BirGün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BirGün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2012

Başbakan 5 yıl yorum yapmasın..


Thatcher de 5 yıldır konuşmuyor ve Premiere Lig ne kadar gelişti.

Demem o ki onlarca faktörün rol oynadığı ingiltere futbolunun gelişimini bir noktaya bağlayıp üstelik farklı koşullardaki başka bir ülkeye yamama derdi aslında sadece kanunsuz isteklerin halka "doğruymuşçasına" sunma derdinden doğar. Başbakan'ın bu konudaki bilgisizliği değil sorunu çözme yöntemi mercek altına alınmalıdır. Ben kimseyi herhangi bir konuda suçlu bulmadım ama kurumların "suçu" sabitlediği vakit yapacağı işlemler ortadadır. Dahası bu suçun bedeli konusunda da "bir ses" daha çıkmalıdır.

Bu yazı 2 Nisan 2012'de BirGün gazetesinde yayımlanmıştır. Burada biraz daha genişletilmiş versiyonu mevcut..


İnsanları hızlı bir şekilde tanıma konusunda yıllardır başarılı sonuçlar aldığım basit bir analizden bahsedeyim size. Sıklıkla çevremdekilere de öneririm bunu. Misal, sevgili adayınızın size gösterdiğine değil eski sevgilileri hakkında söylediklerine ya da eylediklerine bakın, bir gün sizin de yaşayacağınız o anlatılandır aslında. Dostunuzun diğer dostları hakkındaki tavırlarını didikleyin, o aslında aynı zamanda sizin olmadığınız bir yerde sizi nasıl yaşadığına dair çok net bir ipucu. Keza aynı şekilde size yardım diyorum adı altında olsa dahi aşabildiği sınırları, vazgeçebildiği erdemleri ya da yıkabildiği kuralları da mercek altına alıp akılda tutmalısınız. Belirli bir yaştan sonra insan büyük oranda değişmezken çevresindeki insanlardan birisi olarak siz sıklıkla yer değiştirirsiniz; eski sevgili, eski dost ya da düşman olursunuz. O zaman tanımaktan kaçındığınız insanı tanımak için geç kalmış olabilirsiniz.

Başbakan Erdoğan'ın spora ilişkin meselede bulduğu çözüm yoluna, meselelere bakış açısına bakarak ülkeyi de nasıl yönettiğini rahatlıkla görebilirsiniz. Suç işlediğine "devletçe“ inandığı şahısların o suçu aslında yöneticisi olarak bir kulübe ait başarı getirmek adına işlediği çok net ortada olsa da bunları cezasız bırakmak için tüm gücünle kendisini ortaya koyuyor.

Başbakan sorunu çözüyor ama kendi yöntemleriyle. Suç işlediği varsayılan 8 kulübün bir alt lige düşürülmesindense 18 kulübün Avrupa Kupalarına katılım hakkını elinden almanın doğru olacağından bahsediyor. Adalet anlayışı budymuş. Suçun şahsiliğinden bahsedip kişileri yargılayıp yöneticisi ya da başkanı olduğu kulüpleri bu cezadan muaf tutma çabası içerisinde. Uğur Meleke, Hıncal Uluç gibi spor yazarları bu tavrın içerisindeki çelişkiyi gündeme getirdi. İngiltere örneğini verirken cezayı üç beş insan ya da taraftarı olduğu kulüp değil İngiliz futbolu ödemiştir.Holiganizmin toplumsal bir boyutu vardır belki ama şike operasyonu konusunda örnek alınacak tutum İtalya'da sergilenmiştir. Kurumların yöneticileri ile herhangi bir şirketin yöneticisinin yasal olmayan işler yaptığıında ceza ödeme şeklini kıyaslaranız doğruyu hızlı bir şekilde elde edebilirsiniz.

3-5-8 kulübün işlediği suçu Türk Futbol'una ödetebilir iken buradaki bütünlükten bahsedebiliyoruz. Lakin bire bir kurumsal ilişki boyutunda 3-5 yöneticinin işlediği bir suç söz konusu olduğunda da suçun şahsiliği devreye giriyor, anlamak pek mümkün değil. X Takımının yöneticisinin işlediği suç ayrı bir şekilde ele alınıp "kuluplere ödetilemez" mantığı güdülecek iken aynı ligde oynamanın dışında birbirleri ile bağı olmayan kulüplerden bir kaçının işlediği suçu tüm kuluplere ve Türk Futbol'una ödeteceksiniz? Çelişki her yerde zira amaç belirli bir yasaya ya da vicdana göre değil çıkara göre şekilleniyor.

Zaten bugüne kadar topladığımız puanlarla UEFA'nın son beş yıl içerisinde ülke takımlarının aldığı puanlara bakarak yaptığı listede zar zor ilk 10'u zorlarken 1 tane takımımızı ancak eleme oynamadan Şampiyonlar Ligine gönderebiliyoruz. Diğeri ön eleme oynarken 2 tane de Avrupa Ligine... Beş değil üç yıl dahi Avrupa Kuplarına katılamayıp 0 çekersek son 5 yıllık listede minumum 10 yıl gerekir tekrardan bu mücadelenin içerisinde bugünkü gibi bir kaç takım gönderebilecek hakkı elde etmek için gereken puanları toplamak adına. Ki aslında bunların hiçbirisinin önemi yok. Başbakan yanlış bilgilendirilmiş olabilir ya da bu konular hakkında bilirkişi değildir amma velakin bakış açısı sorunlu, meselemiz de budur.

Devlet'e ve onun başındaki iktidara göre 8 takım suç işlemiştir. Yasa ortadadır ama bu uygulanamaz. Neden? Çoğunluğun çıkarı adına bu takımlar küme düşemez. Oysa bırakın bir 2 büyüğü 4 büyük düşse ne değişir? Devletin yasal sorumluluların göz göre göre suçun cezasını çıkar ilişkilerine göre belirlemesini kabul etmek mümkün mü? Kitlesi milyonları bulmuyor diye a'ya başka b'ye başka tavır takınmak devletçe yasallaşıtırılıyor. Cezalar kurumların gücüne göre mi belirlenecektir artık? Devletin buradaki bakış açısı diğer meselelerde olmayacak mıdır? Misal..

..zorunlu din dersini düşünelim. Köyümde cami yok, namaz kılmadım hayatım boyunca ve izmir'de üstelik dinle ilişkisi çok da fazla olmayan özel bir kolejde sıranın üzerine çıkıp bilmediğim namazı tüm sınıfın içerisinde kılmak zorunda kaldım. Diğer okullardaki durumu düşünemiyorum bile.Bunu sadece ben değil ülkede köyünün dışında eğitim gören alevi vatandaşlarının hemen hepsi yaşamak durumunda. Diğer açıdan Din Dersi'nin kaldırılması dindar insanlar için toplumsal huzur adına önemli bir eksiklik. Bu zorlamayla çoğunluğun çıkarını en azından kendi bakış açısı içerisinde korur iken biz arada ruhsal açıdan tecavüze uğrasak da bu çok büyük sorun değil.Bir kaç milyon alevi vatandaşımız için 70 milyonun din eğitiminden mi vazgeçeyim denilmiyor mudur?

Azınlığın ya da güçsüz'ün hakkı söz konusu olduğunda diğerinin çıkarına ters düşerse yasa, hak, hukuk hak getire demek değil midir bu? Büyüklere değil de anadolu kulüplerine olsaydı bugün bu tartışmaları bitirdiğimizin altıncı ayını doldurmuş olmuyor muyduk?

