büyük aşkı engelleyen Erol Taş gibi hissettim. Meğer ben ne yapmışım öyle? İlk defa o gün biz sevgili değiliz diye de bağırdı. Kafa da iyi. Seviyorum da her halini, kızamıyorum. Kızsam ne olur, kız çok güzel..  Ne kadar kızabilirsin ki? Ellerini gösterir, o ellerin havada dans eder gibi konuşmaya eşlik edişini görürsün ve sen büyülenmiş bir vaziyette özür dilersin, konunun ya da kimin haklı olduğunun bir önemi yok.

*Yerden bitme tıfıl o gün gerçekten iyi asıldı. Mesafeleri aşmak için yaptığı dansa ben bile hayran kaldım. Sonradan öğrendim 'salsa' imiş.  Salsa kursuna bir süre kayıt olma çabalarımın başlangıç aşaması bu. Çocuk beni bile etkiledi, siz düşünün gerisini. Dans özürlü ben mal mal takılıyorum diğerleriyle ama gözümüz orada. Yakınlaştılar, sanki beni dener gibi. 'Bu denyo yine gelip araya mı konacak' Oysa hiç öyle birisi değilim ve o gün gerçekten yanlış anlamıştım sadece. Öte yandan bizim morel sıfır sıfır. Bakan her insan o acıyı görebilir. Herkes bana bakıyor gibi hissediyordum. Çok ama gerçekten çok uzun bir zaman sonra konuştuğumuzda bana o günkü amacının bana sınırımu göstermek olduğundan bahsetmişti. Ne o gün dans ederken ona inandım ne de yıllar sonra böyle bir şey söylediğinde. O gün bana kim bakıyordu bilmiyorum ama bende gözü olan bir insan varsa o da Brezilyalı kızımızdı. Tepki vermedim.  Enteresandır, yine benimle çıktı bardan. Evine gittik.

*Beni sevmediğini gösteren o kadar ayrıntı olmasına rağmen hala ve ısrarla umut taşıma kapasitemi büyülenmişliğime veriyorum. Bir artı bir evinde koltukta yatmak bana nasip oldu. Ne isterse onu yaparım. Yeter ki beni aramaktan vazgeçmesin. Bu olayda enteresan olan tek ayrıntı beni sürekli onun arıyor oluşudur sanırım. Sürekli arıyor. Artık ben gitmelere, eğlenmelere karşı soğudum çünkü yalnız gitmiyoruz genelde.

*O kadar çok fazla vakit geçirdik ki onu çok iyi tanıyordum artık. Ne zaman bir yerlere gidecek olsak hep yanında getirdiği eşantiyon tiplere bakar, hoşlanma ihtimalini ölçer ve adamların iyi dans ediyor olmaması için içten içe hep dua ederdim. Tamam gece onu hep ben çıkarıyordum ama bunların dansı da dans değil arkadaş. ayakta sevişiyorlar mübarekler. Daha yeni gelmişim, henüz cubabarı keşfetmemişim ve bihaberim olayların içeriğinden. Dokunuyor kanıma. Çünkü günden güne bir şekilde sahiplenmeye başladım aynı zamanda ufaktan acı çekmeye de. Neyse ki Ank'da yıllar yılı benzer acıyı uzun zaman çektiğimden ruhum öyle acaip tepki vermiyor, bağışıklık kazanmış. Daha kötüsünü gördüm diyorum, yaşadım diyorum. Bu nedir ki?

*.. demeyin. Daha kötüsünü gösterdi bana. Bir yere gidileceği zaman ilk soru şudur: İçmeyecek olan kimdir? Ben bir sırrı keşfettim. İçmediğim zaman onda kalmam zaruret oluyordu ve artık arabamı evden hiç çıkarmamaya başladım ve sanki muazzam dans edip eğleniyormuşçasına 'içiyom ben ya' bahanelerine sığındım. Ne bileyim böyle olacağını?

* Bak aradan geçmiş üç stufe. Yani üç bölüm ilerlemiş Almanca'da. Üç seviye beraber yukarı çıkmışız, sınav zamanı geliyor hatta. Onca gece, akşam hep böyle geçmiş. Yanlış anlamayın kendime güvenim burada ortaya koyduğum portreden çok daha fazladır. O gün de bugün de. Lakin dil bilmediğiniz zaman kendinizi yüzeysel bir şekilde ifade ediyorsunuz. Aynı zamanda altı yıl boyunca var olan uzun saçlarınız da bir sinir hali içerisinde kestirildiğinde daha da beter. Kız da o güne kadar gördüğüm en güzel kız olunca, al beni vur tekmele yeter ki gitme babında kendimi bırakıverdim kollarına. Hayatımda hiç olmadığım karakteri orada giyiverdim üzerime.  Velhasıl-ı kelam, tüm bu gerçeklere rağmen ve onca gece gidilen partilere, eğlencelere rağmen her zaman o kapıdan benimle çıkmış olması bendeki o karbonhidrat büyüklüğündeki umudu ayakta tutmuş. Herkesin bir engeli vardır hayatta ve bu kızın da özrü beni bu halimle sevmekmiş deyip inanıverdim.

