14 Temmuz 2012

Dean Martin-Sway


........

..kim uydurdu bu haziranı bu temmuzları bu yaşamaları gizli kapaklı
Bu yulafları oğlakları bardakları bu bütün puştlukları bu şarkıları
Hiç umrumda değil yoksa yalnızlıklar, bozuk paralar, uzun boylu ayışıkları,
gelip gelip giden sarhoşluklar, sabahleyin yalnız
yatakta az az üşümek, hani insanın kendi kendini bulamadığı,
hatırlayamadığı saatler olur ya, işte onlar. Bir keresinde
böyle saatlerin birinde bir şarkı duymuştum da işimi gücümü
koyup sokak sokak bir kadın aramaya çıkmıştım.
Sonra bulamamıştım. Bir iğrenmiştim nedense, gidip bir köşede kusmuştum.

Aksamları eve hep arka sokaklardan dönüyorum
Pencerelere bakmıyorum dükkanların mostralarına bakmıyorum
Kadınların eteklerine bakmıyorum hiç
Sağıma soluma bir baksam biliyorum sapıtmak işten değil
Bir baksam ertesi gün kimbilir nerelerde olurum
Uzak şarkıları dinliyorum sıkı sıkı aşık oluyorum
İyi niyetle merhaba ağaçlar evler bildik bulutlar
Öğrenciler memur kişiler bana benzeyenler
Ben kaçmaya çabalıyorum hoşnut muyum
Siz kaçtığınız yerde hoşnut musunuz..
..........

Turgut Uyar'ın 'Kaçak Yaşama Yergisi'nden..

Saftig-Mainz-Klopp




90'lı yılların sonunda Alman futbolunun bunalımlı süreci başlar. Bundesliganın Michael Zorc sonrası geçen sezon en iyi sportif direktörü seçilen Mainz çalışanı Christian Heidel der ki o dönem sorun oyuncudan ziyade teknik direktörsüzlüktür. Aslında bu iki sorunu birbirlerinden ayırt etmek çok kolay değil. Zira mesele yetenek çıkması değil, onun doğru şekilde zirve futboluna uygun biçimde eğitilmesidir. Doğru oyun olmadığı vakit o yeteneklerin de değeri algılanamıyor. Dolayısıyla teknik adam problemi aynı zamanda oyuncu yetişmiyor sorusunun da gizli cevabıdır.

Wolfgang Frank'ın 97'de Avusturya'ya gitmesinin ardından teknik direktör arama çalışmalarında Mainz sportif direktörü adaylara tek bir şart sunar; Dörtlü savunma, alan savunması oynatabiliyor musunuz? Topun olduğu bölgede alanı savunacak sistemi uygulatabiliyor musunuz? Ofansif 4-4-2? Bunları yapabiliyorsanız ancak..

Galatasaray'dan sonra bir başka takım çalıştıramayan Reinhard Saftig işi kabul etmek için atlar hemen..

"Tabi biliyorum, bilmez miyim.."

O dönem Ralf Rangick televizyonlarda anlatmış ve Almanya'da bu alanda bir devrimi gerçekleştirmişti. Liberosuz dörtlü savunma.. alan savunması.. Topun olduğu bölgede alan savunması.. Alman milli takımı 2002'de bunu uygulayacaktı ama kuluplerin bunu algılaması kolay değildi. Löw keza Stuttgart'a erken bir şekilde bunu uygulatan hocalardandı.. Mainz kulübünün sportif direktörü de keza..


Lakin Saftig gelir gelmez bilmediği bir işi yapamayacağı için liberolu sisteme devam edince defansın "kütüğü" adamın hası Jürgen Klopp menajerinin kapısını çalar;

- Hocam size öyle söylemiş olabilir ama Saftig bize liberolu üçlü savunma oynatıyor, ne yapalım?

-Siz Wolfgang Frank (bir önceki antrenör)'ın bıraktığı yerden devam edin, sen kontrolü ele al, dörtlü oynayın..

Saftig, Mainz'daki o yarım sezonunda işte böyle dışarıda figüran olarak geçirir ve Jürgen Klopp aslında o dönemin oyuncu-teknik direktörü olmaya bu şekilde başladı. Sonrasında ise bildiğiniz gibi jubilesini yapar yapmaz takımın başına geçirildi.

Altı çizilmesi gereken detay, bu mütevazı kulup bugün Bundesligada inanılmazı başarıp ligden düşmeyerek başarılı sezonları arka arkaya geçiriyorsa ne Kaiserslautern gibi geleneği olup da bölgenin büyük takımı olduğu için ne de diğerleri gibi parasıyla buradadır; Futbol yönetimi konusunda fark yaratmış, isimlerden bağımsız organizasyon başarısıyla burada yer alıyor.

# Metnin içerisindeki diyalog, "Jürgen Klopp: Echte Liebe" kitabından alıntıdır

Mario Mandzukic Bayern'de



Bayern forvetine ikinci Mario'yu aldı.

Sizce neden?

Üstelik Pizarro da Bremen'den alındı. Bu iki adam neden Bayern'e geldi derseniz eğer cevabı "karakter" olur.

Lahm-Schweinsteiger ve diğerlerinde eksik, Neuer'de fazla olan o "karakter" yatırımıdır bu. Kazanma hırsı olan "winner" oyuncu aldı takımına.

Mandzukic hiçbir şey yapamasa baskı kurup golü aradığı noktada sonradan girip "kafasıyla" birden fazla maç kazandırabilir. Hırsı ve iki adam formasından çekse düşmeyecek fizik yapısıyla golün dışında takıma pek çok açıdan katkı yapabilir.

Sammer ve elbette Mandzukic'in ortak özelliği işte o "karakter".. Futbolda bu ayrıntı son düzlükte belirleyicidir.

Gomez-Pizarro-Mandzukic.. Bu üçlünün içerisinden en çok sevdiğim ise 34 yaşında ikinci kez Bayern'e transfer olmayı başaran Pizarro'dur. Komple golcü diye buna derim ben.. Burada artık sağlam bir rekabet var ve hep beraber göreceğiz formayı kim kapacak kim yedek bekleyecek..