UEFA bizim ülkeyi bilmez, tanımaz. Başkanı ve yöneticisi aylardır içeride olan bir kulubün hiçbir şey olmamışçasına sportif yaşamına devam ediyor oluşunu algılayabilmesi mümkün değildir. Sonuna kadar da haklıdır burada. Biraz olsun dışarıdan bakabilmeliyiz kendimize. Onun için ortada çok net bir suç vardır zira başka türlüsü düşünülemez ama biz ve sanırım Başbakan dahil öyle düşünmüyoruz. Bazen biz deriz oradaki şahıslarla devletin problemi vardı belki diye.. Bazen sorarız mesele gerçekten işlenilen suçlar ve onlara verilecek cezalardan bağımsız şahıslarla mı ilgili acaba diye.. Mehmet Yıldız'ın itiraf ettiği teşvik gündeme fazla gelmez iken sadece Aziz Yıldırım üzerinden bütün bu davanın dönmesinin başka bir nedeni var mıdır diye sorarız.. Devlet ortadaki suçlardan hedefine uygun olanını seçip kendi içerisinde bir operasyon mu yapıyor diye içimizden geçiririz. Birisi basılmayan kitaptan aylarca içeride tutuklu kalır iken diğeri tecavüze yakın suçtan beraat ettiğinin farkında olarak biz tutuklu kalmaya başka bakarız da Platini ne bilsin bunları.. O yüzden anlamaz şahısların cezalandırılsın talebini, şaşırır.. Biz de Başbakan'da şaşırmayız, hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ederiz. Bir şekilde "orta yol" için İngiltere'ye kadar gideriz..

26 Mart 2012

Yayın gelirleri ne işe yarıyor?



26 Mart 2012 tarihinde bu yazı BirGün gazetesinde yayımlanmıştır.

Türk Futbolu'nu kurtarmak adı altında bir dizi yenilik peydah oldu sezon başında. Bir şeyleri kurtarmak için çok ciddi çalışmalar yapıldı belki ama mevzu bahis konu Türk Futbolu değildi. Bizde her şey yayın ihalesi ile başladı ve onunla devam ediyor. Maçların yayın hakkı ederinin üzerinde bir rakama satılınca o dengesizliği gidermek ülke futbolunun içerisinde yer alan bütün birimlerin temel sorunu oldu. Kulüpler olması gerekenden biraz fazla para geleceğinin bilinci ile çeşitli harcamalar yaparak hayat damarını yayıncı kuruluştan gelecek olan paraya bağladı. Nasıl olmasın ki? Tribünlere gelen insan olmayınca oradan gelir de gelmez. Kombine satamaz.Transfer yapar ama oyuncu satışı bunların içerisinde yoktur. Milyonlarca avronun yayıncı kuruluştan gelmeyecek olması kimileri için kepenk indirmek demektir. Sonuç şu ki; sezon boyunca şike operasyonu içerisinde Kulüpler Birliği'nin gösterdiği tavır aslında kendi yaşamını devam ettirme mücadelesiydi. Burada onlara karşı bir eleştiri getirmiyorum kesinlikle ve şöyle düşünebilirsiniz: Doğruluk, dürüstlük, etik, hukuk, adalet gibi konular can cekişir, yaşamda kalıp kalmama mücadelesi verilirken düşünülmez genelde. Doğrusu nedir tartışılır belki ama yaşadığımız gerçek budur. Milyonlarca insan acaba 'şike oldu mu?' ya da 'x takım düşürülecek mi?' gibi konularla haşır neşir olurken Anadolu kulüplerinin düşündüğü tek konu 'yayıncı kuruluştan paralarımızı alabilecek miyiz?' oldu. İşte bu baskı sonucu federasyon kimi kararlar almak durumunda kaldı. Dahası, yayıncı kuruluşun bu parayı çıkarıp kar yapması için daha başka tavizler de veriyoruz. Bu sezon içerisine hali hazırda bir ay geç başlamış liglerin sonuna Play-Off'ları sıkıştırmak bunlardan sadece birisi.

Yayın ihalesinden daha fazla para almak gerçekten Türk Futbolu'na olumlu yönde katkı mı sağlıyor?

Roberto Hilbert ile hafta içerisinde "Hayatım Futbol“ dergisi adına röportaj yaptım. Bir ay geç başlamışlığın neden olduğu sıkıştırılmış fikstürün üzerine Play-Off'ları eklemenin dışında Türkiye ve Avrupa kupası maçlarının oynanmasının yarattığı durumu özetlerken futbolcu olarak yaşadığı zorluğun dışında bir baba bir eş bir arkadaş olarak da yaşam içerisinde çektiği sıkıntıları anlatıyordu. Biz bu süreç içerisinde futbolcuların hakkını düşünmedik. Tuttuğu takımı desteklemek adına her maç tribünde olmak isteyen insanın maddi ve manevi kayıpları üzerine de kafa yormadık. Daha da önemlisi şike yapılmış mı yapılmamış mı hayati önem taşıyan meseleleri gerekli kurumlar önem verilmesi gereken konular listesinde ikinci sıraya yerleştirdi. Tüm bu gürültü de aslında şike ve teşvikin yasal olarak suç addedilmesi ile UEFA'nın bu konulardaki hasassiyetinden doğdu. Yoksa Kulüpler Birliği ve onun yönetimini belirlediği Fedarasyon'a kalsaydı bu işler "bir şekilde“ çoktan halledilmişti.

Diyorum ki; paranın bu kadar esiri olmuşken kar getirmeyen ve fakat gelecek adına mutlaka yapılması gereken kimi eylemleri bizler nasıl gerçekleştireceğiz? Dahası bu "para“ gerçekten kaliteyi ve başarıyı getiriyor mu?

Avrupa'nın beş büyük liginin en az televizyon geliri olan lig Bundesliga iken ekonomik açıdan en fazla örnek alınan kulüpleri barındıran lig yine Bundesliga. Bir terslik yok mu bunda? İtalya'da kulüplerin yarısı iflasın eşiğine gelmişken Bundesliga'nın neredeyse iki katı TV gelirine sahip. Bayern Münih Almanya'nın devi olmasına rağmen bir sezon içerisinde TV gelirlerinden aldığı pay sadece 24 milyon avro iken misal milyonlarca avro borca batmış rakiplerinden Real Madrid 140, Barcelona 140 ve Manhester United 70 milyon avro alıyor. Ama gelin görün ki Ferguson çok sevdiği Ronaldo'sunu rakam yukarıya fırlayınca satmak zorunda kalıyor. Öbür yanda, Uli Höness Ribery'i 85 milyon avro fiyat biçilmesine rağmen satmayabiliyor. Belki TV gelirleri fazla olmadığı için çift haneli yaşı geçkin kimi yıldızlara diğer Bundesliga kulupleri para akıtamıyor ama diğer bütün liglerin takımlarından daha sağlıklı bir ekonomiye sahip. Tam da bu yüzden kendi yıldızlarını yaratmak gibi bir zorunluluğun ülke futboluna katkısı da söz konusu.

Bir sonraki yayın ihalesi 300 değil 900 milyon dolar olursa kulüplerin alacağı para artacaktır ama bunun geri dönüşümü nasıl olacak? Bu paraya göre kendisine bir düzen kuracak olan kulüplerin para kaynağına bağımlılığı ne düzeyde olacak? Türk Futbolu'nu kim yönetecek? Bu sıcak para sayesinde oyuncu yetiştirip satmak gibi öncelikleri olmayan kulüpler yabancı hakkının sınırsıza dayanması sonucu elinde bonservisi olan sürüyle yabancı oyuncuya sözleşme önerip ligde kalarak bu paranın devamını sağlamaktan öte bir hedefi olur mu diyorsunuz? O ihaleden 900 değil de 100 milyon bir fiyat çıksa gerçekten Türk Futbolu batar mı yoksa herkes işin doğrusunu yapmak zorunda mı kalır?

27 Şubat 2012

TFF yeni başkanını arıyor!



Bu yazı Cumartesi akşamı yazılmış olup bugün sabah BirGün gazetesinde yer aldı.

