24 Temmuz 2012

CNDA



..son on ay içerisinde yaşadığım hayatın dışarısına çıkıp şu fotoğrafa doğru gidiyorum. Deniz, sahil filan beni pek heyecanlandırmaz ve fakat Cunda adası başkadır.

Heyecanım odur ki Ayvalık'ta cuma akşamı Farid Farjad konser veriyor. Ben bu adamı Almanya'ya gelmeden önce neredeyse her gün dinlerdim. Kısa hikayesi de şuradadır..


Canlı performansı nasıl olacak merak ediyorum. Bekleyip göreceğiz..

Bir zamanlar..



Çanakkale'ye gitmek üzere Dolmabahçe'ye ulaşan Osmanlı Kürt Birlikleri..

Sema-Mazi

22 Temmuz 2012

Sara




Eyw dostlar..

Oğuz Atay ve Yılmaz Güney



Sizde de olur mu? Sevdiğiniz iki başka insanın aynı dönemde yaşadığı zaman birbirleri hakkında ne düşündüğünü ya da birbirlerine yaşam içerisinde dokunup dokunmadığını bilmek ister miydiniz?

Mesela ben Karl Marx ve Dostoyevski hayranlıklarımın olduğu dönemde birinin diğeri hakkında ne düşündüğünü çok merak ederdim. Marx misal Dostoyevski'den 3 yaş büyük olmasına rağmen Rus yazar Karl Marx'dan iki yıl önce öldü. Lakin ikisinin birbirine söylem düzeyinde dahi olsa dokunup dokunamadığını öğrenemedim..

Oğuz Atay ile Yılmaz Güney ise trende karşılaşmışlar. Sanırım Yıldız Ecevit'in "Ben buradayım" adlı muazzam Atay kitaplarının incelemesi olan eserinde geçiyordu bu ayrıntı. O dönem kısa sürede batacak olan şirketi kuran Oğuz Atay'dan borç para ister Yılmaz Güney..

Oğuz Atay:" Geri ödeyeceğini düşünmedik ama yine de istediği miktarı ona verdik" der..

Sonrasında ise Yılmaz Güney varolan borcunu iki katıyla geri ödemiş..


"Babam dünyanın en güçlü adamıydı! Bir ekmeği hepimize bölebiliyordu." Yılmaz Güney

Friedrich Hölderlin




20 mart 1770 yılında Almanya'nın Nectar Irmağı üzerinde bir kasaba olan Lauffen'de doğdu Holderlin. Annesi Johanna Christina, eğitim görmüş, güzel sanatlardan anlayan otoriter bir kadındır. Babası ise; hukukçudur. Holderlin iki buçuk yaşında iken, babası beyin kanamasından aniden ölür. Annesi Rike adını vereceği kızına yedi aylık hamile ve yirmi dört yaşında iken gerçekleşen bu ölümü hiçbir zaman hatırlayamaz Holderlin. İki yıl sonra annesi ikinci kez evlenir. Bayan Christina, eski kocasının arkadaşlarından Johann Christoph Gok ile bir tür "mantık evliliği" gerçekleştirmiştir. Eski kocasından kalan mirası yeni kocasının Nurtingen belediyesi başkanı olmasına harcamaktan çekinmez. Bu da bir bakıma altı çocuklu dul bir kadın ile evlenmenin "artısı"dır. Belediye başkanı kocası, şu taşmaları önleme çalışmalarında üşütmüş ve akabinde yakalandığı akciğer hastalığından dolayı Johann Christina'yı otuz bir yaşında ikinci kez dul bırakır.  Babasının ölümünün aksine Holderlin üvey babasının ölümünü hiçbir zaman unutámadığını belirtir.. Holderlin'in ölümler ile içiçe bir yaşamı olsa da sürekli büyüyen bir acı olarak bahsetmiştir ilerleyen yıllarda annesine yazdığı mektupta. Annesinin ilk kocasından altı, ikincisinden ise dört ve toplamda on çocuğu olmuştur. Bunlardan yedisi doğumda veya doğumundan kısa bir süre sonra vefat etmiş, kızı Rike'yi ise yaşlı bir adama verip kısa süre sonra onun da vefat etmesi ile Hölderlin, Rike ve annesi ile biraradalığa mahkum olmuştur.