13 Temmuz 2012

İl Postino-İl Tango di Neruda



..Seni sevdiğimi göreceksin sevmediğim zaman,
çünkü iki yüzüyle karşına çıkar hayat.
Bir sözcük sessizliğin kanadı olur bakarsın,
ateş de pay alır kendine soğuktan.


Pablo Neruda

Cesc ve Kuzen



Çocuklarla ilişki kurmak sanıldığı kadar basit değildir. Becerebilene her daim saygım fazla olmuştur..

Balotelli!



Durakta indikten sonra evime gelmek için uzun bir yolu geride bırakıyorum. Geceleri ordan burdan döndüğümde o cadde üzerinde yürürken sizin yanınıza yaklaşıp gösterdiği bir yerden döner, bazen süpangle bazen de bir içeçek almanızı isteyen "çocuk" evsizlerden birisine mutlaka denk gelirim. Olmadı bazen ben onları ararım.. bulduğumda da sevinirim.

Neden?

Çok küçük bir miktar para karşılığı bir insanın karnını doyurursunuz ve kendi kendinizi aldatıp "iyi bir insan" kimliğini kısa süreliğine sahiplenip mutlu bir şekilde uyursunuz. Karakerimizi manipüle ediyoruz bu şekilde.

Bu düşünceyle savaşırım ve hatta bazen başka başka pek çok sorunum olsa da bu hepsinden fazla vaktimi aldığı da olmuştur.

E diyorum öyle veya böyle , yapmayayım mı?

Benim için küçük, onlar için büyük bir adım olsa da parayı verirken utanıyorum, yemek yedirirken mutlu olmamdan iğreniyorum ama onları mutlu görmekten de keyif alıyorum. Hep de şunu düşünüyorum;

Çok param olsa dışarıda aç bırakılmış çocuklar, engelli olup da dilenen insanlar için neler yapardım? Aklıma getirir miydin?

Sonra dünyanın en basit sorusunu soruyorum; Onca insan evsiz, barksız sokakta ve milyonlarca avro kazanan insan var, hepsini olmasa da gördüğünü kurtarmaya, kısa süreli onları mutlu etmeye çalışmak isteyen neden tek bir insan dahi yok?

Görmediğiniz binlercesi için bir şey yapamıyor oluşunuz gördüğünüze dokunmaktan neden sizi alıkoyuyor ki? Çık bir gece yarısı, önüne gelene beklediğinin on katını ver, ne olur? O çocuk kurtulmaz, sen de aynı şekidle kurtulmuş bir insan değilsin ama bir günü güzel geçer, az şey midir bu?

Senin kaç günün güzel geçiyor ki?

Mario Balotelli, bunu yapmayı akıl edebilmiş. Hepinizin bildiği hikaye şudur ki Balotelli 24 evsize bir otelde ağırlamış. Bir günlüğüne bu kadar insanı mutlu etmiş.

Bu kadar basit.

Bunu yaparak dünya daha mutlu bir yer olmayacak, bu insanların da sorunları halledilmiş olmayacak ama az şey midir arkadaşım herhangi bir insanı ya da insanları bir günlüğüne kendi koşulları içerisinde mutlu etmek?

Keşke beş tane atsaydı Almanya'ya..



Yaşam hikayesi açık ve seçik ortadayken olağan bir hayatı yaşamışçasına ortalama ahlak değerleriyle Balotelli eleştirisi yapanı anlamam mümkün değil. Bu koşullara rağmen Balotelli iyi bir futbolcu olduğu kadar bence iyi de bir insandır. Siz onun sahip olduğu hayata rağmen çok daha başka saçmalıklar yapmadığı için "takdir etmesi" gereken insanlarsınız..

Başarısına sevindim, üvey annesine koşusuna bittim ama o evsizlere ev açma fikrine sahip olmasına ise.. "benden bir kişi daha varmış" diyerek yalnızlığımı giderdim..

İbra PSG'de!



Çok büyük oyuncudur İbra.. Şimdiden gidip seneye PSG'nin şampiyonluğuna para filan yatırayım zira gerçekleşme ihtimali siz de biliyorsunuz ki bir hayli fazla. Kariyerinde 9 şampiyonluğu bulunuyor ve onuncusu için harekete geçti.

Anelka vardi Vieri vardı hatırladığım.. O kulupten bu kulube gider ama kendisine ödenileni her daim fazlasıyla kulubüne kazandırırdı. İbra'dan zarar eden tek kulüp sanırım Barça oldu.

İyi futbolcu çok ama büyük futbolcu azdır, İbra sorunlu karakterine rağmen büyük futbolcudur. Sadece onun herhangi bir ligde oynaması o ligin değerini bir basamak yukarı çıkartır zira onun olduğu takımı mutlaka izlemek istersiniz ki PSG rüya takımını kurdu..

Takipteyiz..

12 Temmuz 2012

La yeter..





"Henüz" tatil yapmamışım, kız arkadaşımdan ayrılmışım.. Bana gareziniz mi var arkadaşım her baktığım yerde böyle güzel.. cık cık.. bir gün dağda diğer gün deniz kenarında.. lan tamam iyisiniz da "bu kadar iyi" olmayın..

Hamit Galatasaray'da!



2000-2003 yılları arasında Championship Manager hastalığı bizde başgöstermişti. O dönemde Wattenscheid'ı alırdık sıklıkla zira Hamit ve Halil Altıntop ikilisini ilk defa orada gördük, duyduk ettik. İkinci kez duyuşum ise Almanya’da gerçekleşti.

Son kez geri dönmek üzere tatil amaçlı gittiğim Almanya'dan dönmeden önce ligin ikinci haftasında bir Ruhr derbisinde patladı Hamit Altıntop. Derbide uzaktan çektiği şutlarla attığı iki gol sonrası hemen herkes yeni bir "Lothar Matthaeus" doğuyor yaklaşımlarını gösterdi. Aradan geçen onca yılın ardından söyleyebilirim ki ona yapılmış belki de en güzel benzetme bu olmalıydı. Biraz daha hızlı olsaydı her şey çok başka da gelişebilirdi. Nihayetinde Yıldıray'dan sonra bir başka Türk oyuncu daha parlıyordu ve CM geçmişinden dolayı sanki biz keşfetmişçesine sahiplendik onu.. Halil'i de beklemeye başladık o dönemde..