......

Türkiye Futbol Fedarasyonu (TFF) yeni başkanını arıyor ve konum için en uygun aday olarak da yaklaşık 8 yıldır Beşiktaş kulubü başkanlığını yürüten Yıldırım Demirören uygun bulunuyor. Siz de bu fıkraya benim gibi gülmüyorsunuz elbette. Bu ve benzeri çarpıklıkların altında yatan yönetilme sorununa beraber bakalım.

Beş bin kişinin yaşadığı bir kasaba düşünün. Demokrasi ile yönetiliyor olsun ve her iki yılda bir kendilerini yönetecek "yöneticilerin" seçim ile başa geldiğini düşünün. Diğer benzeri demokrasi yapılarından farkı; bu kasabanın yöneticisinin kendisinin belirlediği kurallarla aynı zamanda yargılama yetkisinin de olmasıdır. Beş bin insanın diyelim ki onda dokuzunun pek de sevmediği bir dilenci var. Diğer tarafta ise tüm kasabanın yaptığı çeşitli hizmetlerden dolayı çok sevdiği zengin bir iş adamı olsun. Hikaye bu ya; zengin yardımsever, olur olmaz bir yerde bu dilenciye zarar veriyor. Kurallar bellidir ve fakat o kuralları uygulatacak olan yine de Kasaba'nın başkanıdır. Halkın onda dokuzu sevmediği dilencinin zengin bir yardımsever tarafından feci şekilde tartaklanmasını önemsemiyor. Derdi ise daha çok bu zengin ve aynı zamanda suçlu da olsa kasabaya yardım etmiş/edecek olan insanın herhangi bir ceza almamasıdır.

Kasaba başkanı kararsız kalıyor, ne zengin adamı yargılayabiliyor ne de onu bu suçundan dolayı beraat etmesini sağlayacak yargılamayı gerçekleştirebiliyor. İstifa ediyor görevinden. Kasaba artık kendisine yeni bir başkan seçmek durumunda kalıyor.

Kasaba halkının temsilcileri kapıları tek tek dolaşıyor yönetici olarak seçeceği insanı arıyor. Dertleri istediği kararları hak-hukuk demeden uygulatabilecek herhangi birisi. Yöneticilik becerisi olup da kasabayı gelecek günlere doğru bir şekilde hazırlayacak olanı değil çıkarları gereği gerekirse her türlü adaletsiz yaptırımı uygulatabilecek olan herhangi birisini istiyorlar. Bugün zengin adamın beraati ve belki yarın çok başka bir karar... Sonunda "Kasaba Başkanı" olma hırsının önüne geçemeyen bir insanı bulup aday olarak gösteriyorlar.
Benim için tüm mesele bu kadar basittir.

Şike operasyonu içerisinde ben henüz şu insan suç işlemiş, bu düşürülmelidir gibi kararları verebilecek kadar tatmin olmuş değilim. Fakat bu konuda hükmünü vermiş olduğunu algıladığımız insanların karar almakta bağlı bulunduğu kurumların başındaki insanlarla ters düşmemek adına zorlandığını görüyoruz. TFF, Türk Futbolu'nu değil bu büyük oluşumun içerisinde yer alan insanların "günlük“ çıkarını düşünmek durumunda. Zira, başka şansları bu yapısal sorun nedeniyle yoktur. Bakın bir başka önemsiz gibi gözüken ve fakat sanılanın aksine Türk Futbolu için çok önemli olan ayrıntıya da değinelim.

Uğur Meleke hafta içerisinde muhteşem bir yazı yazdı. Barça'yı Beşiktaş ile kıyasa sokarak alt yapıdaki oyuncuların takımlarında görev alamamasına dair bir analiz yaptı. Sadece Beşiktaş değil pek çok büyük kulübün alt yapısından oyuncu çıkarmak gibi bir zorunluluğu yok. Oysa ben burada Almanya'nın yeni model oyuncuların Fedarasyon'un sorumluluk alarak ülkenin her yerinde açtığı okullarla yetiştirilme konusunda verdiği emeği işledikten sonra tüm bu yeteneklerin lig içerisinde pratik yapması için değiştirilen kararları şu şekilde işlemiştim: "Almanya, yetenekleri keşfedip eğitmenin dışında genç futbolcuların Bundesliga'da oynamaları konusunda kendisini sorumlu kılmıştır. Yabancı futbolcu sayısı kuralı ile başlarda oynansa da sonradan uluslararası rekabete kötü etki edeceğini düşünerek serbest bırakıp bunun yerine rahatlıkla burada da uygulayabileceğimiz şu kuralları getirmiştir."
“Her kulüp kadrosunda en az 12 Alman oyuncu bulundurmak zorundadır”

Her kulüp 15-21 yaş arasında herhangi bir Alman kulübünün alt yapısında minumum 3 sezon oynarak yetişmiş en az 8 oyuncu kadrosunda bulundurmak zorundadır. Bunların yarısı kulübün kendi altyapısında yetişmiş olmak zorundadır

Peki Türkiye'de bu durum nasıldır sorusunun cevabını da çok değerli spor yazarı Uğur Meleke'nin yazısından altıntı ile cevaplayalım:

Aslında her şey, geçmiş TFF yönetimlerinin her geçen yıl altyapı konusundaki yaptırımları yumuşatmasıyla başladı. Şu anda Süper Lig takımlarının 18'lerinde kulüpte iki yıl tescilli oynamış ve 22 yaşından gün almamış tek bir futbolcu olması, sahaya çıkmaları için yeterli (ki maalesef Trabzonspor'un da dahil olduğu bazı kulüpler, bu tek adamı dahi bulamayıp 18'lerine 3 kaleci koymak zorunda kalıyorlar!).

Tüm bu kararlar TFF tarafından alınıyor. Neye göre? TFF yönetimini "seçen“ kulüplerin başında bulunan zengin iş adamlarının kulüp idare konusunda sorun yaşamaması, daha rahat koşullarda taraftarın gözünü boyayıp başkanlık makamında uzun süre kalabilmelerine göre! Kararlar bu kadar yumuşatılmış olmasına rağmen Trabzonspor gibi üçüncü kaleci kadroya yerleştirip bu gibi "küçük“ sorunlar yaşamaması gerekir. Mesele hep kulüplerin başında bulunan insanların çarpık yönetim biçimlerinin olağan sonuçlarını ortadan kaldırmak!

22 Şubat 2012

Feuerwehrmann (Cankurtaran)


Aşağıdaki yazı 20 Şubat 2012 tarihinde BirGün gazetesine yazılmıştır.

................

Bahis oynayanlar çok iyi bilir ki teknik direktörünü değiştiren takım ilk maçında kazanır ya da en kötü kaybetmez. İlk maçında bir şekilde başarılı olur. Elbette istisnalar mevcut fakat bu futbolun yazılı olmayan bir kuralıdır adeta. Peki neden? Henüz daha teknik adam imzasını atacak eylemlerde bulunmamasına rağmen neden çıktığı ilk maçta başarı oranı bu kadar yüksek?

İsimlerden bağımsız bir şekilde "yeni teknik direktör" olması başarıya yetiyorsa bunun açıklaması daha çok oyuncularla ilgilidir. Teknik adamın değişmesi ile oyuncular o "güvenli" yerini kaybeder ve hemen herkes tekrardan yeni patronunun güvenini kazanıp vazgeçilmezi olmak için final maçıymışçasına kendisini gösterir. Aslında gereğinden fazla mücadele eder. Her oyuncu kendisini yeniden kanıtlamak zorundadır artık. Yeni işine başlayan teknik direktörde ise azim, çalışma ve oyuncularına aşılayacağı yüksek motivasyonun da bu geçici başarılı olma durumuna etkisi fazladır. Sıklıkla düşme potasında yer alan takımlar son düzlükte teknik direktör değiştirir. Teknik direktör gemiyi kurtaracak olan kaptandır ve onun artık burada kovulması mümkün değildir. Dolayısla bu zorlu süreçte patronun oyunculardan istediği ağır istekleri de bu ortam içerisinde kabul ettirme gücü vardır. Felix Magath'ın "işkenceci“ teknik adam imajı bu zorlu koşullarda bir dönem sürekli bulunmasından dolayıdır örneğin.