Otoriter bir kadın olan annesi oğlunu dini okullarda okutmak, papaz olmasını sağlamak için sürekli baskı yapmaya başlamış ve ikisi arasında iletişimin tamamen kesilinceye kadar bitmeyecek bir tartışma başlar. Holderlin hiçbir zaman papaz olmak istememiştir lakin annesi hayatında önemli bir yere sahip olduğundan karşı çıkmaları bir işe yaramaz. Nurtingen'deki katı disiplini ile bilinen manastırlarda okumaya başlar. Latince ve Grekçe'nin yanında müzik eğitimini de bu okulda alır ki müzik özellikle de piyano yaşamının ayrılmaz bir parçasıdır Holderlin'in. Annesi papaz, Holderlin ise hukuk diye tutturmuş, hiç bitmeyecek olan tartışmaya 1788 yılında Hölderlin'in Tübingen'e gitmesiyle ara verilmiştir

Tübingen dönemi kimliğinin inşasında önemli bir yer tutar. Hegel, Schelling, Schiller gibi filozoflarla "Tübingen Okulu" denen arkadaş grubu içerisinde tanışmış ve elbette Alman idealizmi ile de yakınlaşması bu dönemde gerçekleşir. Bu zamanda  "alman idealizminin romanı" olarak adlandırılan "Hyperion"u yazar Hölderlin. Öyle ki, romanın ilk taslağı 1792/93 yıllarında sona ermiş, girdiği her tartışma sonucu değişimin sancısı ile roman üzerinde sürekli oynamalar yaparak 1797 yılında ilk basımını sonuçlandırabilmiştir ancak.

Hölderlin, teoloji eğitimi almasına rağmen kilise havasının biraz olsun uzağına gidebilmek için varlıklı insanların ailelerine öğretmenlik yaparak yaşamını devam ettirme kararını alır. Yakın arkadaşı Schilller ona ilk işini bulur ve Charlotte von Klab ailesinin Walterhausen'da yazarların, sanatkarların toplandığı bir tür aydınlar kulübü niteliğindeki evlerinde çalışmaya başlar. Bu süreçte Wilhelmine Marianne Krims adlı kadınla ilişkisi olur ve ondan 1795 tarihinde Louis Agnes adlı bir kız çocuğu dünyaya gelir. Ölümler ile içiçe bir yaşamın öznesi olan Holderlin'in bu çocuğu da fazla yaşamaz ve 1796 yılında babaları gibi ölümüne tanık olur kızının.

Hölderlin, 1794 yılı civarı Jena'ya gitmiş, burada alman aydınları ile kaynaşmış, Goethe'yi görmüş, Fichte'nin seminerlerini takip etmiş,Fransız Devrimi üzerine bilgi edinmiş, Jakobenlerle kaynaşmış velhasıl verimli bir süreç geçirmiş ve nedeni bugün dahi bilinmeyen nedenlerden dolayı kaçarcasına Jena'dan uzaklaşmıştır.

..sonrasında ise zengin banker Jakop Göntrad'ın çocuklarına bakmak üzerine yeni işine başlar Frankfurtta. 1796 ve 1798 arasına tekabül eden zaman dilmi o büyük sessizliğe gömülmeden önceki dönemin en güzel zamanlarıdır. Başka açıdan Frankfurt bugün dahi Almanya'nın bankalar şehridir,ticaret kokar. borsanın kalbidir. Kapitalizmin oluşum sürecine denk düşen bu zamanlarda Holderlin vahşi liberal ekonominin koşulladığı günlük yaşamdaki çıkar ilişkilerine, fransız devriminin ideallerinin pratikteki çirkin yansımasına tanık olmuş ve şiire "kurtarıcı" edasıyla sarılmıştır. Frankfurttaki yaşam her ne kadar  Goethe,Schiller,Hegel gibi alman filozoflarıyla yeniden buluşmasına tanıklık etsede idealleri açısından büyük düş kırıklığına yol açar, o ionya felsefesinin dört temel unsuru olan "hava, toprak,su,ateş" dörtlüsünü, "gökyüzü,yeryüzü,insanlar ve tanrılar" olarak değiştirip bu muhteşem dörtlünün birleşmesini hayal eder ve mutluluğu bunun üzerine inşa eder. Bu birleşme için olabilecek tek güzel mekan olarak doğayı belirler. Doğa bunun için kendisini hazırlamıştır ve bekliyordur. Acı deneyimler sonrası ise bu dünyada/doğada duyarlı bir ozan için yer olmadığını, bahsedilen ütopik mutluluğun ise ancak ozanın kendi içine kapanarak sadece kendi özbilicinde erişebileceğine inanır; Hyperion'da konu edilen diotiması Susette Göntrad'ı göresiye kadar. Bu mutluluğun en azından bir miktarının bu dünyada erişebilir olduğuna inanır çocuklarına bakmak üzere ise alındığı bankerin dört çocuklu karısını gördüğü vakit.