O en baba derbide atılmış iki gol içimizin yağlarını eritti..

Bugün Bayern Münih'in başında bulunan Jupp Heynckes'in Schalke'nin başındayken yukarı çıkarttığı adamdır Hamit Altıntop. Uli Höness'in yakın arkadaşı da olan Alman teknik adam, Schalke’de ona forma vermenin ötesine geçip forma bulamadığı zamanda Bayern'e tavsiye edip Bayern Münih gibi bir takıma transfer olmasını sağlayacaktır. Başka açıdan Hamit’in Bayern’e transferini o dönemin Terim'in milli takımında onu sürekli oynatmasının da katkısı var. Benim Almanya’da izlediğim bir karşılaşmada Hamit'li Türkiye’yi Bayern Münih’teki ilk hocası olacak olan Hitzfeld yorumluyordu. Hepsi birleştiğinde olağan duruma aykırı bir şekilde Hamit muazzam bir patlama yapmadan, Schalke'de yedek beklerken Bundesliganın devine transfer olmayı başardı. Slomka onu hiç unutmam Bayern'e imza attığı haberleri sonrası oynatmaya başlamıştı ki bu Schlake'nin Türkler'den yana şansı tutmadı pek. Mesut'dan Halil'e ve Hamit'e kadar ki başlangıcı da Hami'dir.

Belki de Hamit'in en azından bugüne geçerli olacak bilgileri elde etmek için analizi tam da bugünden başlatmak gerekir. O dönemin çok sıkı bir Hamit taraftarı olarak fazlasıyla yakından takip ettik. Dışarıdan gelip Bayern'e transfer oldu, çok şey demekti bu bizim için.. çok..

Schweinsteiger'i kesen Hamit Altıntop..

Hamit Bayern Münih'e kendi takımında oynamadığı bir dönemde transfer oldu. Bayern'de ilk hocası benim en beğendiğim teknik adamların içerisinde yer alan Otmar Hitzfeld idi. Magath'ın ayrıldığı ve oldukça kötü geçen bir sezonun sonrasında UEFA kupasında oynayan Bayern'e Ribery,Luca Toni ve Miroslav Klose ile beraber transfer oldu. Uzun zaman sonra Bayern böyle büyük birden fazla transfer gerçekleştirince bonservisi elinde gelen Hamit'in sesi pek çıkmadı başlarda.. Sağ kenarda ise henüz Van Gaal dönüşümü geçirmemiş ama milli takımın da vazgeçilmezi olan Bastian Schweinsteiger oynuyordu. Kimse bu takımda Hamit'e şans tanımadı, biz hariç. Enişte’nin o dönem hazzetmediği Schweinsteiger’e karşı Hamit cephesinde birleştik. Tam da istediğimiz gibi Hamit oyun sisteminin de avantajını kullanarak Schweinsteiger’i geçip ilk on birin gediklisi oldu Hitzfeld’in takımında.. Sıklıkla övülen adaleti ile başarı sağlamış Hitzfeld formayı Schweinsteiger'a değil de Hamit'e verdi.

İçimizin yağları bir kere daha eridi..

4-4-2'de başarı sağlıyor

Toni-Klose forvetine Ribery ile beraber katkı sağlayan diğer kenar oyuncusu Hamit oldu. Zaman zaman orta sahaya da maç içerisinde kayma yaşansa da Hamit burada belki de Bundesligadaki en iyi performansını sergiledi. Keza bu dönemin sonunda Avrupa Şampiyonasında da iyi performansını orta sahaya geçince devam ettirdi. Türkiye'nin yarı final oynadığı turnuvanın en çok göze batan oyuncularının başında yer alıyordu.

Dili sivriydi. Terim ile anlaşması da sanırım kolay olmadı. Halil'in kadro dışı kalması Mehmet Demirkol'un anlattığı gibi değil, onun altını çizelim. Spiegel'deki röportajında kardeşinin bahanelerine destek çıkan açıklamaları vardı ama yine de bu oyununu etkilemedi, büyütmedi.

Türkiye basınına yansımayan çok önemli bir maç sonu röportajı vardır. İsviçre maçında yağmur sonrası galibiyeti elde etse de Hamit’in kızgınlığı geçmemişti. Terim’e rağmen Alman kanallarının mikrofonlarına şunu söyledi:

Yağmur yağıyor, hoca bize yerden oynamamızı söylüyor. Nasıl yerden oynanır bu ağır sahada.. İsviçreliler önceden çözdü işi, uzun toplarla bitirdiler bizi. Neyse ki yağmur ikinci yarı durdu da biz galip gelebildik”.

Bir kere daha içimizin yağları eridi..

4-2-3-1’ e uyumsuz olan Hamit..

Saf diziliş değil bu dizilişin gerektirdiği oyun felsefesinde sağ bek hariç herhangi bir mevkide oynaması mümkün olmadı. Hitzfeld'in erken ayrılışı da onu etkiledi. En büyük sorunu hantallığıdır. Bir kenar oyuncusu artık o dönemin her takımına monte edilen sisteminde hızlı, driplingçi ve ortacı değil terse akacak ya da çizgiye inip golün bir önceki adımı olacaktı. Kenar Hitzfeld sonrası Hamit’e verilemedi.. Klinasmann ile yaşanılan kayıp sezonun ardından Van Gaal geldi ve yeni transfer Robben çöktü sonra.. Orta saha ise artık oyunun merkezi ilan edildi ve burada radar gibi gözlere sahip olup çok iyi bir saha görüşüne sahip olmanın yanı sıra hızlı bir şekilde topun dolaşımını sağlamalısınız. “hızlı” nın olduğu yerde Hamit’e yer olmuyordu fazla..

Tüm bu olumsuz eleştirilere rağmen Hamit’i özel kılan ise oyunu aklıyla oynayıp yeteneğini sonuna kadar işin içerisine soktuğundan dolayı her pozisyonda "en kötü" vasatın üzeri bir performans göstermesidir. Hamit varsa sorun yoktur, kötü oyunu azdır ve fakat Bayern-Real gibi kuluplerde ise bundan fazlası istenir. Sırıtmamak değil oyunuyla göze batması gerekir..