Bu doping etkisini gösteren yeni teknik direktör atama eylemini kulüpler sıklıkla düşme potasında yer aldığı vakit ligin bitmesine az bir süre kala gerçekleştirirler. Bizler bu satırlar içerisinde sıklıkla plan ve programdan bahsedip sabır konusunu işlesek de büyük liglerde teknik direktör değişiklikleri son hızla devam ediyor. Ülkemizde Gaziantepspor, Bundesliga'da Hertha Berlin ve Serie A'da ise Palermo bu sezon içerisinde bu eylemi iki kez gerçekleştiren takımlar.

Son çeyrekte gösterilen başarının asıl sahibi düşme korkusu ve yeni teknik direktörün oyuncular üzerindeki etkisi. Aldatıcıdır. Başarılı olan teknik adamla yeni sezona girerler ve asıl performans ölçümü burada yapılır. Genelde bu şekilde takımı ligde tutan kulüpleri aynı son bekler ve son çeyrekte yine motivasyon üzerinden yürüyecek, üç beş maçı o korku ortamı içerisinde farklı şekilde oynayıp kazanacak bir başka teknik direktörü atayarak geçirecektir ömrünü. Almanya'da tam da bu zamanda takımın başına geçen teknik direktörlere "Feuerwehrmann" (cankurtaran) teknik direktör denir. Kulüplerin zora girdiklerinde başına üşüştükleri bu adamlar takımı ligde tutunca ilk başarısızlığında gönderirler. Zira, onların iyi bir teknik direktör olduğuna inanmazlar.

Bunların en ünlüsü ise Felix Magath'dır. Hamburg'un başına takım düşme potasına girince geçer. Orada o zorlu koşullar içerisinde futbolcularına isteği zorlu idmanları yaptırabilen Magath yeni sezonun içerisinde ise kovulur. Keza, Bremen ve Frankfurt maceraları da aynı şekildedir. Kulüpler Felix Magath'ı düşme potasına girince çağırır ve kümede kalınca da gönderirdi. "Feuerwehrmann“ bir teknik direktörün çok da hoşlanmadığı etikettir ve aslında hakaret niteliği taşır. Magath buradan kendisini sıyırıp büyük teknik direktörler arasında yer alabilmiştir. Peki nasıl?

Başarılı olduğu o korku dolu atmosferi kulüplerin içerisinde daimi kılmıştır. Kendisini kovacak sportif direktörün de yerine geçen Magath oyuncuların pestilini çıkarırken bu eşiği geçtiği Stuttgart'da hemen herkes onun gönderilmeyeceğinin farkındaydı zira takımın sportif direktörü de Magath'dır artık. Lakin toplamda Magath buradan sıyrılıp başarılı ve büyük teknik direktörler arasında yer alsa da sadece bir istisnadır.
Sıklıkla sorulan soru bugünlerde şudur: Michael Skibbe neden dört maç sonunda Hertha Berlin'den gönderildi? Cevap basit: Çünkü o bir "Feuerwehrmann“ değildir. Rangnick, Slomka, Klopp gibi futbolun bilimsel yönünü daha çok işler ve uzun sürecin sonunda etkisini gösterir. Hannover'e mucizeleri yaşatan Mirko Slomka sezon içerisinde aldığı takım ile çıktığı ilk altı maçı kaybetmiştir. Keza Louis Van Gaal asla sezon ortasında takımın başına geçmezken uzun yaz döneminin ardından dahi bocalaması devam eder ve oldukça geç açılır.

Başka açıdan kulüpler her zaman cankurtaran hocalardan ziyade belli bir program içerisinde hareket edecek plancı hocaları arasa da basit bir ligden düşmenin milyonlarca avro zarar olduğu bu yeni futbolun içerisinde cankurtaran hocalara sarılmaya devam ediyorlar. O teknik direktörün isminden bağımsız yeniliğinin kazandıracağı üç beş maç ile ligde kalıp plansız bir şekilde ilerlemeye devam ediyor pek çoğu.

22 Kasım 2011

Sportif Direktör!



21 Kasım 2011'de BirGün gazetesinde yayınlanmıştır bu yazı.


Hiddink'i gönderdik. Abdullah Avcı'yı getirdik yerine.

Bir ara Galatasaray yönetimi de çok iyi bir şekilde medya tarafından yönetilirdi. Misal Adnan Polat'ın sevdiği ve inandığı Karl Heinz Feldkamp ile başladı bu serüven. Belki de Polat yönetiminin tam bir bilinç ile seçtiği tek antrenör Kalli'ydi. Sonra eleştiriler başladı "yaşlı" diye.. Hemen gencini getirdiler: Michael Skibbe.. O dönem kariyersizliği gibi yabancılara tanıdığı hoşgörü de eleştirilince yerlilerin kralı Bülent Korkmaz geldi. Her ikisinin de kariyersizliği sorun çıkardığı vakit arkada olan yaşlı eleştirisini de dikkate alıp Rijkaard getirildi.. Hem kariyerli hem de genç.. Sonrasında bizden olmadığı bize uymayan şeyler yaptırdığı eleştirileri olunca hemen herkesin "bizden" diye gördüğü Hagi geldi.. Bir diğerini göremeden yönetim sonunda gitmek zorunda kaldı ama benim aklımda kalan bu yönetimin basında çıkan her türlü eleştiriye göre bir karar alması oldu.

Şimdi Hiddink'i delik deşik ettik. Kariyerine söz edecek konumda olmadığımz bir yana adamı bırakmaya kalksak çelsisidir ajaxıdır havada kapacak görüntüsü olunca yabancılığına takık bir şekilde aldığı para doğrultusunda üzerine gittik.

Gerçekte sorun bu muydu?

Hiddink baraj maçları oynatmasına rağmen bana göre başarısız bir dönemi geride bıraktı. Bugün değil ama 20 yıl sonra bizden çok daha geniş kapsamlı değerlendirme yapacak olanlar muhakkak ki bu dönem futbolunun yetersizliğinden girip şike operasyonu ve motivasyonun azalmasını sağlayan play-off'ları da konuya dair edecektir. Biz bugün kurbanımız Hiddink ile sorunu tespit ettik ve onu değiştirerek hemencecik kurtuluverdik.

Abdullah Avcı doğru isim midir?

Hiddink bu işi senede otuz gün memlekete gelerek yapabiliyordu. Abdullah Avcı da o günkü koşullara göre başarılı olur ya da olmaz ama ondan daha büyük bir sorun var burada. Bugün onun liderliğinde yeni yapılanma sürecine girecek bu ülke. Asıl sorun budur. Hemen her şeyi yeniden farklı isimlerle Abdullah Avcı'nın fikir ve görüşlerine göre düzenleyecekler ve çok değil üst üste üç maçı kaybettiğinde de yeni teknik adamın kellesini almaktan çekinmeyecek bu medya. Avcı gönderilir ve yerine bir başkası gelir iken o yeni yapılanma yine ve yeniden yapılandırılacaktır başka başka isimlerin yönetimi altında. Toplamda gram ilerlemeden yerimizde sayıp yeni yapılanmadan emekli olarak çıkacağız işin içerisinden..

Oysa; Almanya'nın Sammer'i gibi teknik adamın sportif başarısından bağımsız çalışan bir isim bulunsa ve bu yeni yapılanma sürecini milli takımlar teknik direktörü ile uyumlu bir şekilde devam ettirse olmaz mı? Doğrusu bu değil midir?

