6 Ocak 2018

Yola Çık.!



*Birazdan İzmir'e doğru yola çıkıyorum sir! Üstelik uzun bir aranın ardından gece yolculuğu..  si yu!

En az 3!



"İnsan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. En sahicisi de bu üçüncüdür. Olmak istediğin kişiden kendini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir en çok sana benzeyen. Ne kendin kadar huzursuz ne de olmak istediğin kişi kadar hayalidir o. Yine bu yüzden iki insanın birbirine âşık olması en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir. Hangi kişiliğinin hangi kişiliğe, hangi parçanın hangi parçaya özlem duyduğunu çözemediğinde, içmeyi unuttuğun sigara parmaklarını yakana kadar karşı duvara bakarsın." 

Emrah Serbes

Read it please!



*Okumuyor insanlar. Tamam ülkenin büyük bir kesimi bu eyleme uzak, biliyoruz. Bık bık ötmeyeceğiz bu konuyla ilgili.  Eğitim seviyesi kötü. Yalnız benim şikayet ettiğim kısım o kaymak tabakanın da çok farklı olmaması. Dört yıllık üniversite bitirmiş olduğuna ben inanamıyorum bazı insanların. Samimiyetle söylüyorum ki durumumuz felaket. Bu ülkede gazetede-televizyonda işi içerik üretip editör olan insanların dahi okumadığını, sadece mesleki ezber ile yirmi otuz yıl çalıştıklarını gördüm. Mesleki gelişim adına okuması gereken kitaplardan bahsetmiyorum bile. 

*Neden bir şeyler okuyarak kendilerini geliştirmeleri gerektiği konusunda insanları ikna edemiyorum. ilişkileri vasat, söylemler sıradan ve diğerleriyle kurduğu ilişki vasatın dahi altında. Geçenlerde sevdiğim bir iş arkadaşımın mesajlaşmasına şahit oldum ki beni 25 yıl geriye götürdü. Dışarıdan baktığınızda gayet aklı başında olan insanların sıradan günlük ilişkileri içerisinde ergen kalmasının yegane nedenidir. İşin en boktan tarafı aynı şeyleri yaşamaktan sıkılmıyorlar da.   Günde kullandığı kelime sayısı bini geçse çeşitliliği onu geçmiyor. Haliyle empati yapma yetisi dahi kalmıyor çünkü üç ya da dört seçenek arasında yaşamını idame ettiriyorlar.

*Geldiğimden bu yana aralıksız çalışıyorum. Haliyle sürekli iş arkadaşlarımla sayısız yemek yiyoruz dışarılarda bir yerlerde. Eskiden çok daha fazlaydı Birkaç istisnayı dışarıda bırakırsak ortada olan muhabbetlerin içeriği hemen hemen aynıdır. Ben demiyorum ki rahatlamak için gıybet yapmayın? Diğerinin eksiğinden bahsederek kendinizde bunun olmayışıyla huzura ermeyin.. En iyi gıybeti de yaparız çok şükür ama konu en azından haftada bir değişsin. Mümkün mü? Değil.

*Buna benzer yakarışlar olduğu zaman genelde şöyle bir entelektüel algı oluşuyor. Adam çıksın, Kafka'dan bahsetsin, Dostoyevski'den Tanpınar'a geçiş yapıp samimiyetsiz içerikler üretsin.. Oysa bilmiyorlar ki yaşamın içerisindeki en basit günlük ilişkide dahi size farklı bakış açısı kazandırdığı ölçüde hayatınıza nitelik katacaktır. Yaşam güzel filan değil gerçekte. Güzel olan bu blogun tepesinde de yazdığı gibi hayat üzerine yaptığınız betimlemelerdir sadece. 



*Sizin annenize, arkadaşınıza, sevgilinize, eşinize, dostunuza bu hayat içerisinde binlerce ayrıntı vurup duruyor. Hangisinden haberdarsınız?  Diğer bir ifadeyle odun ile keman arasındaki farkı belirleme gücüne sahip olmak ya da olmamaktır. Baktığınızda gördüğünüz açının darlığı ya da genişliği sahip olduğunuz içeriklerle belirlenir.