Futbol karakteri...

Zeki bir oyuncu deyimini pek çok futbolcu için kullanırız ama çok azı bunu hak eder. Hamit oyun zekası üst düzey olduğu için bugünkü konumundadır. Saf futbol yeteneği açısından ele aldığınızda elinizde şutları dışında üst düzey olarak adlandırabilceğiniz pek bir şey kalmıyor ama zekasını yeteneğiyle birleştirdiğinde her pozisyonun asgarisini verip zaman zaman yıldız performanslar da sergiliyor. Benzetmek gibi olmasın ama Zidane ile yeteneğinin dışına çıkan oyuncular içerisinde yer alır. Kategori farklı olsa da derdim anlaşılsın..

Hantallığı onu A Sınıfının içerisinden almıştır. Zekası ise yeteneğinin üzerinde bir kimliği ona bahşetmiştir. Bu da futbol kariyerinin bir kısmında onu yedek bırakır zira yeteneğinin yetmeyeceği kulüplere aklını kullandığı için transfer olmayı başarmıştır.


Sık sık Sakatlanması..

Bayern dönemi ya da Schalke.. Çok yakından takip ettiğimiz bu zamanlarda sinir eden bir sakatlık sorunu vardı. Hamit’e şans vermezler, beklerdik. Hamit çalışır, önündeki ismi geçip ilk on bire yerleşir, tam güzel maçlar çıkarmaya başladığı andan sonra sakatlanırdı. Türkiye Süper Ligi’nde vasat performans göstermesi çok zor ve fakat sorun şu ki onun önündeki en büyük engel düzenli oynamaya başladığı anda sakatlanmasıdır. Başka açıdan olumlu ayrıntı şudur ki Fatih Terim’in talebeleri kolay kolay sakatlanmayacak şekilde antrenman ediyor. UEFA kadrosu ya da geçen sezon Galatasaray’a dikkatli bir şekilde baktığımızda da görebiliriz.. Umarım Terim etkisi burada da kendisini gösterir..

Galatasaray’da performansı ne olur?

Hamit en doğru tercihi yaptı. Oyun felsefesi açısından olumsuz ayrıntılarını silebileceği bir takıma geldi. Terim’in yeni takımında o pek çok bölgede oynayabilir. Kulağımıza gelen bilgi ise 4-3-3 oynayacak olan Terim’in onu Selçuk-Melo ile beraber birlikte kullanacağı. Acil durumlarda ise sağ kenar-bek de oynayabilmesi önemli. Örnek olması açısından söylüyorum Klopp’un Dortmund’unda Hamit hiçbir şekilde forma yüzü göremez. Real Madrid’de en fazla durumu idare etmesi bakımından sağ bek oynayabilir. İkisi de benzerdir zaten.. Hantallığı, kısıtlı yeteneği ama üst düzey zekasını oyuna soktuğunda inanılmaz yararlı olması durağan takımlarda mümkündür. Topa sahip olup pası atasıya kadar olan süreç kimi takımlarda kabul edilemez. Lakin Terim’in takımında böyle bir sorunu olmayacağı gibi tencere kapak misali uyacaktır.

Galatasaray sezon içerisinde yaşayacağı birden fazla sorunun çözümünü Hamit'i alarak gerçekleştirdi. Üç farklı arenada gidiliyorsa Hamit verilen parayı fazlasıyla çıkaracaktır. Ama sağ bek, ama sol bek orta saha ya da kenar..

Benim fikrimi soruyorsanız eğer çift forvetli 4-4-2 felsefesinde sağ kenarda en iyi perfromansını verir. Yukarıda sayılan kimi olumsuz özelliklerinden dolayı takımın bütünü etkilenmediği gibi kenardaki rakip takımın aksiyonlarını zedeyelebilmesinin dışında Hamit ortaları ve aklıyla da ofansif açıdan olumlu katkı da sağlar.

İnsani yönü..

Tüm ülke Hamit karakterine hayran, ben hariç..

Burada belirtmeliyim ki öncesinde yükselttiği beklentinin ışığında yaşanılan hayal kırıklığının etkisi de büyük. Çok sevdiğim Mesut Özil herhangi bir demecinde saçmalasa sorun olmazdı belki ama Hamit’in bende böyle bir lüksü yoktu zira onu blogdaki pek çok posttan görebilceğiniz üzere en üst düzeye yerleştirmiştik..

..Hatta Münih’te aynı yerde yemek yediğimiz için karşılaşmış, ricamı yerine haklı nedenlerden dolayı getiremese de gayet nazik bir şekilde benimle iletişim de kurmuştu ki buraya da taşımıştım.

Lakin..

Hamit gururlu ve kibirlidir. Bunun avantajı da vardır ama fazlası zarar. Benim derdim de burada aşırıya kaçan kibiridir.

“..gururun kişinin kendi değerinin herhangi bir bakımdan üstünlüğü hakkında zaten sabit olan kanısına dayanmasıdır; buna karşılık kibir, başkalarında böyle bir kanıyı uyandırma arzusudur” A.S

Hala ısrarla ve inatla söylerim; “Bakın bana, altı ay oynamadım ama ne kadar fitim lakin diğerleri çalışmamış” tarzı bir söylemi TV kameralarından dile getirmek takım kaptanına yakışmaz. Ki sormak gerekir Almanya,Hırvatistan maçlarında hazır halinlle ne oynadın v.s.

Mesut Özil’i ve onun gibi farklı seçimleri yapmış diğerlerini çok da tehlikeli zamanda milyonlara varan bir kitlenin(alamancılar) hedefi haline getirmek de ayıp ki kendisinin yine buradaki derdi “bakın o onu seçti ama ben kalbimle..” muhabbetidir. İlkay o dönemde sokakta taciz edilmişti diye gider bunun ayrıntısı. Bayern Münih’ten arkadaşı kaptan Philipp Lahm kitabında barışçıl bir organizasyon içerisinde bir araya geldiğinde çok şaşırdığını ve Hamit’in dilinin de barışçıl olmadığını ve hatta o kesimin “makaslandığını” da belirtmiştir. Konu aynı ve orada makaslanan bir süre sonra Welt’de hepimizin okuduğu o röportaj..

