27 Kasım 2010

Cluj Mentalitesi.!



Cluj.. Bize yakın bir klup yönetimi söz konusu. Kısaca özetleyeyim ben durumu size.

Haziran 2007.. Ioan Andone.. Eski milli rumen futbolcu takımın başına teknik adam olarak gelir. Becali'nin onca başarısına rağmen kovduğu teknik adam bu. Cluj bu teknik adam altında tarihinin ilk şampiyonluğunu yaşar iken aynı zamanda yine tarihinde ilk olmak üzere kupayı da alarak duble yapıyor.. Bakın tarihinde ilk kez şampiyon yapmış teknik adam yeni sezona kötü başlayınca ne oluyor ? kovuluyor.. Tanıdık geliyor mu ?

Sonra..

Aynı sezon içerisinde dört teknik adam daha kovuluyor ve 2009 ekiminde Andrea Mandorlini gelir.. Arkadaş bu da hem ligi hem de kupayı alarak duble yapar ve fakat daha bu senenin başında lige kötü başladı diye kovulur, yerine resimdeki Sorin Cartu getirilir..

Eh hem ligde sekizinci hem de Şampiyonlar liginde sonuncu olunca bu resimdeki görüntüsü nedeniyle kovulur.. Cluj'un imajı filan diyorlar ba ba ba.. Yuh.! Kovmak için bahane değil de imajıdır şudur budur.. Neymiş ? Tekme atmış yedek klubesinde de bu yüzden kovuluy..

Yedik biz onu.!

Fink'in Basel'ini yendiler ve Fink Cluj ortamını anlatırken burada postlamıştım. Başkanların içeriye girip antrenörleri kovması, silahlar, oyunculara baskı filan.. Umalım ki biz o dönemi geçmiş olalım ve Cluj'u da kendimize bakmak zorunda kalmadan eleştirebilelim..

Bremen Yeniden Belek'te.!



Şimdi Skibbe sağolsun Frankfurt da geliyor.. Bu sene henüz planı belli olmayan bir kaç takım hariç devre arası Türkiye'ye gelecek olan takımlar şöyle:

Frankfurt, Nürnberg (Mehmet Ekici,İlkay filan) Stuttgart (Serdar) Köln (Taner Yalçın, Podolski.!!!) ve

Werder Bremen..

Neden Bremen başka ? Çünkü Schaaf uzun yıllardır takımı devre arasında Türkiye'ye getiriyor ve burasını seviyor, koşullarını.. Sadece geçen sene biraz da reklam geyiği üzerine Dubai tercih edildi ve hem Mesut hem Bremen sezona çok kötü başladılar.. Artık bundan mıdır Türkiye'yi mi özlediler bilemedim ama yine yeniden Belek olarak belirlemişler bu her zamankinden daha kısa olacak olan devre arasını..

Hoş geldiniz diyorum şimdiden.. Hoffenheim,Mainz, Gladbach ve Dortmund İspanya.. Orası ile yarışıyor Türkiye.. Leverkusen gibi buranın daimi ziyaretçisi henüz kamp yerini belirlememiş ve onları da bu grubun arasında görmek isteriz efendim.. Ben de neyi yarıştırıyorsam artık..

Breitner'dan Schuster'e.!



Ne yazıyor bu resmin altında biliyor musunuz ? Zamanında milli takımı reddeden Schuster'in sözü hatırlatılıyor.. 'Ben Breitner'in çim biçme makinası olmam'.. İşte bu yüzden Breitner kendi çim biçme makinasını alıyor filan diye geyik gidiyor..

O kadar yazdım
burada ama okur sayısı belli ki ülkeye tesiri olmuyor ve her defasında kıçı kırık basın kartından çıkıp ordan girip ülkeyi küçümsüyor havaları estiriliyor. Bu hayatta bir Ali Turan'ın sağ bek oynamasını bir de ulusalcı bakış açısının spora yansımasını sevmedim.. Hıncal Uluç'un Lucescu kompleksini aratmayacak ölçüde komik yorumlar geliyor.. İnsan bi bakar, bu adam ne yapmış geçmişte ?

Schuster bir ilki gerçeleştirip milli takımda oynamak için ülkesinden para isteyen bir adamdır.. Demeçleriyle Almanya'yı karşısına almış, tüm değerleri gerekirse görmezden gelip kendi doğrusunu yaşamıştır.

Schuster Barcelona'dan ezeli rakibi Real Madrid'e transfer olacak kadar kendi doğrusunu yaşayan bir adamdır. İspanya'da Barcelona'yı olduğu gibi Madrid'i de Atletico'ya giderek karşısına almaktan çekinmemiştir.. Breitner'in en güçlü olduğu dönemde onunla kapışmaktan da çekinmez v.s..

Bizi küçümsüyor v.s.. Sen küçümsüyorsun.. Sen aşağılık kompleksine sahip olup olmayan durumu sen yaratıyorsun. Adamın mayasında tüm kuralları yıkmak ve yeri ve zamanı geldiğinde Madrid klubünde dahi 'Bu barça'yı yenmek çok zor' diyebilecek kuraldışılık mevcut ve hatta bu yüzden mesleğinden olabilecek kadar delidoluluğunu göremeyip..

töbe töbe..

Söylemleri ya da analizleri doğru ya da yanlış olması değil buna inandığı için tepkilerden senin onun gibi korkmayıp dile getiriyor işte.. Üstelik gerekirse eyleme dökmüşlüğü de vardır içerisinde bulunduğu yapının kabul etmediği kimi söylemlerini..