Susette'yi sever, çok sever. O artık dünya ile onun arasında kalmış son bağdır. Susette ona annesinin engellediği kişilik gelişiminin devamı için kapı açar, ondaki yeteneği keşfeder, adeta onu yaşamda tutan aldığı/verdiği nefes olur.

Bu gizli aşkı ,Holderlinin duygularının açığa çıkması neticesinde kovulaşıya kadar sürer. Eylül 1798'de kovulan Holderlin, aşkına 30 km uzaklıkta Homburg kasabasına taşınır ve elbette kaçınılmaz karşılaşma 4 ekim 1798 de bir tiyatroda gerçekleşir. Bundan sonra sıklıkla diotiması ile gizli gizli buluşur ve mektuplaşırlar. Hölderlin, bu süreç içerisinde grek kültürünü mercek altına alır ve diagones laertius'un eserlerini incelemeye başlar. Diğer yandan da Empodekles'in ölümü adlı trajedisini yazmaya başlamıştır. 1800 ve 1802 yılları bunalımlı bir süreçtir. Ruhunda kopan fırtınalar dinmek bilmez, çeşitli yolculuklarla dizginlemeye çalışır, yürüyerek Fransaya gider.. Huzuru annesinin kollarında bulmak üzerine eve gider ve ona sığınır adeta. Bir yolculuk arifesinde Susette'sinin ağır hasta olduğunu duyar ve bavulunu eve gönderip onun yanına gitmek ister; son anlarında beraber olmak üzere.. Aşığının ölümünün yanında bavulunu gönderdiği annesinin mektupları okuması sonrası evli bir kadınla ilişkisini öğrenmesi ve hem sevgilisini aynı zamanda annesi ile iletişiminin tamamen kesilmesi; dönülmez bir yolun başına getirir Hoölderlin'i.

..her ne kadar ağır bir suskunluk dönemine, toplum ile tümden ilişkisini kesme noktasına gelse de en önemli eserlerini bu dönemde yazmaya başlar Holderlin. 1804 yılında Sophokles'in Kral Oidipus ile Antigone trajedilerini almancaya çevirmiştir. Hemen yayımlanan ve klasikleşen çevirileri ve Sophokles yorumu bugün dahi geçerliliğini sürdürmektedir. Bugün almanyada sahnelenen sophokles trajedilerinin hemen hepsinde Holderlin çevirileri kulanılmaktadır. Delirme eşiği dönemi olarak adlandırıldığından dolayı özellikle 20.yy da döneme ilişkin onlarca araştırma yapılmış, Holderlin'in bu dönemdeki -ve bana göre en verimli dönemidir- eserlerinin hepsinde tek bir gramer hatası dahi bulunmamıştır.

Bu zamanlar filozofumuzun gittikçe içine kapanan, değişim geçiren ve belki de ikinci bir kimliği oluşturduğu dönemdir bedeninde. Kalabalık içerisinde kışkırtıcı söylevler vermeye, gece gündüz piyano çalmaya, sessizlik ve sinir krizleri eşiğinde bir döneme girer. Hiçbir zaman akıl hastanesine gitmek istememiş, annesinin de katı tutumu ölümüne kadar sürmüş, onu bu zor durumunda evde istememişlerdir. Üvey abisinin karısının ona olan ilgisi ve bilinmeyen nedenler de sürekli mevzu bahis olsa da asıl sorunun babasından kalan miras olduğu düşünülmektedir. Annesi hakkı olan parayı oğluna hiçbir zaman vermek istememiş, ve annesi öldükten sonra faizi ile beraber bu miktarım yarım milyon mark olduğu ortaya çıkmıştır. Parasız geçirdiği, bizzat parasızlıktan dolayı bunalıma girdiği olmuştur Holderlin'in.