Biliyorum bunlar ilginizi çekmez ve bu ülkede Hamit sevgisi Fenerbahçelilerde bile inanılamz boyuttadır ama benim fikrim budur.

Ben Hamit’i uzunca bir süre sadece karakterinden dolayı da çok sevdim. Daha pek çok güzel demeci de vardır ve iki ayrıntı ile bütüne varan bir yargı olmasa da dikkat edilmesi gereken durumlar olduğu için altını bir daha kalın kalın çizelim.
Misal Uli Höness gibi bir zekanın da yakın arkadaşıydı. Onun gidişine tavrı şu olmuştu

“..üzülüyorum çünkü En yakın tartışma arkadaşımı kaybettim ben

Şimdi artık yakından bakılacak. Benim anladığım şudur; Eğer performansı iyi olursa sorun yok, muazzam katkı yaptığı gibi liderlik de edecektir. Lakin.. Bayern’de, Real’de ve hatta Schalke’de olduğu gibi çeşitli nedenlerden dolayı yedek kalıp o kibire dokunursanız Hamit’in diğer yüzünü de göreceğiz sanırım. İkincisine ben şimdilik ihtimal vermiyorum..

10 Temmuz 2012

Marceloo!





Güzel bir baba dedik ve fakat çocuk da.. Güzel ikili!

Muntari-Boateng-Robinho



O değil de Boateng'in saçları.. Muntari'nin ölgün bakışarı ve Robinho'nun yaramaz çocuk görünümü.. Bence güzel bir üçlü!

2009-Prag!



İlk defa gördüğüm beş insanla -Fotoğrafı çeken Divina ile sözlükte çok uzun zamandır muhabbet etsek de onu da ilk defa burada gördüm- Radiohead konseri için Prag'da bir araya geldik. Şehrin biraz dışında bir Villa tuttup altımız da içine sığıştık.. Güzel terası vardı, kahve içer, birbirimizi tanımamanın verdiği özgürlükte dans ederdik..

Bir hafta boyunca babamın yanında şurasının parasını çıkarmak için çalıştım ve Pazar gecesi yola çıkasıya kadar pizza dağıttım ve sonra 250 km ötemde olan Prag'a gaza bastık..

Mevzu şu ki herkesin derdi en azından başlarda konser olsa da aradan geçen üç yılın ardından akılda kalan daha çok bu birbirlerinden farklı altı karakterin bir arada geçirdiği bir hafta oldu. Sabahları topluca çıkar, gidilecek yerler üzerinde tartışır, çeşitli yerler görülüp edildikten sonra ikinci evimiz olan meydana bağdaşı kurar, biraların çeşitliliğinde kafamız da gönlümüz de bihoş olurdu.

Hayat en azından kısa bir süreliğine bize güzeldi.

A.C'ye çok güldüm. Espri yeteneği olan nadir insanlardandı. Divina en yakınım olduğu için kardeşim gibiydi, Viyana'ya gidip geldik arada. Kiminin hikayesine üzüldüm, kiminin basit bir H&M gördüğünde verdiği tepkiye şaşırdım kiminle ise sabahlara kadar içtim.

Kelimeleri saklamadan konuşabilme özgürlüğümü hatırladığım gibi bugünlerde hızlı bir şekilde silmeye çabaladığım alamancılaşmış kısmımı daha iyi bir şekilde fark ettim.

Güzel insanlardı.. Kimileri evlendi kimileri de hazırlığı içerisinde.. Bazen Divina ile bir daha olur mu diyoruz olmayacağını çok iyi bilmemize rağmen..

Konser işin kremasıydı demek biraz haksızlık olur zira muazzamdı..


Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar #4


Schopenhauer, 1788 ile 1860 yılları arasında yaşamıştır. Bu bilgi bazıları için önemli olacaktır.
..............................
..esas olarak üç sürgün verir: Mevki hırsı,kibir ve gurur. Son ikisi arasında ki fark, gururun kişinin kendi değerinin herhangi bir bakımdan üstünlüğü hakkında zaten sabit olan kanısına dayanmasıdır; buna karşılık kibir, başkalarında böyle bir kanıyı uyandırma arzusudur, bu arzuya çoğu kez bu kanı sonucunda, onu kendine de mal edebilme sessiz umudu eşlik eder.Buna göre gurur, içten kaynaklanır, bu yüzden kendi kendine dolaysızca aşırı saygı gösterilmesidir; buna karşılık kibir ise böyle bir saygıya dışarıdan, yani dolaylı bir biçimde ulaşma çabasıdır. Buna uygun olarak kibir geveze, gurur da suskun yapar.

...Gururun en kötü düşmanı,demek istiyorum ki en büyük engeli, gururun zaten bütünüyle sağlam olması gereken ve onun önkoşulunu oluşturan kendine ilişkin yüksek görüşünü, başkalarının alkışına dayanarak kurmak isteyen kibirdir.

..Buna karşılık, gururun en kelepir türü ulusal gururdur. Çünkü bu gurur, kendisine kapılmış olanın, gurur duyabileceği bireysel özelliklerinin yokluğunu ele verir; yoksa milyonlarca kişiyle paylaştığı bir şeye başvurmazdı. Önemli kişisel üstünlüklere sahip olan bir kimse, daha çok, sürekli gözünün önünde bulunduğu için, kendi ulusunun hatalarını en açık bir biçimde görecektir. Dünya da gurur duyabileceği hiçbir şeyi olmayan zavallı bir adam, son çareye, ait olmakla gurur duyduğu ulusa uzatır elini; burada kendine gelir ve artık, şükran içinde, ulusa özgü tüm hataları ve aptallıkları dişiyle tırnağıyla savunmaya hazırdır. Bu yüzden yerinde bir aşağılanmayla ulusunu ahmak ve alçaltıcı yobazlığından söz edildiğinde, örneğin elli ingiliz içinde en çok bir tanesi bunu onaylayacaktır; işte bu akıllı bir adamdır.