Querasma ve Guti'nin olduğu bir kaç maçını seyrettim ben Beşiktaş'ın.. Kayserispor hariç hepsi önde kapanıp geniş alanı kullandılar. 96-2000 GS'ına benzer bir oyun yapısı hakimdi ve aynen Terim'in ilk dönemi gibi bu durumda zor olan savunmayı beceremeyip puanlar kaybediyor.. Bir maçın içerisinde spikerin dile getirdiği istatistik de şudur: En çok faul Beşiktaş'a yapılmış ve en çok faul yapılan iki oyuncu da Querasma ve Guti.. Durum bu. Haliyle katenaçyo göndermesi ne olağandışı bir durum ne de tuhaf bana göre.. Tamamen Beşiktaş'ın önde oynar iken rakibin kapanmak durumunda kalmasına doğru-yanlış gönderme..

Nedir la bu kadar büyütülecek ? Doğru olmasa da bunu milli hadise haline getirip çok büyük suç işlemiş gibi.. Hayır bu adam çok daha tepki çekecek açıklamaları da yapar ve onu Almanya, Madrid, Barcelona ortamı/kimliği, İspanya korkutmamış, senden mi çekinecek ? Söylemleri o kıskanılacak Madrid antrenörlüğüne mal olmuş yeri gelmiş, orada ders almamışsa senden mi alacak ? Bunları araştırmadan mı takımın başına getiriyorsunuz ve siz Schuster'i tanımıyor muydunuz ?

O zaman bugüne kadar olduğu gibi görünüp yaşayan bu adam değil sensin sorun.. Bak sinirlendim yine ve en iyisi ben..



bir Loddar fotosuyla konuyu kapatayım.. Mahsun Kırmızıgül'ün filmlerine istinaden 'Ne kızıyorsunuz adama.. ya şarkı söylemeye devam etseydi daha mı iyiydi' diyen arkadaştan feyz alıp 'Ya Schuster yerine Loddar gelseydi ? ya yaaa.. O zaman görürdünüz anyayı konyayı, demeçleri..

26 Kasım 2010

Gel diyorsun..



Videonun Linki.! Şu da olur


Köy.. Suyu çeşmeden almanın ötesinde bir şey.. Babaanne,Dede çok başka insanlar. Gençliğinde nasıl olursa olsunlar yaşlandığında inanılmaz tatlı oluyor insanlar ve duygusallığın tavan yapmasıyla size çok güzel anne-baba oluyorlar.. Bulunduğunuz yerden bakınca sorunlar fazla ama sizin gibi orada bulunmadan yaşamaya başladığımdan olsa gerek şikayet etmiyordum ve tozunu, toprağını, ilkelliğini, asvaltsız yollarını, bozuruk yılanlarını, onunu bununu çok ama çok sevdim ve fakat neden birden " şehre gitmek " diyerek çok başka dünya olarak algıladığım Balıkesir de değil de uzay kıvamında İzmir ? Neden ilkellikten uzay çağına, neden beş sınıfa bir hoca düşen okuldan ülkenin sayılı zenginlerinin okuduğu bir ortama böylesi bir geçiş..

Bu yetmezmiş gibi bir de yatılı okul? Neden yatılılar arasında eve en az gidenlerin başını ben çekiyorum ve aslında toplamda köyün neyi vardı ?

Neden oturduğum yerde siniyi önüme çekip ekmeği bana yenilen yerden bilmediğim çatal-bıçak takımının olduğu yere böylesi bir geçiş.. Gecenin beşinde bile sokağa çıkabildiğim yerden tuvalete gitmek için izin istemek zorunda kalmaya doğru.. Biraz alıştıra alıştıra olsa olmaz mıydı yahu ? Ne ailesizlik, ne yurt hayatı içerisinde çekilen sıkıntılar ne de başka bir şey.. İşte bu geçiş aşaması içerisinde alışma sürecidir yaşamımın büyük sıkıntısı.. Birisi diğerinden kötü ya da iyi olması değil, birinin diğerine tamamen zıt, tamamen farklı olmasıdır mesele..

İlkokul yurdunda bir zaman oldu ki artık başıma bir belletmen koyup 'nefes al.. nefes ver' diye komut verecek diye korkuyla beklerken ortaokul yurduna, o akıl almaz özgürlüğe geçiş.. Birden.. ilkokul 5 biter ve ortaokul hazırlık başlar, her şey bambaşka.. Artık Cuma öğle sonrası başımızdaki belletmenler dahi evine gider ve biz kendi kendimizle başbaşa kalırız koca üç gün.. Yemek dahi bazen çıkar bazen çıkmaz idi.. Ne yaparsan yap, sorumluluk sana ve yemekhanedeki sana yurdun anahtarını vermekten başka işlevi olmayan Ramazan abi'ye ait.. İlkokulu yeni bitirmiş Borges gece yurda bilem kaçta geldiğinde onun kapısını çalar girerdi.. Nefes alıp vermemin dahi kontrol altına alınacağını beklerken böylesi bir başıboşluk..

13 yıl sonra.. Köy gibi tam da bu düzene alıştığım yerde.. Her gün kalkış saatimden yemek saatine, ders çalışma zamanlarından açık alanda top oynadığım sayılı dakikaların dahi belirlendiği bir hayat biçiminden her şeyi benim belirlediğim bir başka yaşama doğru geçiş.. öyle alışmışım ki televizyonda 23:15'de başkayacak bir filmin reklamını gördüğümde uzunca bir dönem önce seyredemeyeceğime üzülmüş ve sonra da eve çıktığımın bilincine varıp ekstra bir sevinç.. Akşam dokuzdan sonra dışarıda olduğum her an suç işliyor duygusuyla yaşadım aylar boyu..

Ortası yok mudur bunun ? Neden bir uçtan bir uca..

25 insanın aynı yerde uyuduğu yatakhaneden koca bir evin sahibi olmaya doğru gidiş.. İzmir gibi sıcak ve denizi olan memleketten Ankara'ya doğru..