Velhasıl güç kullanılarak, hırpalanmış bir şekilde Tübingen'deki hastaneye yatırılmış, tek kişilik hücreye konmuştur Holderlin. Son derece modern teknik ile normalleştirme süreci başlamış, hastanenin kendi buluşu ve üretimi olan saf deriden maske ile geçirmiştir yarım yılını..

Hyperion'u okuyup etkilenmiş olan marangoz Zimmerman'ın bakımını üstlenmesi ile hastaneden çıkabilmiştir babasının öldüğü yaş olan otuz altı yaşında.. ve otuz altı yıl sürecek olan suskunluk, Zimmerman'ın kulesinde başlamıştır.. bir şiirinde "dingin esiri- doğayı gökyüzünü- anladığını;fakat insanların konuşmalarını anlayamadığını" belirtmiştir.. ve o misafirleri olsa da 36 yıl kulede sadece piyano ile ömrünü sonlanmıştır.

..üzerine yapılan tartışmalarda onun deli mi dahi mi olduğu konusunda bir karara varılamamış ve hatta akıl sağaltımı sonrası yazılarında hep bir dizginlenme olduğu gözden kaçmamıştır. Delilik süreci; en verimli olduğu zaman dilimidir. altı aylık akıl hastanesi sonrası hiçbir zaman öfke nöbetlerine tutulmamış, istikrarlı ve sakin dönem geçirmiştir. Anormal bir yaşam olarak adlandırılan Holderlin'in 36 yıl süren holderlin'in sessizliği aslında ozanca yaşama olarak adlandırdığı ve kendi içinde formüle edip yaşadığı mutlu yaşam yalnızlığıdır.

..babasının, üvey babasının, kız kardeşinin yaşlı kocasının, kızınının, hayatta en çok sevdiği kadın olan Susette'sinin, annesinin ölümüne tanıklık etmiştir. babalarının ölümü sonrası zorunlu yakın ilişki kurduğu annesinin kendisine karşı olan katı tutumu da yaşamında belirleyici olan etkenler arasındadır. Öyle ki; o sessizlik sürecinin mekanı olan zimmerman'ın kulesi annesine 30 km uzaklıktadır ve fakat annesi ölümüne kadar bir kez olsun onu ziyaret etmemiş ve oğlunu hiçbir zaman affetmemiştir. Mirası ona hak görmemesi, akıl hastanesi sonrası paraya karşı kayıtsız oluşunun da verdiği boşluk ile hem mirasına hem de kitaplarının başımından dolayı elde edilen gelire kardeşleri tarafından el konulmuştur.

haydiger amcam toplumdan ve hatta hayattan dışlanmıştır der holderlin için. jena döneminde aralarında bulunduğu filozoflar -goethe,hegel,schiller- kadar başarılı olamaması,iki babasının ölümü sonrası manevi baba olarak gördüğü Schillerden beklediği yakınlığı bulamaması dışlanmışlık hissine sahip olup ruhunda çeşitli gel-gitlerin oluşmasına neden olur holderlin'in. ara dönem olarak yardım beklediği yakın dostu Sinclair'in kendisine bulduğu kütüphanecilik işinde çalışır ve fakat almanya devrimcilere karşı sert tutum takınır ve evinde kaldığı arkadaşı tutuklanır.. kapının bu kez kendisi için çalmasını bekler ve bu gergin bekleyiş, hali hazırda bozuk olan ruhunu daha da bozar.. Hayatta annesinden arkadaşlarına kadar hiçbir insanın gönlünde yer bulduğu hissine kapılmaz ve yersiz yurtsuz bir yaşam içerisinde, zamandan ve mekandan soyutlanmış olarak tanımlaştırır Hyperion'u. ve bu dünya ile iletişim kurmasını sağlayan tek insan; Susette'si olur.. Yaşamının belki de en mutlu günlerinin öznesi olan kadınının bu açıdan bakıldığı zaman ölümü ve aynı döneme denk gelen yaşamının diğer önemli kadını annesi ile iletişiminin tamamen kesilmesi; deliliğin eşiğine getiren en önemli nedenler olarak belirtilebilir kesinlikle.