*Bazen abarttıklarını düşünürsünüz, Avrupa'da hayat kadınları dahi..  derler. Bak bu gerçektir. Bizim memleket Çek sınırına yakındır. (Çekya nedir yahu?).  Almanya'da yaşam sürdüğüm zamanlarda ara ara  gittiğimiz sınırdaki Piramit kulübü enteresan içeriğe sahiptir. Elbette içerisinde hayat kadınları vardır ama paranızın tek başına geçer akçe olmadığı yerlerden birisidir. Nihayetinde kadını konuşarak tavlamak zorunda olduğunuz ve her şeyin kadının seçimine bağlı olduğu ilginç ve çok eğlenceli bir mekan. Ki emin olun oradaki en güzel aktivite muazzam içeriğe sahip ortamda işte o kadınlarla olan muhabbetlerdir. Sevgili dostum Anıl Akay'ı da yanımıza alarak gittiğimiz yerlerde Rus-Slav kadınlarla yapılan muhabbetlerin içeriğinden bahsetsem burada bana kimse inanmaz.  Bakın size orada olan ve bizimkilerin hala güldüğü espriyi buraya yazayım "Abi Dostoyevski ile işi bedavaya getirecek".  O an için komik, şimdi ise trajiktir.

*Son olarak.. Burasını 10-20 kişi okur dedim. Şöyle bir rakamlara baktım. 157 kişi bugün gelmiş. Bunların 50'si muhtemelen bilindik okur kitlesidir. Belirtmek isterim ki ne kadar güzel olursa olsun yorumlara kapalıdır içerikler.  En azından bir süre. Okuyup geçin. Hak vermek durumunda değilsiniz. Çünkü bu benim kendi koşullarım içerisinden çıkardığım şeylerdir. Başka bir yaşamda aynı doğruluğa ya da güzelliğe sahip olmayabilirler. Bilimsel gerçek dahi belli koşulları gözetir. Pek çoğu göreli olduğu kadar değişebilir. Değişsin diye de yazıyoruz. Değişmeyen tek şey...

Capture


Gitmek



*Almanya'ya daha yeni ayak bastığımda ilk günler zor geçiyordu.  Kadıköy'den Beşiktaş'a geçer gibi Türkiye'den Almanya'ya geçip hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya başladım. Bu hayatta benim en büyük gücümdür. Mahallerden, şehirlerden, ülkelerden ve gerekirse insanlardan tek bir anda giderim. Çok gittim, hep gittim ve yine gittim. Bu kez karışık. O güne kadar kabile gibi yaşadığım tüm arkadaşlarımı içerisinde yaşadığı ülkeden gittim.

*Teoride fazlasıyla kalabalık olan ailemin yanına giderek yalnızlığımdan kurtulmuş olacaktım ama ben onlarla hiç yaşamamıştım ki varlığı bir eksiliği kapatsın.. 'özlem giderirsiniz' filan diyorlardı özlemediğim şeylere. Bugün geldiğimiz nokta çok başka ama o zamanlar tam da bu şekildeydi.  O güne kadar olan insanlar yanımda yok. Yine de çıkıp gittim kapıdan. Velhasıl dil kursuna başladık gelir gelmez. Macera da bu şekilde başladı..