Haşlanmış balık verirlerdi, unutmam hiç.. Balığın başı da içerisinde canlı gibi dururdu önümde. Bırakın yemeyi, kusmamak için zor tutardım kendimi. Onun yanına da onun kadar iğrenç salatamsı bir şey. İki üç dilim kuru ekmek sonrası biterdi öğünüm ve aynı menü akşam da verilirdi.. O gün varsa paramız (genelde yoktu) kantinden bir şeyler atıştırırdık ama çoğunlukla aç aç geçer giderdi.. Bir gün kocamaan bir tabak makarnanın üzerine aşçı Ramazan terli elleriyle peynirleri avucunda parçalar ve üzerine atar iken gördüm.. O gün bugündür peynirli makarna yiyemiyoruz.. Böyle de hassas bünye işte.. Severek yediğim tek şey sabahları verilen taze ekmek.. 9 ay her hafta minumum bir kez çıkan balık, makarna günlerini aç aç geçirir iken yazları da aileyi ziyarete Almanya'ya giderdik..

Aman allahım.. Annemin o zamanlar benimle beraber üç olan çocukları ve kocası için yaptığı toplam yemeği tek başıma götürürdüm.. Kilo kilo muz tükettiğimi bilirim. Az görülen bir varlık olduğumdan olsa gerek ilgi de oldukça fazla olduğundan ne seviyorsam yapılırdı/alınırdı ki bildiğin cennet işte Almanya derdim..

İyi-kötü yok.. Böyle geçiş olağan değil..

24 yıl yaşıyorsun.. Annesiz,Babasız, Teyzesiz,İki Erkek küçük Kardeşsiz, İki büyük Ablasız, Halasız, Annanesiz, Dedesiz,Dayısız, Amcasız, Amcaçocuklarısız,Kuzensiz, onsuz bunsuz.. Bakmayın böyle saydığıma, çok büyük sorun değildi bunlar ama durum buydu. Varın yoğun arkadaşların..Çok da vardı, çok da severdim, her şeyimi verirdim arkadaşlarım için.. Kötü değil, alışıyor insan işte.. Beni anlayan, bilen, tanıyan güzel arkadaşlarım vardı..

Sonra birden Almanya..

Yukarıda saydıklarımın hepsi var, Arkadaş kısmı hiç yok.. Onun yerine bu düzeyde iletişinm kuracağım Blog var işte..

Bir kaç satır yukarıda yemek yemeden, aç aç geçirdiğim günlerden bir tanesinin anlatımı var. Okuyunca 'ne yazıkkk' filan demeyin, olağan ve çok da sancılı olmayan bir günün tarifi aslında. Kötü değildi yaşarken, anlatırken hoş durmuyor sadece kelimeler üzerimde..Mesele ya da yıkıcı olan bu geçiş, oradan buraya, buradan oraya..

Cem Yılmaz şakayla karışık Askerlik hayatı içerisinde psikoloğa gitmek durumunda kaldığını anlatırken bir ben gülemedim ona. Diyordu ki Askerde gösteri yapıyordum herkesin önünde.. Herkes beni alkışlıyordu derken çok kısa süre sonra elimde süpürge orayı burayı mıntıka temizliği.. Daha bir kaç dakika önce alkışlanır iken şimdi böyle.. kaldıramadım bu geçişi diyordu ki doğrudur. Ve sen şimdi bana..

..Gel diyorsun..

Gelemem. Senin ağıtların ordan buraya düm düz yol olur, bizimkiler ise burdan Kanada üzerinden Türkiye'ye ama yine de gelemeyiz.. Bu içerisinde yaşam olmadığı için sorun da olmayan hayatı sevdiğimden değil; tekrardan bulunduğum yerin tamamen zıttına doğru gidemeyecek oluşumdandır.. Yürüyebilirim ama yüzümü milim çevirecek güçten yoksun bir şekilde.. Düm düz gideceğim, gittiğim yolun tamamen tersine doğru milim kıpırdamadan.. Gerekirse oraya gelmek için dünyayı dolaşırım ama birden dönüp koşamam artık..

..İçerim bak böyle her gün ve gerekirse bundan sonrasını bundan önce yaşadıklarıma sayarım ama bir daha..

Her şeye alışıyorsun ama alıştığının zıttına doğru gitmeye alışamıyorsun. Aynı acı yine gelecek.. Ve buna alışılmıyor..

Neden yazıyorum bunları ? Artık yol çizilmiştir ve diğer seçeneği sanki böyle bizzat ben itelemişim gibi hissedeyim diye..

Sanki zaten gelmeyecektim ki olsun diye..

14.Hafta Bundesliga Tahminleri.!

fırı

Mainz Nürnberg: 1 (Cuma)

Bugünün maçı ve haftanın bankoları arasındadır. Ekici-İlkay sürpriz yapmazsa beklentim bu yöndedir. 2-1 alır Mainz.

Bayern München - Frankfurt: 0-1 (Cumartesi)

Bayern normal koşullarda yener ve dahası puan kaybetmeye tahammülü yok ama Skibbe maçı kolay bırakmayacaktır ve nedense ben 'beraberliğin' ağır bastığı maç olarak görüyorum. Bayern maçı tek kaleye çevirse dahi Frankfurt'un hücum elemanlarının Gekas harici hepsinin orijinin defansif olduğunu hatırlatmak gerekir.. Amanitidis oynarsa -büyük maçların adamıdır- galibiyet dahi sürpriz olmaz. Lakin siz Bayern galibiyetini içeriye katmadan bunları düşünmeyin.. Sanırım Frankfurt maçlarını da objektif değerlendiremiyorum artık;)

Edit: Frankfurt'da ciddi bir sol bek problemi var. Kohler de yok yunan oyuncu yok ve Franz da kart cezalısı.. Bayern'in maçı alma ihtimali kuvvetlenmiş oluyor böylece. Sıfırı aradan çıkarmak gerekir, Skibbe sürpriz yaparsa galibiyet olmak zorunda ama komple değişen defans anlayışıyla bunu becermek zor gibi.