..ayrıca bireysellik milliyete büyük ölçüde ağır basar ve sıradan bir insanda, bireysellik milliyetten bin kat daha çok dikkate alınmayı hak eder. Ulusal karakter, kitleden söz ettiği için, onda asla samimi bir biçimde övünülecek çok sayıda iyi yön bulunmaz. İnsani sınırlılık, kusurluluk ve kötülük her ülkede bir başka biçimde bulunur ve buna ulusal karakter denilir. Bir ulusal karakterden tiksindiğimizde, başımıza aynı şey gelene kadar, bir başka ulusal karakteri överiz. Her ulus öbür ulusla alay eder ve hepsi de haklıdır."

Arthur Schopenhauer

2012-13 Bayern!






Spox'un bu yeni formaya yorumu güzeldi; Belki Şampiyonlar Ligi ve oradaki acının bir simgesi olarak..

E Kolay değil dört arenada da son düzlükte çuvallamak.. Bi on yıl siyah giyseler, yeridir..

Artan kafa golleri



2004 Avrupa Şampiyonası'nda 17 kafa golü atıldı. 2008'de 15.. Ve ben Bundesliga analizinde günden güne kafa gollerinin azaldığını, artık kenarların içeriye giriş yaptığını, ortaların da keza azaldığından da bahsetmiştim.

Euro 2012'de 22 kafa golü atıldı.

Soru elbette şu; Neden?

Öncesinde kafa gollerinin azalmasına 4-2-3-1'in en çok kullanılan dizilim ve onun içerdiği felsefe nedeniyle olduğunu belirtmiştim, peki şimdi 4-4-2'midir bunun nedeni? Mandzukic üç tane attı, Balotelli filan hep çift forvet..

Ama diğer bir yaklaşım da çizgi hakemleri...

Dibinizde hakem olduğunda savunma konusunda biraz daha nezaket gösteriyorsunuz ve bu da sayıyı arttırıyor gibi bir yaklaşım da var.

Beklenmedik bir gelişme oldu bu. Seviyorum ben kafa gollerini ve umarım arttıkça artar..

Elia Bremen'de ?



Elia'nın adı Galatasaray'la geçtiğinde de uzak durun demiştim Juventus ile anıldığında da şurada fikrimizi belirtmiştik..

Kötü, yeteneği az bir futbolcu mudur? Kesinlikle hayır. Yeteneği tartışmasız. Lakin istikrarsız.. Oynadı mı üç ay, yattı mı altı ay sürüyor. Gelişine göre değerlendirdiğinizde önündeki süreci başarılı bir şekilde atlayamayacağı ortadaydı.

Şimdi Bremen'de Schaaf'ın elinde.. Eskisi kadar güvenemiyorum Schaaf ve Bremen ikilisine zira o ortamın omurgası çatladı. Elia'nın kaderi de oluşturulacak olan yeni omurganın başarısına bağlı. Yeni bir jenarasyonu yaratabilirse Elia'yı da partlatırlar lakin olmazsa ...

Kötü bir hamle mi? Değeri en azından benim biçtiğime yaklaşınca alınabilir bir risk olarak görüyorum..

Transferinde bir aksilik olmazsa-sorun var diyorlar- sonucu hep beraber bekleyip göreceğiz..

Dzeko-Jolie-Silajdzic



Saraybosna film festivalinde yakalayıp fotoğraf çektirmiş Angelina Jolie ile.. Yalnız burada dikkat çekici olan ne Dzeko ne de Angelina Jolie.. Edin'in yavuklusu Amra Silajdzic..

Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar #3



Şöyle bir uyarı ile başlayayım, çok kolay değil bunları hazmetmek ya da doğru bulmak. Her cümlesine katıldığım için değil "ilgi çekici" olduğu için buraya aldığımı da hatırlatmak isterim. Bir diğer ayrıntı burada Onur'u Schopenhauer, bireyin mutluluğu açısından ele alıp incelemektedir.

"El alem ne der.."
............

".. ateşli bir biçimde, "onur yaşamın üstündedir" diye bağrıldığında, aslında bu, "Var olmak ve esenlik içerisinde olmak bir hiçtir; asıl önemli olan, başkalarının hakkımızda ne düşüdükleridir" anlamına gelmektedir. Bu söz, olsa olsa insanlar arasında yer alabilmemiz ve varlığımızı sürdürmemiz için, onurun çoğu zaman kaçınılmaz bir biçimde gerekli olduğu soğuk gerçeğinin bir abartılması olarak geçerli olabilir; bu konuya daha ileride geri döneceğim. Buna karşılık, insanların yaşamları boyunca, durmak bilmez bir çalışmayla ve binlerce tehlike ve sıkıntı altında, yorulmadan ulaşmaya çabaladıkları hemen hemen her şeyin son amacının, böylelikle başkalarının görüşündeki yerleri yükseltmek olduğu, yani yalnızca mevki, rütbe ve nişanlarla değil, tersine zenginlikle ve hatta bilimle ve sanatla bile temelde ve esas olarak bu amacı güttükleri ve ulaşılmak istenilen asıl hedefin başkalarından daha büyük bir saygı görülmek olduğu görülürse, bu durum ne yazık ki insanların büyük budalalığını kanıtlar. Başkalarının görüşüne haddinden fazla değer vermek, genel olarak etkili bir kuruntudur: ister kökleri bizim doğamızda bulunsun, isterse de toplumun ve uygarlığın sonucunda ortaya çıkmış olsun; her durumda bizim tüm yaptıklarımız ve ettiklerimiz üzerinde bütünüyle aşırı ve mutluluğumuza düşman bir etkisi vardır; bu etkiyi "El alem ne der" sorusuna korkakça ve kölece dikkat etmekten, Virginius'un hançerinin, kendi kızının kalbine saplandığı noktaya kadar ya da insanın, ününün sürmesi uğruna, huzurunu, zenginliğini ve sağlığını, hatta ve hatta yaşamını feda etmeye yönelttiği noktaya kadar izleyebiliriz. Bu kuruntu insanlara hükmetmesi ya da onları yönlendirmesi gereken kimseye rahat bir bahane sunar; bu yüzden insan terbiyesi sanatının her türünde, onur duygusunu uyanık tutma ve keskinleştirme talimatı başköşeyi alır: Ama burada amacımız olan insanın kendi mutluluğu açısından durum bambaşkadır ve burada daha çok başkalarınıın görüşüne pek değer vermeme uyarısında bulunmak gerekir.”