Sportif direktör neden var ?

Tüm üst düzey liglerde varolan kuluplerin teknik adamdan bağımsız çalışan bir sportif direktörü var. Garip değil mi? Bizde yeni yeni oluyor ama gerçekçi bir şekilde bakarsak kulup başkanının görüş ve önerilerini onaylamaktan öte bir işlevi olmuyor. Neden sportif direktör diye bir kurum var? Bunun varolma nedeni uzun vaadeli programların üç ya da beş maç sonra kovulma riski olan teknik adamların yapamayacağına kanaat getirilmesidir. Kuluplerdeki teknik direktörler kendilerinden en az yedi yıl sonra ortaya çıkacak olan gencecik insanların kaderiyle fazla ilgilenmezler zira buradaki başarı onların kaderini belirlemiyor. Keza yönetimler dahi uzun ömürlü olmadığından alt yapıya yatırım yapacağı paranın on beş katını yabancı bir oyuncuya verip kendi şanını ve şöhretini günlük başarılarla kutsama peşinde.

Biz bu yanlışı hem ulusal takımda ve aynı zamanda kuluplerimizde yapıyoruz. Teknik direktörleri her şeyden sorumlu tutup onlarla yatıp onlarla kalkıyoruz. Oysa kaderi üç ya da beş maç sonunda tamamen değişebilir olan bu adamların uzun vadeli projelere girişmesi mümkün değildir.

Sadece ulusal takımın değil hemen her kulubün bugün gelip yarın gidecek teknik direktörün dışında onu dahi denetleyebilecek olmasının yanı sıra uzun vaadeli alt yapı çalışmalarını yönetecek güçlü bir ismi atamalıdır sportif direktör olarak.. Yönetimler sadece sportif başarısızlıkların değil aynı zamanda alt yapı organizasyonunun sonuçlarının da hesabını soracağı bir kurum yaratabilirse ancak o zaman projeler meyvelerini verebilir. Bugün Abdullah Avcı sportif başarısızlık sonucu gönderilse dahi yerinde kalması gereken, teknik direktörden dahi güçlü bir isim olmalıdır. Başka türlü seneye yine bugün bilmem kaçıncı kez yeni yapılanma dönemi başlayabilir..

12 Ekim 2011

Almanya'nın Futbol Devrimi!





Türkiye'nin Almanya karşısında aldığı 3-1'lik mağlubiyet sonrası tartışmalar sürüyor. Belki de, günü kurtarmanın değil, geleceği kurtarmanın peşine düşmeliyiz

Bizler romantiğiz, Almanlar realist. Hamit'in Almanya maçı sonrası yaptığı açıklamalara bakarak bunu daha iyi bir şekilde gördük ama ben onların realist bakış açısını hangi noktada bir kriz yönetimi oluşturup futbola yeni açılımlar kazandırmak zorunda kaldığının altını çizerek size anlatayım.

1990'da Dünya Kupası'nı kaldırmış, 92'de final oynamış ve 1996'da da bir önceki turnuvada final oynadığı Avrupa Şampiyonası'nı kazanmış bir ülke 2 yıl sonra oturmuş kara kara düşünüyordu. Neden? 1990 kadrosundan gerekli verimi alıp onları emekliye ayırdıktan sonra yerine koyacağı yeni bir futbol neslinin olmaması onları telaşlandırmaya yetmişti.

Bu dönemde genç yetenek olarak ortaya çıkan Sebastian Deisler'in üzerindeki yük inanılmazdı ve onun farklılığı Almanya'dan futbolun zirvesine doğru yol alabilecek tek yetenek olarak ortalarda gezinmesiydi. Arkasından gelen isim Michael Ballack oldu. Aslında o bir Messi, Gerrard olmamasına rağmen o şekilde manipüle edilerek Almanya kendi halkını tatmin ediyordu bir şekilde.. hülasa yeni çıkan oyuncular başarılı olsa da artık zirve futbolunda ismi anılmıyordu, bir şeyler yapılmalıydı.

Kollar sıvandı, projeler geliştirildi ve o dönem hem dünya hem de Avrupa şampiyonu olmuş, kadrosunun içerisinde beş ayrı kıtadan oyuncu bulunduran Fransa'nın başarısından feyz alıp göçmenlerin de rol alacağı yeni model oyuncuyu oluşturmak üzere harekete geçildi.



NELER YAPILDI?

Almanya, her şeyden önce 2002 ve 2003 yılları içerisinde öz kaynak düzenini baştan aşağı değiştirdi. Önce yeni model oyuncu tanımı yapıldı. Çok yönlü, her iki ayağını da kullanan mevki ayrımı saha içerisinde gözetmeyecek farklı mentaliteye sahip bu yeni oyuncuların yetiştirileceği zirve futbolunun gerektirdiği şekilde eğitim için farklı metotları belirlediler. Eğitim farklılaştırıldı, yenilendi ve özellikle futbolcuların çok yönlülüğünün üzerinde duruldu.

Fedarasyonun Sammer ile geliştirdiği bu projenin farklı eğitimini anlattığı 40 sayfalık bir kitapçık var. Burada yeni model oyuncuların eğitimi üzerinde duruluyor ve detaylar önemli.Herkes bilir ki çok yönlülük geleceğin futbolcusunun en temel kıstası konumunda. Haliyle iki ayağını kullanma olgusunun üzerinde duruluyor, sadece ön ve arka oyuncusu olarak ayrım yapılıyor. Hangi yaş grubunun hangi sistem ve dizilim ile oynayacağından belirli bir döneme kadar yaratıcılığını kaybetmemesi için hangi serbestliklerin tanınacağınıa kadar her şey oldukça açık ve net bir şekilde ortaya konmuştur. Dolayısla farklı yetenekleri olan göçmenlerin katılımı kadar onlara kendi disiplini içerisinde verdiği şekil de önemlidir.

SONRA...

Ülkenin 366 farklı yerinde kontrol noktası oluşturarak 11 ila 14 yaş arası 14 bin yetenek keşfedilecek şekilde "yetenek taraması" yapıldı. Bu çocuklar hemen hepsi bir Bundesliga takımı çalıştırabilecek teknik direktör lisansına sahip koçlar tarafından belirlenilen hedef doğrultusunda çağa uygun şekilde eğitildi. 2007'de Sammer'in sportif direktör olmasıyla perspektif genişletildi. Kreşe giden çocuğa dahi müdahale ederken 21 yaşına kadar olan süreç ayrıntılarıyla ele alınıldı. Bu verileri aldığım zaman toplam 600 bin insan yetenek taramasından geçirilmiş oluyordu.

PEKİ SONUÇ?

2007 yılında Heiko Herrlich yönetimindeki 17 yaş altı milli takımı, Güney Kore’deki Dünya Kupası'nda üçüncü oldu. 2008 Haziran ayında Hortst Hrubesch yönetimi altındaki 19 yaş altı milli takımı 1992’den bu yana Almanya adına genç milli takımlardaki ilk şampiyonluğu kazandı. Mayıs 2009’da ise Marco Pezzaiuoli yönetimindeki 17 yaş altı milli takımı Hollanda’yı uzatmalarda yenerken takımın yarısı 2002 yılında faaliyete geçen yeni altyapı sistemi tarafından bulunup yetiştirilen oyunculardan oluşuyordu. 2009 yılında Horst Hrubesch yönetimi altındaki 21 yaş altı milli takımı İsveç’te şampiyon oldu. Almanya bu yaş kategorisinde ilk defa kupa kaldırıyordu. Aynı zamanda o yıl içerisinde üç farklı yaş kategorisinde şampiyonluk yaşayan Almanya bir başka ilke daha imza atıyordu ve bu 2009 yazında UEFA tarafından Nyon şehrinde Alman Fedarasyonu, Avrupa'nın en iyi alt yapı organizasyonuna sahip olması nedeniyle Maurice-Burlaz ödülüne layık görülüyordu.