Hamburg - Stuttgart 1

Hamburg alır. Bana göre yüzde doksan Hamburg yenecektir ama nedendir bilmem Armin Veh takıntısı var. Kovulacak ya belki bu maç diyorum.. Yani: Borges yener diyor ama Armin Veh belki berabere de olur işin özeti.

Hoffenheim - Leverkusen: 0

Üç ihtimalli maçlara ben artık kısaca " O " diyorum. Burada en garanti şık maçın "üst" biteceğine oynamaktır. Bu iki klup her bakımdan birbirlerine o kadar benzer ki.. Pozitif futbol, genç yetenekler.. Zorlarsak Hoffenheim yener derim ama işte üç ihtimalli..

Hannover - Freiburg: 2

Şu bile ilginç aslında. Ligin 4. ile 6.sının maçı. 14 hafta geride kalmış.. Slomka,Duttgiller sağlam devrim yaptı burada. Hannover bir bakıma Mourinho taktiği ile sahada yer alır. Topa sahip olmaktan bilinçli olarak kaçınır ve Ya Konan gibi geniş alanda hızlı, durdurulması çok zor oyuncusu ile sonuca gider.. Freiburg ise mini mini mini Barca gibidir.. Oynayarak yenmek ister.. Futbolu oynar.. Ben oynayan tarafın kazanacağına inanıyorum. Haftanın bir bakıma sürprizidir... Dutt, yenecektir Slomka'yı.!

K'Lautern - Schalke: 2

Bilginiz olsun diye söylüyorum herkes sürprizi buradan bekliyor, ben beklemiyorum ve Schalke alacaktır.. Huntelaar atacaktır..

Borussia Dortmund - M'Gladbach: 1-0

Herkesin aksine sürprizi buradan bekliyorum ben. Gladbach eğer başka bir stadyumda bu maçı oynasaydı yenerdi dahi diyebilirim. Bayern maçı gibi bakabilirsiniz.. Olağanı ev sahibinin almasıdır ama kolay olmayacaktır..

Werder Bremen- St.Pauli : 1 (Pazar)

Bu haftanın bankosu benim için budur.

Köln - Wolfsburg: 1-0

Maç karlı havada oynanacaktır ve bu yüzden sürprize açıktır. Kendi sahasında Köln yine 2-1 yener diyorum ama bunu daha çok Wolfsburg'u banko görenleri korkutma amaçlı söylüyorum..

Teknik Adamlar: Kim Kaç Para ?



Klopp sözleşmesini 2012'den 2014'e uzattı ve artık yıllığı 2 milyon euro.. Bu onu Bundesliganın en çok kazanan teknik adamlar listesinde Magath(5,4 mil),Van Gaal(5,2 mil)ve Steve McClaren'in(2,5 mil) ardından Schaaf ve Ralf Rangnick ile beraber dördüncü sıraya getirdi.. Jupp Heynckes, Armin Veh 1,5 milyon euro alır iken Gladbach'ın Frontzeck'i ise 1,2 mil.. Skibbe ve Hecking 1 milyon derken Tuchel ve Slomka 800 bin euro.. K'lautern'in Marco Kurz'u 400 bin euro ve sonuncu sırada Köln takımının başına yeni geçen Frank Schaefer 150 bin euro.. Sondan birinci sırada olan ise Freiburg'un resimde de gördüğünüz güzel teknik adamı Robin Dutt 350 bin euro alıyor..

Bunların hepsi kesin veriler olmayıp Bild'in tahminidir ama aşağı yukarı da tablo bu şekildedir. Robin Dutt, Tuchel, Skibbe ve Slomkagillerin yolu çok uzundur.. Diğerlerinden daha fazla çalışıp ve aslında 'teknik' olarak mesleği daha iyi yapabilmelerine rağmen tecrübe olarak futbolu yeni bırakmış ve mesleğinin birinci yılında olan eski futbolcu teknik adamdan daha azına sahiptir yıllar yılar geçse de.. En sakin görünen Hint kökenine sahip Dutt'da dahi azim, istek çok fazladır ve öyle olmasaydı buralara gelmeleri imkansızdı.. Tuchel ve Dutt akademide kendi döneminin en iyi notunu alarak teknik direktörlük diplomasını almışlar keza Skibbe futbolun adakemisyeni olarak anılır sıklıkla.. Belki bu yüzden belki bunlar kadro kalitesi kötü olan takımlar ile kazanabildikleri için olsa gerek sempatim var hepsine ama en çok da Skibbe ve Tuchel'i bir kenara koyarsanız Robin Dutt'a..

Karakterini, konuşmasını, saygısını seviyorum ve bunlar da önemlidir.. 350 bin euro alıyor yıllık.. Magath ve Van Gaal'in aldığının on beşte biri..!

Cem Yazırlıoğlu.!



Haberini okuduğum andan bu yana kendimi onun yerine koyuyorum.. Babasından kendisine miras kalan hastalığı nedeniyle bu hayata 1 metre 38 santim olarak devam eden insanın yaşama bakışı nasıldır ki ?

Futbolu seviyormuş.. Benim, senin gibi futbolcu olma hayalini kurmuş ki Berlin 1892'de defans oyuncusu olarak bir süre görev yapmış.. Fiziğin önemli olduğu yerde yeteneği olması şansızlığı olsa gerek ki yedek klubesine geçmiş zamanla diğerlerinin boyunun uzaması sonucu alamadığı hava toplarından dolayı..