72 yıl yaşamıştır ve birinci kısım olan 36 yıllık kesitte; sürüklenmiş, koşullandırılmıştır lakin tam bir bilinç ile yaşamının diğer yarısını kendi istediği şekilde yaşamış ve yüksek ihtimal "mutlu" olarak yaşama gözlerini arkasında onlarca eser bırakarak kapamıştır.


O her ne kadar hegelcilerin etrafında dolansa da Schopenhauer'in felsefesini yaşama geçirmiştir. Pesimist bir filozof olan Schopenhauer, insanın toplumdan kendisini uzak tutup yalnızlığa yönelmesini, isteği ve arzuları köreltmeyi, yoksulluğu, dingin bir yaşamı yüceltir. Bize yalnızca yokluğun önümüzde olduğunu söyler. Varoluşun, yaşamın kendisinin bir suç ve insanlığın ilk günahı olduğunu belirten Schopenhauer, bireyleri kalabalığa sürükleyenin de içsel boşluk ve bıkkınlık olduğunu dile getirir. Yaşamı reddetme ve vazgeçmenin intihardan başka bir biçimi olmasını bununda çileci ve munzevi bir hayatı yaşamakla olabileceğini anlatır. Ona göre istekler, arzular kendini acı, sıkıntı ve kötülükle sergiler. bir bakıma en mutlu insan içindeki zenginliği kendisine yeterli olan ve varlığını idame ettirmek için dışarıdan ya çok az şeye ihtiyaç duyan veya hiçbir şeye ihtiyaç duymayan insandır.

'Düşüncemin ilk şafağından beri kendimle dünya arasında uyumsuzluk bulunduğunu hissettim...

"İnsanları daha çok gördükçe daha az seviyorum.'

"Yalnızlığı sevmeyen özgürlüğü de sevemez, kişi ancak yalnız olduğunda özgürdür çünkü'

' Yalnızlık bütün olağanüstü kafaların yazgısıdır. Onlar bu yalnızlıktan zaman zaman yakınsalar da hep onu seçeceklerdir'

Not: "melankoli: normal bir anomali" -Serol Teber kitabından pek çok bilgi buraya taşınmıştır.

Biz aslında iki kişiydik..



Beş kardeşiz biz ama uzunca bir süre sadece iki kişiydik..

Biz Almanya'da doğduk. Weiden diye 40 bin kişilik bir kasabada. Anne-baba çalışınca çocuklarını oradaki gurbetçi kesim bakıcıya verirlermiş. Komik gelecek belki ama benim kafa çocukluğumda normalden büyük olduğundan mıdır yoksa tombulluğumdan mı bilemedim ama bakıcı bu çok fazla yemek yer diye ilk denemede beni reddetmiş. Başka da deneme olmamış.

Kırılma noktası bir..

Ben altıncı ayımı doldurduğumda Ablam da ikinci yaşını bitirdiğinde anne-baba bizi köye bırakır. En büyük abla orada kalır zira bir kişiye teyzem bakabilir durumdaymış. Uzunca bir süre iki kardeş olduğumuzu düşünüp dedemizi ve ninemizi de babamız-annemiz olarak bilip tozun toprağın arasında yaşayıp gittik. Hep derim, hayatımın en güzel günleriydi. Bakıcı ya da normalden büyük olan kafam sağolsun.

İlkokul 1 ve 2'yi ablam köyde okudu. Çok sonra ben de İzmir'de ilkokula giderken o okulu ziyaret ettim, bir dersine misafir öğrenci olarak kabul edildim. Beş ilkokul sınıfı bir arada ve onların başında tek bir öğretmen. Tahtaya her sınıfın yapması gerekenleri yazıp öğretmen her ders içerisinde kendisini beşe bölüyordu. Ablam birinci ve ikinci sınıfı burada okudu ama bana yaptığı en büyük kötülük de bu zamanda gerçekleşti. Henüz okula gitmiyor iken bana kerrat çetvelini ezberletti. Bu aslında ikimizin arasında oynanılan pek çok oyundan sadece birisiydi. O sorar, ben bilirdim. 8 kere 4 kolaydı ama 9 kere 7 en zoruydu. 9 kere 8'i hiç bilememezlik etmemişimdir bak.. Bazılarını bilemeyeceğimi öngördüğü sürece onu şaşırtmak için o zorlukları inadına ezberlerdim. Bu yüzden İzmir'e amcamın çocuklarıyla beraber dört kişi gitmemize rağmen ilkokul bitmeden herkes gitti, ben sonuna kadar kalmak durumunda kaldım zira o kerrat cetvelini ezberlediğimden dolayı "dahi" olarak anıldım uzunca bir süre.. Bugün elbette görüyoruz ki Fabreagas sahte dokuz, Silva sahte capun ve ben de o dönemin sahte dahisi oldum.. Damarıma basıldığında tahayyül bile edemeyeceğiniz her eylemi gerekleştirme gücüm var. Orta sahada gezinen adamın o pası aldığında forvetliğini hatırlaması gibi bir şey bu. Ama işte Amcamın oğlu gibi dersleri geçme konusunda sorun yaşasaydım belki beni de alırlardı yanlarına diyecektim sonrasında yaşanılanları düşününce.. Kırılma noktası 2..