Almanya yeni bir teknik direktör alarak değil farklı bir teknik direktörün başarılı olabilceği koşulları yaratarak devrimi gerçekleştirdi. Yeni nesil gaz ile değil taktik tahtası, video analizleri, hülasa bilimsel metotlar ile çalışan farklı dili olan oyuncu grubuydu. Klinsmann ile başlayan sürecin içerisinde Löw sadece onun seçtiği herhangi bir yardımcıydı ama bu koşullar motivatör Klinsmann'ı dıştalayıp analizci ve taktisyen Löw'ü baş tacı yaptı.

İşte bu yeni oyuncular düne kadar başarılı olamayan, futbolculuk başarısından ziyade antrenörlük mesleğinin bilimsel kısmıyla daha çok ilgilenerek varolmuş Löw'ü, Rangnick'i, Slomka'yı,Tuchel'i, Klopp'u, Robin Duttu'u ortaya çıkarttı. Onları artık anlayabilen bir nesil vardı.

Kısaca alt yapıyı değiştirip onun üst yapıyı belirlemesini sağladı. Peki biz ne yapıyoruz?

En tepeye tek "bir" adam koyarak her şeyi değiştirmesini bekliyoruz. Sadece bir adama çok fazla para vererek her şeyi değiştirebileceğimizi düşünüp, hem o adama hem de kendimize haksızlık yaparak kolaya kaçıyoruz.

Özet: Hiddink'i getirmek değil onun ve diğerlerinin de başarılı olabileceği yeni nesli oluşturmaktır tüm mesele. Bu teknik direktörün değil fedarasyonun görevidir!

23 Ağustos 2011

Başarının Kovdurdukları.!



Bu yazı 22 Ağustos 2011'de BirGün'de yayımlanmıştır. Burada bir kaç cümle eklenmiş ve kimi düzeltmeler de olmuştur yer fazlalığı nedeniyle.


Yakından takip ettiğim Bundesliga 3. haftasını geride bıraktı. Şöyle bir genel tabloya baktığım zaman gördüğüm şey futbolun kendi içerisinde bir adalete sahip olduğudur. Er ya da geç hak yerini bir şekilde bulur ve haksızlık yapan cezasını çeker ki aşağıdaki örneklerde göreceğimiz üzere bazen hakkı yenen insan bizzat bu cezayı kesmiştir. ister Türkiye'deki Zico, Lucescu örnekleri olsun isterseniz de buradaki örneklere bakın "haksızlık" yapan kulubün sonrasında bunun cezasını çektiğine şahit oluyoruz.. Hemen her defasında adaletsiz kararlar sonucunda baş aşağı gitmeler yaşanmıştır. Bu hafta yerimizin dar olması nedeniyle Bundesliga'da başarılı olmasına rağmen kovulanlardan bir 'Top 5' yaptık. Haftaya bakarsınız TSL ve Avrupa karışığı bir liste olur Lucescu'ları, Zico'ları içeren...



5 – Lucien Favre

Lucien Favre, 2006 ve 2007'de üst üste Zürih ile İsviçre Ligi'nde şampiyon olduktan sonra Hertha Berlin'in başına geçti. 2008-09 sezonunda son ana kadar Şampiyonlar ligi bileti savaşımında bulunmuş ve sonunda ligi 4. bitirmişti. Skibbe'li Galatasaray deplasmanda onun takımını yendiğinde ligin 2.siydi. Berlinde'ki ikinci sezonuna kötü bir başlangıç yapmıştı ve ilk tökezlemesinde haksız bir şekilde takımdan gönderildi. Disiplin fanatiği hocanın özellikle oyuncularla -misal Pantelic- yaşadığı problemler esnasında yeterince destek göremedi yönetimden ve elbette 10. sırada aldığı takımı lig 2.liğini son anda kaybederek 4. yapan Favre'yi gönderen Berlin o sene sonunda lig sonuncusu olarak küme düştü. Geçen sezon ligin dibine demir atmış ve herkesin düşmesine kesin gözüyle baktığı M'Gladbach ise Lucien Favre'yi takımın başına getirdi. Kümede tutmakla kalmadı bu sezona da iyi bir giriş yaptı ve yazıyı yazdığım zaman diliminde ise 3. hafta sonunda Bundesliga liderliğine oturmuştu bile.



4- Christoph Daum

1986 yılında Köln takımının başına yardımcı antrenörlükten geçiş yapar. O dönemin Köln'ü orta sıra takımıdır. Daum ile müthiş bir grafik yakalar takım. 1988'de 3. ve 1989 ve 1990'da ise son maça taşınılan şampiyonluk yarışının kaybedilmesi sonucu 2.likler... 1990 Dünya Kupası esnasında ise Daum kovulur. Ne o gün ne de bugün bu kovulmanın gerekçesi açıklanmamıştır. O gün giden Daum sonrasında Stuttgart'ın başına geçer ve çok değil kovuluşunun ardından 2 yıl sonra Stuttgart'ı şampiyon yapar. Köln ise cezasını bir daha bu seviyeye asla ve asla ulaşamayarak sürekli düşme potasında gezinerek çekecektir.. Yıllar sonra ikinci ligde iken Daum'u takımın başına getiren Köln birinci lige çıkıp iyi bir yola girdiğinde ise Fenerbahçe'nin teklifi sonrası Köln'ü terk edecektir aslında tam da kendisine yapıldığı gibi..



3- Mirko Slomka

O aslında "no name“ (isimsiz) idi Almanya'da. Konsept sahibi teknik direktörlerin en tepesinde yer alan Ralf Rangnick'in yardımcısıydı hem Hannover hem de Schalke'de. Schalke, Rangnick ile yollarını ayırdığında takım Slomka'ya emanet edildi. Ne bir futbolculuk geçmişi ne de bir başarısı vardı yardımcı antrenörlüğün dışında. İşte bu adam Almanya'da Bundesliga içerisinde Hitzfeld sonrası en iyi puan ortalamasına sahip oldu. Schalke tarihinde ilk defa Şampiyonlar Ligi'nde üst tura çıkıp çeyrek final gördü. Gruplarda Fenerbahçe'yi geride bırakıp bir üst tura çıkınca da öeyrek finalde de Barça'ya elenmişti hatırlarsanız.Lincoln'un o kırmızı kartı ve 5 maçlık cezası olmasa puan puana gittiği yarışta 50 yıllık özlemi dahi dindirip, Schalke'yi şampiyon dahi yapabilirdi. Ve işte bu başarılar onu kovdurdu. Schalke yukarıdaki örnekte olduğu gibi cezasını çekti. Şampiyonluğu son saniyede kaçıran takım Slomka sonrası ligde ancak 8. olabildi. Favre gibi Slomka da Enke'nin ölümü sonrası baş aşağı giden seri mağlubiyetler alan düşme potasındaki Hannover'in başına geçti. Takımı o sene kendisine getirip ligde tuttu ve sonrasında ise 19 yıl sonra Hannover'i Avrupa Kupası'na götürdü.. Bugün Sevilla'yı evinde yenip gruplara kalma konusunda avantaj sağladığı gibi yine ligin tepesinde yenilgisiz..