Yılmamış, uğraşmış, didinmiş ve hakem olmuş. An itibari ile Almanya'da bulunan 80 bin hakemin en kısa boylusu olarak bir bakıma tarihe de geçmiş oluyor..

Fizik çok önemlidir Hakem söz konusu olduğu vakit.. 40 tane Bundesliga hakeminin 36'sının boyunun 1,80'den fazla olması tesadüf olmasa gerek ve bu kısa boylu azimli insan duruşuyla bu saygıyı kazanabileceğini iddia ederek bu meslek içerisinde ilerlemeyi düşünüyor zira daha 22 yaşında.. Şu an maç başına 15 euro ödeniyor ama geleceği var..



Fedarasyonun sitesinde olan bir tanıtım yazısında Fas ile Arnavut takımlarının oynadığı sorunlu maça Türk asıllı Alman bir hakemin atanmasına neden olmuş ve o maç içerisinde kimse onun otoritesini sorgulamamış.. Fiziği kadar performansıyla da özel bir yere sahip kendisi..

Diğer bütün hakemlerin geçmesi gereken testlere tabii tutulduğundan dolayı diğerlerinden iki kat daha fazla çalışması gerek zira onların bir adımı Cem'in iki adımına tekabül ediyor, çok zor diyor ama kolay olsaydı belki böyle güzel olmazdı diye ekliyor..

5 yıldır Berlin içi maçlara veriliyordu ama performansından dolayı gençlerin maçlarına doğru ilerlemiş.. Hedefi artık Bölgesel lig.. Arkasından 3. lig ? 2. Lig ve Bundesliga? neden olmasın ki..

25 Kasım 2010

Röportaj Sohbet Söyleşi.!



Eskiden şiddetle karşı çıkardım bu röportaj furyasına. Olur mu lan biz kimiz de birileri bize bir şeyler soruyor filan.. Kendimi o konumda komik, tuhaf bulurum işin açıkcası. Hala da biraz öyle aslında. Çokca güzel arkadaşıma hayır benimle yapmayın dedim hep.. Her blog bir kere mutlaka diğer blog tarafından sorguya çekilmiştir de.. Şimdi güzel ve eğlenceli buluyorum ve hatta bir tane de ben verdim diğer 'hayır' dediğim bütün güzel insanlardan özür dileyerek..

ve abartıp sevdiğim, saydığım blogger olur diğerleri olur röportaj yapmak da istiyorum.. Ne bileyim Aceto, Noat, Tardini,Lambuja ve diğerlerini sorguya çekmek güzel olur düşüncesindeyim.

Mesele cevaplar değil sorulardır kısmını da göstermek.. Vakit bulduğum an sevdiklerimle bu işi gerçekleştirmek üzere başlayacağım. Tamamen kendi egomun dindirilmesi ve bloga renk katma amacıyla.. Efendim benimkisi ise buradadır. Buyrun.

Son Kartallar: Borges'le Sohbet.!

Bundesliganın Arsenal'i.!



11 yıl.. Teknik adam olarak.. 17 yıl futbolcu olarak.. 4 yıl amatör takımın başında.. Hayatı Bremen klubünün içerisinde geçmiş bir adamdır Thomas Schaaf. Daha oyuncu iken 1987 yılında U 17 ya da sonrasında u 19'un başına geçmiş, hem oyuncu hem teknik adam olarak yaklaşık 7 yıl Bremen klubünde çalıştı. Schaaf Bremen ya da Bremen Schaaf gibi.. Hangisi doğru bilinmez. 1979'da profesyonel oluyor ama klube girişi aslında 1972 yılıdır. O gün bugündür Bremen'in içerisinde olan adam bu klubün dışında bir şey olabilir mi ?

1981 Rehhagel'in klube adım atışının yılı. Tam 14 yıl boyunca Kral Otto Bremen'in başında teknik adam olarak kaldı. Onlarca futbolcusunu çaldığı gibi teknik adamını da Bayern 1995 yılında Bremen'den aldı.. Bundesligada bir klubün başında en uzun süre çalışmış olan Rehhagel Bremen'de Şampiyonluklar yaşadığı gibi kupa galipleri kupasını da kazandı. Benim dönemin insanlarının asla unutmadığı o Rotariu'nun kara takılan topu sayesinde Galatasaray'ı eleyip kupa galipleri kupasını Arsene Wenger'in Monaco'sundan alıyordu.. Dahası..

..1995 yılında Otto Bayern'e gidince Bremen klubü Japonya'nın Nagoya Grampus Eight takımının başında olan Arsene Wenger'i ister.. Wenger aslında gelirim ama burada sözleşmeyi bitirmem gerek deyince beklemeye tahammülü olamayan Lemke Hollandalı Aad De Mos'un üzerinde durur. Teorik olarak futbol bilgisi üst düzeyde olan onlarca Hollandalı'dan birisi olsa da Bremen'de tutmaz.. Başka bir klup burası ve kısa süre sonra geldiği gibi geri gider. Sonrasında Dresden'li eski güzel libero Hans Jürgen Dörner gelir. Bu aslında aynı zamanda Almanya'nın doğusundan gelen ilk teknik direktördür. İyi de başlar aslında ve klubü düşme potasından orta sıralara getirir ama yeni sezonun hazırlığı adına takımı gereksiz yere İspanya'ya götürüp dört tane Tenerife'den sekiz tane Atletico'dan yiyince şimşekleri üzerine çeker. Sezona da üç mağlubiyet alarak başlayınca gönderilir.. Haliyle Wolfgang Sidka da takımı tabelanın sonunda alır. Kral Otto sonrası aslında Sidka ile ilk defa Bremen Avrupa Kupalarına yeniden katılım gösterir.. Ailton'u sürekli istemesine rağmen alamayan talihsiz teknik adamın oyuncuları sürekli sakatlanır. İstediği oyuncular alınmıyor istemedikleri sürekli satılıyor derken ligde baş aşağı giderken çok istediği Ailton alınırken kendisi de kovuluyor ve Felix Magath dönemi başlıyor Bremen'de.. Magath gelir gelmez takımın içerisindeki üc as yabancı oyucunun ikisini yedeğe diğerini de tribüne gönderir.. "Önce Almanca öğrensinler, sonra top oynasınlar" der.. Müthiş başlangıç ? Aslında doğru eylemler dahi yapsa bunlar için gücü yoktur ve kısa zamanda idmanlarının da etkisiyle düşmanları artar o da devre arasında gönderilir.. Kral Otto'nun gidişi sonrası bir türlü kendisine aradığı teknik adamı bulamayan ve aramaktan da yorulan Bremen amatördeki sessiz, sakin ve olabilecen en efendi karaktere sahip Schaaf'ı yönetim odasına çağırır..