Çok sonradan ve oldukça güçlü bir bağ kurduğum diğer ablamı da ayırmam ve hatta toplamda dünyanın en iyi ablalarına sahip olduğumu düşünürüm. 6-24 yaş arası geçirilen serserilik dönemi içerisinde bulaştığım bütün belalardan bu ikisi beni kurtarmıştır. Aslında Anne-Baba'nın yaptığı fahiş hatanın olağan sonucunu bu ikisi engelledi dersek daha iyi anlatmış olurum durumu.

Lakin büyüğünden farkı yarın sabahın ilk ışıklarında buraya gelecek olanın beni yaklaşık 25 yıldır koruyor olmasıdır.

Ortaokul zamanlarında ise içerisinde çikolatalar olan paketleri gelirdi. O çikolata dediğin şey hapishanedeki cep telefonu değerindeydi. Nasıl sevindiğimi anlatmak çok zor, doğru kelimeleri bulamayabilirim.

Misal bir gün yine "paketiniz var" notu iliştirildi yatılı okulun belletmenine.. aman allam..

Param yok, dışarı çıkma iznim hafta içi yok ama paket Alsancaktaki postanede beni bekliyor. Yurttan kaçtım, belediye otobüsüne bilet yerine kağıt attım ve sonunda postaneye ulaştım. Daha önceden de almıştım, yine alacaktım ama son bir engel beni yere düşürdü. Bu gerizekalı sistemde o dönem bu paketler için yılın altı ayında vergi alınıp diğer altı ayında alınmıyormuş. Yani benim herhangi bir para vermeden aldığım bu paket artık o dönemin parasıyla on bin lira vergisini ödemem koşuluyla bana verilecekti.

Yıkıldım..

Ağladığımı sanmıyorum ama öyle bir yıkıldım ki yere çöktüm. Bugün dahi yüzünü unutmadığım sakallı bir dindar amca halime acıyıp yanıma geldi. Derdimi öğrenince benim yerime parayı verdi ve ben paketime kavuştum. O gün bugündür insanlar konusunda ayrım yaparken dış görünüşüne, siyasi ideolojisine bakarak karar vermemeye itina ediyorum.

İzmir Özel Hatay yurdundayken neredeyse her perşembe kart atardı bana. Hızlı bir şekilde çiziktirilmiş iki cümlenin ardından bir elli mark çıkardı bazen seksen bazen kırk.. Bir gün sonrasında on yıl boyunca beraber yaşayacağım dostumla beraber bu abladan gelen kartları odada topladığımızda çuval aradık kendimize.. Siz düşünün adedini.. İki ev + bir tükkan parası en az.. Nice belalara bulaştım, son anda hep onun eli..

Yukarıdaki müzikleri sever. Benim ifrit olduğum hint filmlerini sevdiği gibi.. Olsun, o ki bu dünya üzerinde borcunu asla ödeyemeyeceğim belki de tek insan. Beni doğuran ve bugünlerde mükemmel ilişkimiz olan anneme bile borcumu öderim, ona asla.. Annemin bana ödeyemeyeceği şekilde borcu olmadıysa yine Ablam'ın sayesindedir..

İlk defa İstanbul'da sadece ikimizin olduğu iki gün geçireceğiz. Heyecanlıyım ve hatta uyuyamıyorum. Belki diyorum bir sefer de ben ona bir şey yaparım, belki 32 yıl sonra ona benim de bir iyiliğim dokunur, gülümsetirim bir şekilde.

Önce Abla, sonra iş sonra da tatil..