*O gün yine içmedim. Yine tuhaf tuhaf tiplerle tanışıp kahvehaneye çevirdiğimiz Münih'te üniversitelilerin gittiği Olimpos diskosuna gidiverdik. Çok sonraları burası benim evim olacaktır diğer Türk arkadaşlarla beraber. Lakin o günlerde sadece onlarla takılıyorum. Hikaye yine aynı. Dans ediyor, yakınlaşıyor, şakalaşıyor, arada bana bakıyor, acı çektiğimi görüp devam ediyor. Ben sadece akşam beraber kalacağız, onu düşünüyorum. En azından bu var, dayan diyorum içimden.  Bu düşünce bir yere kadar doğruydu. O akşam yine beraberdik ama yalnız değildik.

*O gece dans edilenlerden birisi sınırı aştı, yakınlaştı. Daha da kötüsü onu öptü. Ama çok daha kötüsü gece bittiğinde o ben ve yakışıklı çocuğumuz onun evinde kalakaldık. Kafa bi milyon. Orası Münih, giderseniz anlarsınız.  Eve gitme şansım yok. Metrolar çalışmıyor. Ev bir artı bir ve tuhaf bir yapısı var. Aslında tek oda. Yatak odası ile oturma odasını bir tül perde kapatıyor sadece. Ben televizyonun karşısındaki koltuğa uzandığımda başım ile onların ayakları arasında beş santim ya var ya yok. Olan oldu elbette. Şuraya kadar soluksuz yazdım ama burada durdum kaldım yine o geceyi yeniden düşündüğümde.

*Seviştiler. Dibimde. Sabaha kadar uyumadım. Sadist gibi her ayrıntıyı sonuna kadar hissedecek derecede dikkat kesilerek gözlerimi kapadım. Ne zaman uykuya daldım bilmiyorum. Yıllar sonra anlattığını baz alırsak gözümde yaş varmış ve beni tam o yaştan öpmüş. Unuttuğu şu ki ben uyumuyordum.

*Biliyor musunuz kendimi Almanya'daki o ilk günlerde inanılmaz güçsüz ve çaresiz hissediyordum. Dolayısıyla o sadece bana bir meşgale değil aslında hiçbir zaman dışarıya akıtamadığım ülkeden ve içerisinde barındırdığı tüm bağlardan ayrılışımın acısına yaslandığım bir duvar olmuştu. Sadece aşkla, meşkle anlatılmayacak bir bağımlılık söz konusuydu. Bazen kendi içimde onun evinde kalmadığım zamanlarda başka birileriyle olduğunu düşündüğüm zamanlarda dahi ona kızmadığımı biliyorum. Bu çok ağır geldi. Zor olan kısmı bana bunu neden yaptığıydı.. Neden birileriyle olduğu değil neden bana bunu yaptığı. Ne yaptım ki ona ben? Başlarda ufak tefek yanlışlarım olsa da sonra ne dediyse onu yapmıştım zaten. Daha ayrıntıya girsem hasta olduğunda yaptıklarımdan tut da evine bilgisayar kurup bütün elzem şeyleri giderdiğime ve yaşamını kolaylaştıracak onca şeyi..  Ne dese yapardım, daha kötüsü bir şey demesine gerek yoktu. Ben bilirdim zaten.

*Şunu biliyordum. Bana çok bağlıydı. Ben hayatımda kendimi yok ederek hiç kimseye böylesine bir şeyi sunmadım. En sevdiğime dahi. Burada başkaydı her şey. Nedenini de anlamak zorunda değilim ama şu kesin ki en az benim kadar o da bana bağlıydı. Peki bu olayın sonrasında  ne yaptım?

* Hayatta en iyi yaptığım şeyi.  Gittim. Bir ülkeyi terk etmekten daha zor gelse dahi gittim. Sınava on-on beş gün daha vardı. O günlerin yarısında kursa gitmedim ve gittiğimde de onunla iletişimi her şekilde kestim. Son paragrafa kadar olan bölümün her ayrıntısında bir acı vardı, burada ve sonrasında yoktu. O kadar kolay ve o kadar keskin bir gidiş ki.