'Sezon sonuna kadar takımı sen idare edebilir misin ?'

'.. olur..'

Böyle başlıyor Schaaf'ın hikayesi. Klubü tabelanın sonuna devre sonunda demir atmış ve her şey olabilecek en kötü seviyede... Önce Bremen'i düşme potasından alıp dokuzunculuğa çıkarır ve daha o sezonun içerisinde DFB Kupasını alır.. Zirvesi yolu buraya düşen Ernst ve Ailton'un da önemli rol oynadığı 2004'dür. Çifte kupa kazanır, Bayern'i Münih'te yenerek ligi ve aynı zamanda DFB'yi de alır.. Ama benim en çok üzüldüğüm ve belki bu yüzden Wiese'yi hiç affetmeyeceğim o Klasnic-Klose'li kadrosuyla Şampiyonlar Liginde kalecinin son dakikalarda yaptığı hata nedeniyle Juventus'a elenişidir. Final oynayacak takımı kurmuştu ama o kaleci hatası..

Klose, Pizzaro,Mesut,Diego,Micoud,Ailton,Frings ve daha onlarca isim.. Klose dahil Bremen performansına hiçbir yerde ulaşamıyor. Neden biliyor musunuz ? Dün Tottenham yenilgisi sonrası kriz zirve yapmış iken teknik adam onca kötü durumun içerisinde Dominik Schmidt'in güzel performansını dile getiriyor, Mertesacker'in hatalarını büyütmeyip takım olgusuna önem verir iken.. Sorumluluğu üzerine alıp efendiliğiyle oyuncularını korur iken..

Bir defans oyuncusu olmasına rağmen her zaman ofansif futbol oynatması bir yane sessiz sakin kişiliğini klubün kimliğine oturtmuş ve bu nedenle çok yerde kimi tavırlarıyla problem yaratan özel on numaralar onun yönettiği takımda sorunsuz bir şekilde kendisine gelmiştir. Onun kazanmaktan önce futbol oynamayı düşünen felsefesiyle hoşgörüsünün karışımından nice yıldız doğmuştur ki birisi bugün Real Madrid'de futbol hayatına devam ediyor.. Kazandığı para nedir bilinmez ama sadece Diego,Klose, Özil gibi beş milyona aldıkları oyuncuları 27+15+17 milyona satarak son yılların en sağlıklı klup ekonomisine sahip olmuştur Bremen.. Güzel futbol, yetenekli oyuncuların yılzdılığa ulaşması ve yer yer Şampiyonluklarla beraber herkesin sempatisini kazanan bir takım oluşturmanın ötesi nedir ki ?

Premiere Ligin Arsenal'i neyse Bundesliga'nın Bremen'i de odur. Krizin içerisindedir ama çıkacaktır ve umuyoruz ki Schaaf ile beraber bir 11 yıl daha bu masal devam edecek şekilde.. Arsenal hiç kupa kazanamıyor ? Bremen şunu bunu yapamıyor mu ?

..Futbol maçı izliyoruz.. Kapana kapana on metrekarede başarıyı sağlayan, kazanmayı zeka ürünü olsa da futbolsuz beceren teknik adamlar, klupler de var. Bremen,Arsenalgilleri ben kupasız da seviyorum.. Kimi kupa kazanan büyük kluplerden daha çok seviyorum.!

24 Kasım 2010

Neden Borges ?.!



Lise 1'e kadar okuduğum kitap sayısı 2'dir benim. Ortaokul zamanlarında varolan 15 gün tatillerinde kendimize okumak için bir kitap seçmemiz ve onu da sınıfın ortasında herkese anlatmamız beklenirdi. Bu yüzden ödev niyetine okuduğum Vasconcelos'un "Şeker Portakalı" ve Erdal Öz'ün " Gülünün Solduğu Akşam " dışında kitaplarla ilgim yok denecek kadar azdı. Birincisinden oldukça iyi puan alır iken neyin ne olduğunun farkında olmayan ben ikincisini anlatırken sansürlendik. Hocanın isimleri zikretmemem için gösterdiği direnç sonrası herkes o üç ismi biliyor dediği yerde kitabı okuyan benim daha yeni öğrenmem ve hala da içeriği kavramamış olmam oldukça ilginçti aslında.. Dahası edebiyat derslerinde mantığın içerisinde olduğu dil bilgisi hariç oldukça kötüydüm ki kompozisyon yazmak ile işkence arasında fark yoktu. Bugün de çok farklı değil aslında. Matametik,Fizik, Kimya gibi derslere ilgi göstetip kredili sistemin son öğrencileri olarak sayısala doğru geçiş yaptığımızdan dolayı sosyal derslerden de kurtulmuş oluyordum bir bakıma..