2-Felix Magath

3 buçuk yıllık başarılı Stuttgart macerası sonrası Bayern Münih'in başına geçti. İlk 2 yıl hem şampiyon olup hem de Almanya Kupası'nı kaldırıp, 'Duble' yaptı. Bundesliga tarihi içerisinde 2 yıl üst üste duble yapmayı Magath'dan başka kimse başaramamıştır. 3. yılında Deisler'in futbolu bırakması Lİncoln ya da sistemi için önemli on numaranın transfer edilemeyişi sonrası Magath baş aşağı gitti ve ilk tökezlemesinde kovuldu. İlk etapta yerine gelen Almanya'nın en başarılı hocası Hitzfeld olduğundan Bayern'in cezasını sadece bir süre ertelendi. Haksız yere kovulan adam tarihinde en fazla 9. olabilmiş Wolfsburg'un başına geçer. İlk yılında takım 5. yapar ama çıkışı ve intikamı 2. yılında olur ve Wolfsburg'a tarihindeli ilk şampiyonluğu yaşatırken Grafite'nin topukla Bayern ağlarına gol attığı ve 5-1 biten Bayern maçı ise geç kalmış adaletin biraz daha gösterişli olmasını sağlıyordu.



1-Otto Rehhaggel

Bremen'de 14 yıl aralıksız çalıştı. Başarısından dolayı 1995-96 sezonunda Bayern Münih'in başına getirildi. Ancak UEFA Kupası'na katılım gösterebilecek seviyedeki takıma her şeye rağmen bir UEFA finali ve aslında kupasını hediye ettilakin tam da o final maçından bir gün önce Uli Höness ve Beckenbauer onu görevine son vermek için çağırdı. Kovulduğunu öğrendiğinde karşılığında tek bir kelime etmeden ceketini alıp odayı terk etti. 2. ligden Kaiserslautern'in başına geçti. Takımı 1. lige çıkardığı ilk senesinde kovulduğu Bayern Münih'i içeride dışarıda yenerek tarihte bir ilki gerçekleştirip şampiyon oldu Bundesliga'da... UEFA Finali öncesi kendisini kovan kulübüne cezayı bizzat kendisi kesti. Bundan daha iyi bir intikamı ben bilmem..

20 Ekim 2010

Magath Bilinci.!



Bu yazı 23 Ağustos 2010'da BirGün gazetesi için yazılmıştır.!

Bundesliga’nın tarihine baktığınız vakit bir dönem Türkiye Süper Ligi ile yapısal anlamda benzerlikler göze çarpar. Bugün gelinen noktada farklılıklar bir hayli fazla olsa da otuz yıl öncesine gidersek eğer gerek kulüp yönetim biçimi gerekse de ‘taktik’ kelimesinin küfür olarak algılanması gibi yaklaşımlar ortak paydamız olarak görülebilir. Bunlara ek olarak iki ligin de Hollanda ekolüne verdiği olumsuz tepki de ortak paydaya eklenebilir.

Yapılamayan transferlerden bağımsız bir şekilde, başarısızlığı ortada olan Rijkaard'ın Bundesliga versiyonu 1999 yılında FIFA tarafından geçtiğimiz yüzyılın en iyi teknik adamı seçilen Rinus Michels idi. Futbolda, Total Futbol ile devrim yaratan Hollandalı teknik adam Ajax, Barcelona ve Hollanda ile muazzam başarılar kazanmasına rağmen iki kez geldiği Bundesliga'dan boynu bükük ayrılmak durumunda kaldı. Bundesliga'nın en çok kazanan hocası olarak yaşadığı 3 yıllık Köln macerası sonrasında şampiyonluk göremeden gönderilmesı bir yana 1988 yılında Hollanda ile Avrupa Şampiyonu olmasının hemen ardından ikinci kez Bayer Leverkusen vasıtasıyla ziyaret ettiği Bundesliga'dan bir yılını dahi doldurmadan kovulmak durumunda kaldı.

Velhasıl, yüzyılın teknik adamı seçilen Hollandalı, Bundesliga’da başarılı olamadı.
Peki ya diğerleri ?

Geçtiğimiz Dünya Kupası’nda Hollanda’nın başında final görmüş Bert van Marwijk, Feyenoord ile 2002 yılında UEFA kupasını kazandıktan iki yıl sonra sonra Dortmund'un başına geçer ve fakat takıma yedincilikten öte bir başarı kazandıramaz. Yine, Michels'in yardımcılığını yaparak teknik adamlığa başlayan ve PSV ile şampiyonluklar yaşayıp Glasgow Rangers’i çalıştırdıktan sonra Bundesliga’da Mönchengladbach’ın başına geçen Dick Advocaat da bir yılın sonunda başarısız olup gitmek zorunda bırakılanlardan... Twente ile iyi bir çıkış yakalayan Hiddink öğrencisi Rutten keza Schalke’de bir yılını dolduramadan diğerleri gibi kovulmak durumunda kaldı. Aad de Mos, Gerald Vanenburg vs... Huub Stevens gibi istisnalar olsa da Bundesliga’nın Hollandalı hoca karnesi düne kadar kırık notlarla doluydu. Bundesliga’da şampiyonluk kazanan ilk Hollandalı hoca olan Van Gaal ise diğerlerinden hem dönem olarak ve aynı zamanda yaşadığı düşüş sonrası geçirdiği taktiksel evrim (Alkmaar 4.4-2) nedeniyle de ayrılıyor. Misal, bugün Rijkaard başarılı olamasa da sisteminden ödün vermiyor zira farklı bir sistemin tecrübesini yaşamamıştır. 2000 Hollandası ve beş yıllık Barcelona deneyiminde başarıyı aynı ekolleri kendisine temel felsefe edinmiş ve olası arızalara çok seçenekli çözümler sunulan koşullar içerisinde yakalayabilmiştir.
Yöneticilerin bu ve pek çok önemli detaydan yoksun ‘başarı’ beklentisini bir kenara bırakıp teknik adam açısından yaklaşırsak Rijkaard ve pek çok Hollandalıda bir ‘Magath’ bilinci maalasef göremiyoruz.

Hollandalı teknik adamlar için ‘taktiksel olgunluk’ neyse Magath için ‘Otorite’ de aynı anlamı taşıyor. Magath uzun yıllar küme düşme potasında otoritenin kendiliğinden sağlanıldığı koşullara sahip takımların başına geçip onları kümede tutarak başarılı olsa da ‘küme düşme korkusunun olmadığı’ yeni sezonun oluşan yeni koşulları içerisinde otoritesinin kaybolması sonrası bocalayıp bir yılını dahi doldurmadan çokca kez kovulmak durumunda kalmıştır. Stuttgart takımına son sıralarda bir alt lige düşmemek için çırpınır vaziyette iken gelip, seri galibiyetler ile takımı her zamanki gibi kümede tutar iken yeni sezonun ortasında sportif direktörlük görevini de ele geçirip otoritesini daimi kılmıştı. Kümede tuttuğu Stuttgart’a Şampiyonlar Ligi bileti aldırararak Bayern Münih’e doğru yol alıyordu. Rotasını farklı kılıp, bugüne getiren koşulları kendisine göre biçimlendirmek zorunda olduğunun farkındadır.

Hollandalılardan onu ayıran, kendisinin her koşulda başarılı olamayacağının farkında olarak belirli bir güce ulaşıp otoritesini sağlama almadığı sürece o kulübün başına teknik adam olarak geçmemesidir. Bayern Münih macerası sonrası önünde duran Wolfsburg ve Dortmund kulüplerinin en çok parayı verenine değil kendisini başarılı kılacak olan otoriteyi hangi klubün sağlayacağına göre bir seçim yapıp Bundesliga'da beşinciliği dahi olmayan bir kulübe şampiyonluk yaşatarak tarih yazabilmiştir. Öyle olmamasını umsam da Rijkaard burada başarının koşullara bağlı gerçekleştiğini tecrübe edip yoluna Magath bilincine sahip olarak başka yerde devam edecektir. Orada başarılı olacak olsa da burada bugünkü başarısızlığının içerisinde biraz da ‘Magath’ bilincinden yoksun olmasının da payı vardır.

8 Eylül 2010

Schalke'nin Rijkaard Dönemi.!