*Başlarda beni anladı. İşin en boktan tarafı beni ilk günden bu yana çok iyi anlamasıydı. Bunu daha önce de yaşadığım için öyle bir nefret oldu ki içimde, kendime zor geldim. Günler sonra aradı. 'City of God' filmini bulmuş. Beraber izler miymişiz? O filmi görünce aklına gelmişim. O dönem Gürcü bir sevgilim vardı ve ben kapıdan onunla Nürnberg'e ablama gitmek üzereydim.  Hayır deyip gittim. Arkasından yine aradı. Bizzat parça parça benim kurduğum bilgisayarında sorun varmış. Admin şifresi bendeymiş, gelir miymişim? Gelemem dedim.  Sonra yine aradı, yine ve yine. Enteresan tarafı sürekli arıyordu artık.  Eskiden beni günde on kez aradığında dahi her arayışında çok sevdiğin kızın seni ilk defa araması gibi sevinirdim, gram abartı olmadan anlatmak gerekirse. Oysa şimdi..

*Yıllar sonra sadece bir gece konuştuk ettik.  O geceye dair söylediği şeyler yine hiçbir şeyi açıklamayan basitlikte anlamsız cümleler oldu. 'Elbet bir gün olacaktı' filan felan. Ama onun bilmediği ayrıntı ise şuydu: O gece beni öpmüştü gözlerimden, bu doğruydu. Yalnız ağlayan ve gözünde yaş olan ben değildim. O gece ben hiç uyumamıştım, gözlerimi kapatıp hak ettiğim işkenceyi sonuna kadar yaşadım. Ayağa kalkışını, attığı her adımı ve yanıma gelişine kadar. Beni öptüğünde sadece gözlerimi açtım. .

* O Soru hala kulağımda çınlar. Peki ama neden? Neden..

*Çok değil doğum günümden birkaç gün önceydi. Aradan geçmiş bak on yıl en az. Feysbuk gibi akrabaların son oyuncağı olan yerden arkadaşlık isteği göndermiş. Kabul ettim. Tek kelime yazmadı, yazmadım daha. Doğum günümü kutlayacak herhalde dedim, onu da yapmadı. En azından bunu biliyorum, sadece unutamadı. Hepsi bu. Peki ama neden bana bunu yaptı kısmı? Artık bunu da biliyorum. Her şeye rağmen ona o günlerde sadece bir şeyi vermedim. Çok yüksek ihtimal bunun kızgınlığıydı. O şey nedir derseniz onu da sizin hayal gücünüze bırakayım.

*Bugün son iş günüydü. Ben de diğer insanlar gibi -hatta onlardan birkaç gün fazla- tatil yapma fırsatına sahip olacağım.  Boxing dayi batasıca Premier Ligi flahımızı kuruttu. Neyse ki normale döndük. Yine düşeceğiz yollara..  Peki bilinmez ama bu yaşamda ayakta kalmamı sağlayan şey bir şekilde sahip olduğum gidebilme gücü. Aynı zamanda geçen onca yıla rağmen hayatımda çok fazla insan parçacığı barındırıp tek bir insanla büyük boşluğu doldurmadan yaşamamı sağlayan ayrıntı. Çünkü gidebiliyorum. Şu an için yazılanlardan anladığınızın çok daha  ötesinde bir güç ve kim bilir, belki de bir lanet aslında. Sizi bir şeyden kurtarıyor ama herhangi bir şeye bağımlı yapmadan tek başına da bırakıyor. Şikayetçi değilim.

*Hadi bana eyw. Gittim.

1 yorum:

Emre Lafçı dedi ki...

Abi selamlar,

3, 4 ayda bir burayı yoklarım yeni bir şey düşmüş mü diye... Bir baktım sayfalarca düşmüş ve işin ilginci futbol dışında bir şey okumak istemezdim sanırım. En azından bu kadar derin futbol analizi yapabilen birinden. Amma velakin bu yazıyı okurken '500 days of Summer' izliyormuş gibi oldum. Bildiğin süreci yaşadım ve şu an aşırı sinirliyim Brezilyalı ablamıza. Her neyse eline sağlık. Bu arada Enke hakkında yazdığın yazı blog aleminde okuduğum yazılar içinde TOP 3'e girer. Futbol her zaman 4-4-2, 3-5-2 değil, o yazı yüzümüze vurmuştu bunu kaya gibi... Her neyse kolaylıklar.