Yurt hayatı, köy kültürü ve çeşitli sorunların olduğu yerde okuma eylemi öyle lüks kalıyordu ki elleşmedik hiç. O iki eserden çok keyif alsak da okuma esnasında sıkıntının başrolde olduğu o zorlu sürecin sonunda bitirebildik.Ben daha çok çizgi roman aşığıydım. Tommiks, Çelik Blek, Zagor, Kaptan Swing.. Şehirlerarası yolculuklarda alıştığım bu güzelliği çok küçük yaşlarda okumaya başlayıp uzun süre devam ettirdim. Bir yandan da kitaplara el atıyor ve fakat hemen hepsini onuncu sayfasında masaya bırakıp elime bir çizgi roman alıyordum. Lise yıllarında tüm bu saydığım çizgi romanları bir kenara bırakıp çok başka bir içeriğe sahiop olana takılı kalmıştım: Martin Mystere..

Onun hikayesi öyle bir başlıyordu ki sonunu okumadan kestirmek çok güçtü. Gizemli oluşu ve içerdiği mantık beni benden almıştı. Hikayesine başladığımda o güne kadar bildiğim, gördüğüm doğruların dışında bir sonuçla karşılacağımın farkında olarak büyük bir tutkuyla tüm serilerini okumak istedim ki bitmesin diye diye resimli sayfaları çeviriyorduk..

Yine onlarcasından bir tane olmak üzere onuncu sayfasında bırakacağım diye Borges'i elime alışım da tam bu noktada gerçekleşti. Kum Kitabı okuduğum ilk Borges eseriydi ve inanılmaz bir şekilde Martin Mystere'i andırıyordu. Bu benzerlik sonucu Borges'İn içerisine girdim.. 1997 yılında bu ilşkiyi ilk keşfeden olduğumu düşünüyordum işin açıkcası.. Çizgi Roman ve Borges birarada varlığını sürdürür iken her şey farklılaşmaya başladı. Sürekli aynı yerden Borges ve üzerine kitaplar bakınır iken oradaki görevli İhsan Oktay Anar tavsiye etti ve bu şekilde aslında çizgi romanları bırakıp çok başka bir dünyanın içerisine girebildik.. Hemen arkasından aynı güzel insanın tavsiyesi üzerine Yüzüklerin Efendisi'ne geçiş yaptık ki henüz bu kitabın ikinci ve üçüncü bölümleri ülkeye ayak basmamıştı.. Gerçek bir fantastik edebiyat meraklısı ablam Almanya'da iki ve üçü bitirir iken bizler beklemekten başka çaresi olmayan çakma enteller olarak bunun nedenleri üzerine de kafa da yoruyorduk artık..

Sonradan doğrusunu söylemek gerekirse fantastik edebi eserler üzerinde çok fazla duramadım ki bunları diğerlerinden her şeye rağmen ayırırım. Bugün anlaşılması adına Dostoyevski ve Oğuz Atay olarak çizebilirim son on yıl içerisinde gidilen yolun kaba hatlarını.. Borges ile yazılarının içeriği kadar yaşamımın içerisinde oynadığı rol itibari ile de farklı bir bağ kurulmuştur. Onun yazar olarak 20.yy'da diğerlerinden ayrı tutan bizim o dönem çok da farkında olmadığımız içeriğinden ziyade bana okuma eylemini kazandırması önemlidir. ilk olması, farklı ve hatta duygusal bir ilişki sonucu üzerine titizlikle gidilmesi ile her şey çok farklılaşmıştır sonrasında ama başlangıcı aslında çizgi romanın yazılı olarak karşıma çıkmasından ibarettir.

Bugün kaba bir genelleme sonucu kitap okumadan ziyade insanı geliştiren unsurun yazı yazmak olduğunu söyleyebilirim. Kitap okuma eylemine getirilen övgüleri de biraz yersiz, abartı da bulurum. Ülkemizde çok fazla kitap okunmadığından dolayı herkes bu eksikliği kitap okuma üzerine bir şeyler söylerek geçiştirmek istediğinden olsa gerek tuhaf bir konumu oldu.. Bu yüzden okumanın gerçek anlamından ziyade benim hayatım üzerine yaptığı etki oldukça sarsıcı olmuştur. işte tüm mesele bana çok başka dünyanın kapılarını ‘Borges’ in açmasıdır. Bu blog dahi yazı üzerine eğildiğim her noktanın çıkışı Borges’dir bir bakıma..

Rezil Beste.!



Antalya maçına gittiğimde de maç öncesi ve sonrası sürekli duymak zorunda kaldığım bu müthiş bestenin sözlerini de yazayım buraya ben.

Götünden kan almaya geldik..

Çarşıya tecavüz etmeye geldik..

Beşiktaş ananı sikmeye geldikk.. Beşiktaşşşş

Kapalı tribünde karılar kızlar..

Şimdi saxo zamanı dişi kartallar..

Göt oğlanı çarşı duyuyormusunn..

Ananı sikecek Galatasarayy...

Beşiktaş ananı sikmeye geldikk..Beşiktaşşşş


Bu nedir ? Bunu masa başında yazıp nasıl kitselleştirme eylemine girişiyorsunuz ? Küfürün de bir ahlakı yok mudur ? Bu kadar genişledik mi ? Ben Almanya'da yaşadığım için mi böyle gario karşılıyorum bu besteyi..

Senin kardeşin akraban o kapalı da oturmuyor mu ? Ejdadın sülalen GS'Lı mı gerzek ? Böyle rezil bir beste her maçta her yerde nasıl söylenir, nasıl olağan karşılanır ?

GS'lıyım.. Feysbuk içerisinde GS videolarına üye oldum ve çeşitli güzel videolar paylaşılıyor.. Bir de bunu utanmadan üyeleri ile paylaşıyor. Yanımda insan vardı ben utandım GS'lılardan..