Bu yazı BirGün gazetesi için yazılmıştır. Düzeltilmemiş hali ve üzerine bir kaç ekleme de olmuştur.

2006/07 sezonundan başlamak gerek hikayeyi anlatmaya. Schalke’nin dönem itibari ile en etkili oyuncusu olan Lincoln bitime haftalar kala gereksiz gördüğü kırmızı kart nedeniyle beş maçlık bir ceza almasaydı takımın elli yıllık hayali olan şampiyonluğa kavuşma ihtimali bir hayli fazlaydı.Bremen mi Schalke mi derken sürpriz bir şekilde Armin Veh’in başında olduğu ve Beşiktaş’ın transfer ettiği Hilbert’in müthiş bir performans gösterdiği Stuttgart takımı Schalke’nin iki puan önünde ipi gögüsledi.

2007 yılında Schalke takımının teknik direktörü Mirko Slomka idi. Gerek ligde gerekse de sonrasında katıldığı Şampiyonlar Liginde oldukça başarılı maçlar çıkartmasına rağmen daha çok göreve yardımcı antrenörlükten geçiş yapmasından dolayı yeterli karizması bulunmadığı için 2008 yılında Slomka’nın işine son verildi. Eğer sonrasında gelen Hollandalı hocanın o kısa dönemini Rijkaard ile özdeşleştireceksek Slomka’nın buradaki karşılığı da şüphesiz Michael Skibbe oluyor.



Mirko Slomka , Almanyanın en saygın hocalarından olup bugün Hoffenheim klubünün başında olan Ralf Rangnick’in Schalke klubünde yardımcısı olarak işe başladı. Rangnick ile yollar ayrıldığında yardımcı antrenörlükten teknik direktörlüğe geçiş yaptı ve başta da söylediğimiz gibi Şampiyonlar Liginde çeyrek final görüp Barcelona karşısında elenirken şampiyonluğu da son maçlarda daha çok beş maçlık ceza alan Lincoln nedeniyle Stuttgart’a kaptırdı. 2006 ile 2008 yılları arasında maç başına 1.8 puan ortalaması ile Ottmar Hitzfeld’den sonra Bundesliganın en başarılı hocası olmasına rağmen Andreas Müller’in futbol açısından bir gelişme olmadığı ve olamayacağı yönündeki düşüncesi nedeniyle görevine son verildi.

Bu başarılı hocanın gönderilmesi ve arkasından Twente ile çıkış yapmış Hiddink öğrencisi Fred Rutten’in göreve gelmesi sadece günü kurtarmak değil futbolda yeni açılımların da başlangıcı olarak lanse edildi. Özellikle üzerinde durulan 'güzel futbol' idi. Uzun süre PSV’de Hiddink’in yardımcısı olan ve 4-3-3 fanatiği olarak tanınan Fred Rutten 2008/09 sezonuna Schalke takımında teknik direktör olarak göreve başladı. 1.Bundesligadaki tüm takımlarının aksine bir süre sonra Schalke 4-3-3 ile tanıştı. Bakın Hollandalı hoca ve 4-3-3 sonrası o dönem burada nasıl tartışmalar oldu ve neler yaşandı ?

4-3-3 ve Hollanda ekolünün bu takıma ne kadar uygun olup olmadığı masaya yatırıldı. Orta sahanın üç has oyuncusunun yeteri kadar yaratıcı olamadığının üzerinde duruldu. O dönem takımda olan Fabian Ernst belki de ilk defa bu kadar sert bir şekilde “İki yönlü oyuncu” ya da modern orta saha olmadığı için eleştirildi. 2008 Hollanda Milli takımında 4-2-3-1 içerisinde gösterdiği performans sonrası yıldızlaşan Engelaar yılın en kötü transferleri listesinde bir numaraya yerleşti. Engelaar-Jones-Ernst üçlüsü hedef tahtasına oturtuldu. Yaratıcı oyuncu olarak Lincoln eksikliği ya da modern orta saha konusu bu orta üçlünün içerisinde olan Jermaine Jones tarafından Kicker dergsine verilen iki tam sayfa röportaj içerisinde ve pek çok yerde sıklıkla dile getirildi. Fred Rutten oyuncularının bu sisteme yabancılık çektiğini sık sık vurguladı. Forvet oyuncusu Halil Altıntop dahi o dönemde bu orta üçlünün içerisinde çaresizlikten sıklıkla yer almak durumunda kaldı. Sezona Schalke’nin en pahalı transferi olan Farfan gibi oyuncuların katılımı ile başlanmasına rağmen elde edilen performanslar beklentinin çok çok aşağısında yer aldı.


(A.Müller pes et artık. Sen kaybettin)

Bugün Adnan Sezgin eleştirilerinin çok daha ağırını Schalke taraftarı o dönemde kendi sportif direktörleri olan Andreas Müller’e sonuçtan bağımsız her maç öncesi ve sonrası dile getirdi. Öyle oldu ki bu yaşanılan kaos içerisinde her zaman olduğu gibi teknik direktör değil de taraftarın tepkisi sonrası sportif direktör Andreas Müller ilk olarak ayrılmak durumunda kaldı. Başarısız sonuçlara rağmen uzunca bir süre yeni bir futbol açılımından ve skordan bağımsız gelişmelerden dem vuruldu. Sonuçlar o kadar kötüydü ki Müller sonrası Rutten de sezonun sonunu göremedi. Schalke belki başarısız bir futbol denemesi sonrası bir yılını kaybetti ama o dönemde tartışmaya açılan klubün yapısal sorunları nedeniyle sadece sportif başarıyı gerçekleştirmesi için değil aynı zamanda sportif direktör ve klubü doğru bir şekilde yapılandırması adına her türlü göreve el atması için çok büyük uğraşlar verilerek Felix Magath takımın başına getirildi.

Schalke’nin yardımcı antrenör etiketinden bir türlü kurtulamayıp başarılı olmasına rağmen takımdan kovulan Slomka geçen sene Enke’nin intiharı sonrası kendisine bir türlü gelemeyen ve tepe taklak ikinci Bundesligaya doğru yuvarlanan Hannover’in başına geçti. Hannover kümede Slomka ile beraber kaldı ve bu sezona önce evinde Skibbe’nin Frankfurt’unu ve sonrasında da kovulduğu klubü Gelsenkirchen’de yenerek iki haftada iki galibiyet alarak müthiş bir başlangıç yaptı.

Galatasaray’ın gönderdiği Michael Skibbe ise Frankfurt takımı ile anlaştı. Beklenti Frankfurt’ın 1.Bundesligada kalması iken cok az bir farkla Avrupa Kupalarına kıl payı katılma hakkını kaçırdı.

Nihayetinde Hollanda Ekolünün bugün dahi bir devrimsel açılımı mevcut ve bu bazen futbol olur bazen de yönetim..

16 Ağustos 2010

BirGün'de Yazmaya Basladik.!



BirGün Ailesine katildik ve ilk yazimiz da bugün "BORGES" basligi altinda ismimle yerini aldi. Bundan sonra her pazartesi Avrupa-Türk futbolu icerikli yazilarla bu güzel gazetede yazilar yazmaya devam edecegiz.

Yazinin icerigi bugüne kadar burada siklikla belirttigimiz Almanya-Türkiye yönetim farkliligi üzerinedir. Ilk yazinin icerigi blog okuyucularina tanidik gelebilir ve fakat bu sorun iceride öyle bir dert oldu ki önce bunu disa dogru savursasim geldi.

Böyle güzel bir gazetenin bir parcasi olmanin keyfi inanilmaz.. Umarim güzel ve uzun ömürlü bir birliktelik olur..

Buraya beni yazdiran ilginiz icin önce size sonra BirGün ailesine cok cok tesekkürler..

Mutluyum bugün.!