Chelsea'ye hayır!



Thomas Tuchel, Mainz'ın A gençlerini şampiyon yaparken o takımın güzeliydi Andre Schürrle. İlk sezonunda sıklıkla Tuchel'in ikinci yarıda "finish him" yapmak için oyuna alıp sonuç aldığı futbolcuydu. Bundesliga'daki ilk senesinin ortasında Leverkusen'e çift basamaklı milyon avrolu bonservis karşılığı satıldı. Yeni takımı geçen sene Dutt ile beraber çok iyi bir sezon geçirmese de yine ilk sezonunun sonunda Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olan Chelsea'den 20 milyon avroluk bonservis teklifi aldırmayı başardı.

Leverkusen bu rakama hayır dedi.

Yetenekli, golcü ve hırslı bir Schürrle'nin bu sezon sonrası nereye erişecek göreceğiz..

Çok yakında Bundesligada gerçekleşen bütün transferler burada olacaktır.

Çalgı Çengi Performansları


Biz filmlerini, Behzat Ç'deki performansını da çok beğenmiştik zaten.. Yaz dizisi olarak karşımıza çıktılar yine..

Marcelo!



Sana %87 garanti veriyorum ki bu Marcelo çok kıyak bir baba'dır.. Şanslı çocuk budur:)

8 Temmuz 2012

Keyif..

Serdar.. Gomez ve Mertesacker ama Gomez.. ama Gomez...

Neden AMK?



Benim en çok merak ettiğim konu, neden AMK? İsmin içerdiği küfürün eleştirisini bininci kez yapmak istemiyorum. AMK değil de benzer başka bir şey de olabilirdi. Mesele neden buna ihtiyaç duyulduğudur?

Okutmak için.

Gazetenin ismini bir kenara bırakın, içerisinde çok değerli gazeteciler, başarılı insanlar var. Coşkun Çelik'ten Ozan Şişli'ye kadar tonla güzel adam içeride ve Fotogol'e geçtiklerinde de takip ederdik, oldukça da iyi işler çıkarıyordu.

Peki o zaman neden AMK?

Gökmen Özdemir, bunca yıllık tecrübesine güvenerek pek çoğu doğru olan isimleri tek tek çevresinde topluyor.Hemen hepsi kendi alanında özel isimler, başarılı olmuş, kendisini ispat etmiş.

..ve bunların karışımından muazzam bir iş çıkacağını umarak bu işe girişiyor.
buraya kadar her şey doğru.

Ama bakın aralarında sevmediğim, bir yerde oturup iki muhabbet edemeyeceğim insanlar var ve fakat bu insanlar işinde oldukça iyi. Bir örnek vereyim; blog camiasının en "underrated" bloglarından birisiydi Petit'in yeri. Mutlaka ziyaret ederdim zira işin özünü kavramış bir bünyeydi. İki kişi yazar ama ben Yasemin Yıldırım'dan bahsetmiyorum. Oturup iki çay içer miyiz bu adamla? Kesinlikle hayır. Lakin Petit işin özünü kavramış, herkesin her şeyi yaptığı dönemde farklılığını ortaya koyabiliyordu. Bu proje içerisinde olduğunu duyunca "Sevmem ama bu işin özünü kavramış" dedim arkadaşıma. Aynı şekilde Mehmet Özcan var. Bu insanların belki de en önemli ayrıntısı senin bakmadığın yerden bakıyor, farklılık katıyor ve kesinlikle iyi iş çıkarabilecek konumda olan insanlar.

Peki o zaman neden AMK?

AMK demek bu seçilmişlerin yaptığı ve yapacağı işlerle kendi sesini duyurmaya yetmeyeceğine inanç getirmek anlamını taşır.

AMK değil de isminden dolayı ilgi çekici başka bir hinlik de olabilir, kime güvenemediniz de böyle bir yola başvurdunuz?

Üç-beş zibidiyi toplayıp benzer bir açılımla gazetemsi bir şey çıkarıp tüm ahlak ilkelerini yere sererek bir gazete çıkarıp da başarılı olunabilir. Lakin o zaman bu isimler yanlış. Gazetenin adı AMK, yazarı Fenasi Kerim, içeriği de vur patlasın çal oynasın değil ki? İçerik ile başlık uyumsuz.

Piyasadaki spor gazetelerin hali ortada. Yapılması gereken bu adamlara biraz özgürlük verip her biri usta olduğu alanlarda döktürmesini beklemekti.

Başlardaki içerik adına var olan güzel görüntü zamanla da kötüye doğru ilerledi.

Ama bilirim ben.. Oldukça idealist bir tutum içerisinde içeriye girilir, sonrasında "bu daha çok sattırıyor" düşüncesi seni çekip çevirir. Fotogol'de çıkan sayılara bakıyorum bir de Avrupa'nın beş liginde oynayan oyuncuların yaklaşık yarısını üç büyük kulübe transfer ettiren fotomaç kopyası yeni AMK'ya bakıyorum, fark çok büyük..

Allah'tan Çoşkun'un "hafıza kartı" var da şu buraya gitti o buraya geldi haberlerinden nefes alıp farklı bir şeyler okuyabiliyoruz. Oysa orada sıradanlığın ötesinde iş yapacak pek çok güzel adam var.. Ve yapacaklardır da.

Yapılması gereken ilk etapta(acilen) ismi değiştirmek ve akabinde buradaki çalışanların her birine kendi alanını açma imkanı vermektir. Dışarıda farklı farklı görevleri yapan bu insanlara imzasını atmalarına izin vermektir.

Her şeye rağmen yine de içerik olarak diğerlerinden daha iyi durumda. Benim beklentim daha büyüktü, mesele bu. Ligler başlayınca bu isimle yaşamayı becerebilirlerse eğer çok daha güzel işler çıkaracaklardır, inancım sonsuz ama keşke benim kadar patronlar da bu insanlara işin başında inanabilseydiler..