Yuh diyorum.. Rezillik bu başka bir şey değil.. Buna tepki gösterecek, bunun yakışıksız olacağını söyleyebilecek tek bir GS'lı kalmamışsa orada..

Biliyorum, Beşiktaşlılar da Fenerbahçeliler de benzer besteleri yaptığını dile getireceksiniz.. Ama bu sözlerin toplu halde tribünde dile getirilmesini doğrular mı ki ? Gerçekten dinlediğiniz zaman 'oh olsun onlar da bize' diye tepki gösterip buna katılabiliyor musunuz ? E helal olsun o zaman..

Edit: UltrAslan bu duruma tepki koymuş.asaray Taraftarı ,

23 Kasım 2010

Bundesligadan Notlar.!



öyle bir gol kaçırdı ki.. Klopp 'O anda kalp krizi geçirmediğine şükrediyorum' diyor ki haklıydı da.. Sanırım yıllar yılı bu pozisyon gündeme getirilecektir. İnanılmazdı..

Ben Dortmund'u favori görsem de maç öncesi Freiburg'un bu maçı alabilme ihtimali olduğunu da düşünüyordum. Klopp ikinci yarı bir teknik adam müdahalesi gerçekleştirmese Freiburg galibiyete doğru gidiyordu ve dahası bu gol kaçtıktan sonra Freiburg'un bir topu direkten döndü.. Kuba hem çok şansız hem şanslı oluyordu zira o pozisyonun bedeli 'iki puan' da olabilirdi..

Geçmiş olsun.



Frankfurt maçını seyrediyordum geçen hafta.. Bir şut sonrası herkes kalecinin topu oyuna sokması için geriye çekilmişiken birden hakem korneri işaret etti. Aslında korner kararı vermemişti ama hakem gidip Frankfurt kalecisine sormuş ve Nikolov da dürüstlükle cevap vermiş işte.. Kaleciyi tebrik ettik ve ne güzel filan dedim.. Hatta Twitter'da da paylaştım bunu.

Bu hafta ise Son'un golünden önce Gurerrero'nun topu eliyle aldığı şüphesi oluştu. Hakem pozisyonu bir nedenden yakalayamadı ve gidip oyuncuya sordu.. O da resimde gördüğünüz üzere 'Olur mu hocam el filan ayıp ediyorsun, kalbimi kırıyorsun' filan deyip devam etti ve aslında pozisyon ise şudur:



Yani yalan söyledi. Bu konuya gelmeden önce doğru olan bu mudur ? Futbolcu bazen kendisi de gerçeği bilemeyebilir. Burada öyle bir şey vardır demiyorum ama çokca düşürüldüğünü düşünen futbolcu tv görüntüleri sonrası gerçeği görüyor. Yıllar önce ben burada iki tanesini işlemiştim. Şuraya bakın..

Güzel & Çirkin.!

Oliver Held, hakeme yalan söylediği için 2 maç ceza aldı. Belki orada durum gerçekten ceza almasını gerektirecek ölçüde açıktı ve fakat her zaman böyle olmaz. Yalan söyleyen oyuncuya ceza geleceği zaman durum çetrefilleşiyor. Aynı zamanda taraftarlarla-oyuncuları karşı karşıya getirecek konuma getirilmemelidir. Oyuncu insiyatifinde bir dürüstlük gerçekleşirse başka ama böyle sorulursa oyuncuyu iki arada bi derede bırakıyorsunuz.. Gerçekten 'yalan' söyleyip söylemediği bir yana doğruyu söylemek durumunda mıdır ki ?

Aylar önce attığım post içerisinde çok net eleştiriyorum ama bugün biraz daha 'empati' yapabiliyuoruz sanırım. Doğruyu söyleyeni tebrik ediyorum ve fakat söyleyemeyeni de anlamaya çalışıyorum.. Keşke herkes dürüst olsa tabii..



Skibbe 4-0 evinde kaybetti. Sanırım 8 maç sonunda yenildiler ve Hoffenheim da bilmem kaç maç sonra galibiyet yüzü gördü. öncelikle skor aldatmasın, 4-0'lık bir eziklik söz konusu değildi. 1-0 iken penaltısı verilmediği pozisyonun dönüşümünde 2'yi ve bir dakika sonra da 3'ü yediler.. fark iki dakika içerisinde açıldı. beraberliği kovalarken birden.. Kimse ne olduğunu anlamadı. O maçın büyük bölümünü baskın oynadı Frankfurt..

Bana göre çok ama gerçekten çok kötü olduğu maç ise Bremen idi.. Doksan dakika geriye yaslanmak durumunda kaldılar ve bir puan alsalar da görüntü onlara yakışmıyordu.. Dahası bu hafta deplasmanda Bayern München ile oynuyorlar ki Bayern'in puan kaybına tahammülü yok.. Şansları da yok gibi.

Skibbe'nin takımı iyi oynuyor, topu seviyorlar ve baskıyı da kuruyorlar. Gekas'ın üst üste kaçırdıklarını saymazsak oynadıkları oyun doğrultusunda gol pozisyonu üretme açısından çok ciddi sorunları var takımın.. Top daha çok onlarda kalıyor ve fakat sonucu oması gereken pozisyon üretimi yok denecek kadar az..

Takımın yıldızı Amanitidis Skibbe'ye karşı atağa geçti. Doğrusunu söylemek gerekirse haklı da olabilir. Performansa göre bir değerlendirme yapılmıyor diyor ki Halil yerine Amanitidis oynasa efektif olma açısından sorunlarını giderebilir ama işte hayat bu ve ilerleyen günlerde göreceğiz kim haklı kim haksız..