AMK hemen hemen Fuck Off(canın cehenneme) anlamını taşıyan bir kelimeye dönüştü diyerek bu ismin savunmasından başlayayım. Velev ki öyle olsun, Fuck Off olarak çıkarılan gazetenin içeriği ne olabilir? Ozan Şişli'ye bunu yapmak ayıp değil midir? Diğerlerine.. Bu isim altında çok kalite işler yapabilseniz dahi o emeğe yazık etmek değil midir? Burada Radikal'in güzel adamı Uğur Vardan'a kelimesi kelimesini katıldığım için uzatmıyorum.

İsmi geçin, hiç gerek yoktu. Keşke kimini yakından kimini uzaktan tanıdığım bu insanlara benim kadar güvenebilseydiniz.. Keşke tiraj en azından başlarda her şey olmasaydı ya da "zamana" bırakılsaydı. 100 bin'lerden değil de Üç bin'lerden başlayıp kademe kademe ilerlediğini görmek isteseydiniz..

Şimdilik sadece arkadaşım Coşkun Çelik için seviniyorum. Zira o NTV Spor'da özel olduğu, becerikli olduğu alanda iş başına getirilmeyip o potansiyeline yazık ediyordu, burada tam da kendisini buldu. Diğerleri de bulacak ve ligler başladığında transfer geyikleri bittiğinde özel haberler, güzel yorumlar ama en önemlisi almak için sizi bayiye götürecek kadar farklı bakışlarla bu insanlar güzel işler yapacaktır, ben inanıyorum.

Kendi aramızda bu işin erbabı abilerle konuştuğumda hemen hepsi ismin dışına çıktığında gazete adına olumlu görüş belirtti içerik açısından.. Uğur Meleke'ye sordum, isimden bağımsız; "içeriği oldukça başarılı" dedi. Diğerleri de keza..

Okurlar da şunu bilmeli; AMK bu işin emekçilerinin değil patronların seçimidir. Bu insanların pek çoğu Sabah, NTV Spor gibi mecraları bırakıp sevdiği işe istediği yorumu ve içeriği katabilmek adına riske girdiler..

Küfürün, hangi anlamı içerisinde taşırsa taşısın sözlük anlamının kurumsallaşmasının absürdlüğünü göremeseniz dahi bu insanların gerçekten buna ihtiyacı olduğu algısı da yeterince kötü değil midir?

Bir daha sormak gerekir; Hepsinin özel olduğuna, güzel işler çıkartacağına ve başarılı olacağına inanarak topladın da neden o zaman AMK?

Katya'nın Yazı



Emre Özcan'la programdan çıktık (yenilsen de yensen de) Taksim'e indik. Kitapçıya girince sordum; var mı okumamı istediğin bir şey.. Net bir cevap vermedi ama bunu görünce "mutlaka okumalısın" dedi.. Şibumi ile beraber aldım ki zaten yıllardır duyar ederim bir şekilde.. ilgimi çekmemişti pek ya da ben Almanya'ya gitmiştim daha doğru açıklama.

Birinci Dünya Savaşı esnasında genç doktorun ilk aşkı konu ediliyor. Keyifli diyaloglar, güzel betimlelemeler olsa da bu ve benzeri eserleri çok fazla okuduğumdan ortalara doğru sıkılmaya başladım. Başladığım hiçbir kitabı yarım bırakmamaya zamanında söz verdiğim için sonuna kadar gittim ve iyi ki de gitmişim..

Bambaşka bir romana dönüştü.

Son sayfasına kadar içerisinde barındırdığı hikayenin gerçeğine ulaşamamanız sürükleyicilik açısından güzel bir ayrıntı olsa da dikkat çeken yazarın karakterlere olan yakın temasında gösterdiği üstün başarı. Freud'u anmaya başlamasıyla aslında ipuçları da veriyordu ama böylesini beklememiştim.. Psikolojik tasvirlerin güçlü olması, karakterlerin başından sonuna takındığı tavırların bir bütünlük içermesi ve kopukluk yaşamadan muazzam bir kurgu eşliğinde romanın ilerlemesi takdire şayan.. Aşk olsa da içerik; etkileyici olan Katyagillerin kendi içerisinde yaşadığı trajedinin aile bireyleri üzerindeki etkisini müthiş bir ifade gücüyle dışarıya aksettirilmesidir.

Bu eserin son çeyreğinde artan güzelliğin tadını alabilmeniz için sindire sindire sayfaları çevirin.

..............

Taşlarımı kaybetmek beni hiç üzmezdi. Koleksiyon yapmayı değil, yerden toplamayı seviyordum ben. Neden eğilip taşı aldığımın açıklaması ise... benim kendime göre çok mantıklıydı ama başkalarının buradaki mantığı anlamasını bekleyemeycek kadar aklım vardı. Şöyle düşünüyordum: Bu taşı ben almazsam... kim alır?”


Taşı kese biçimindeki çantasına, ötekilerinin yanına koydu, elindeki büyük çantaya attı. “Bana dünyayı vermekte olduğunuz hiç aklınıza gelmiş miydi... parça parça olarak?"


"Ben geleceği hep, yığınlar halinde bugün olmayı bekleyen yarınlardan oluşmuş diye görürüm"

"Dedikodu bizim kadınlarımıza günahın tadını çıkarma olanağı verir. Kendi işlemeyecekleri, işleyemecekleri günahlar. Çünkü cesaretsizlikleri, hayal güçlerinin eksikliği ve fırsatsızlık engelliyor. Biz de bu eksikliklere namus diyoruz."

"Ne fazla mutluluğa ne de fazla acıya yer bırakıyorum. Kendime güvenli ve kararlı bir yüzeysellik edindim. Zevklerim var ama iştahlarım yok. Gülüyorum ama pek seyrek gülümsüyorum. Beklentilerim var ama umutlarım yok. Esprilerim var ama mizahım yok. Çok atağım ama hiç cesaretim yok. Açık sözlüyüm ama içtenliğim yok. Çekiciliği güzelliğe tercih ederim. Rahatlığı da yararlılığa tercih ederim. Güzel kurulmuş bir cümle bence anlamlı bir cümleden daha iyidir. Her şeyde yapaylığı seçerim"