*Güzel olan ayrıntı sınıftaki herkesin Almanca seviyesinin aynı olması. Yani sıfıra yakın bir seviye. Hepimiz bu konuda sorunluyuz. Enteresandır herkesin her cümleyi aynı şekilde yanlış kurmasından dolayı çat-pat almancayla birbirimizle çok iyi anlaşıyoruz. Bir Almanın bizi anlaması çok güç olsa da ben özne ve yüklemin cinayet işlediği o cümleleri sorunsuz bir şekilde anlıyordum. 15 kişilik sınıf.  Sağımda Brezilyalı solumda Meksikalı bir kız oturuyordu. İkisi de beni sevdi, ben de onları.  Biraz da mecburiyet ya da çaresizlik diyelim. Beraberiz artık. Brezilyalı olanı inanılmaz güzel, diğeri ise daha eğlenceli. Çok kısa sürede bu iki sevimli şey yeni geldiğim  bu şehirdeki en yakın insanlarım oldu.  Her hafta hatta her gün arıyorlar, Münih'te hiç bilmediğim yerlere gidiyoruz. Brezilyalı bana Samba filan öğretiyor ve daha çok Brezilya partilerine gidiyoruz çünkü Münih'te bunlar örgütlenmiş ve kabile gibi mübarekler.. Her yerden çıkıyorlar.

*Münih'in o cafelerle dolu ünlü caddesi Şıvabing'de sürekli gittiğimiz bir Brezilya barı vardı. Başka nere gidecektik? Bizim dil kursuna da çok yakın. Hiçbir şey yoksa oraya gidip dans ediyorduk filan. Arkadaş her gittiğimizde bir Brezilyalı arkadaşı çıkıyordu ama her seferinde farklı simalar.. Benden iki ya da üç ay önce gelen bir insan olarak nasıl kısa sürede böyle çevre yaptığını merak ediyordum ki sonradan öğrendim aslında hepsini ilk defa orada tanıdığını. O kadar yakın ve tanışık muhabbetleri oluyordu ki yeni tanışan iki insan olarak hiç düşünmemiştim. Söylemiştim sanırım, Brezilyalı fazla güzel. Gelen asılıyor, giden asılıyor. Herkesle fazlasıyla samimi ama kritik süreçte hemen yanımda. Hatta asılmaların şiddeti arttıkça yanıma yaklaşımı daha da yakın oluyor, sanki sevgiliymişiz gibi.



*Daha henüz bu yeni kültüre alışamamıştım. Güzel bir kadının gittiği her mekana beni de çağırması tipik Türk erkek tohumlarına sahip bünye hemen yanlış anladı. Nasıl anlamayayım? Kız çok güzel ve sürekli beni arıyor. Daha fazla düşünemiyorsunuz çünkü bu bizim memlekette ancak biri sizden hoşlandığında gerçekleşir.  Ki sizden hoşlansa dahi beraber olma süreci bu şekilde ilerlemez. Sanki sevmiyormuş gibi yapar önce, sonra nedendir bilinmez senin araman gerekir. Senin yazman, senin de senin diye gider liste. Neyse ki sonra diğerleriyle olan iletişimini gördüğüm için 'arkadaş' olarak görüyor diye düşündüm ve hatta sonra koruması filan..

*  Çat pat Almanca ile çat pat bildikleri ingilizcenin karışımı yeni bir dil yarattık aramızda. Beni ne kadar tanıyabilir ki sevsin filan diye düşündüm. Biraz da yıllar yılı uzun olan saçları gelir gelmez kestirmemin ve bu yüzden kendimi şebek gibi hissetmemin de payı var. Yalnız özellikle bardan çıkarken öyle bir koluma girişi ve kolumu o narin elleriyle tutuşu var ki.. Misal ellere bakarım, kemikli ve uzun.. Aşırı seksi. Yani anlayacağınız bende kayışlar koptu, sonrası elem keder işte. İzliyorsun sürekli.

*2004 yılının başları. Kız da Brezilyalı olunca izlemek istediğim 'City of God' filminden bahsediyorum ama fırsat olmuyor bir türlü. Sürekli konusunu açıyorum. Çok sevdiğim bir arkadaş o dönem Ekşi'ye harika bir analiz yazmış, o günden bu yana onu izlemek için fırsat kolluyorum. Artık film espri konusu oldu aramızda.  Nedendir bilinmez birimizin hep bir işi çıkar ama o filmi bulmak dahi nasip kısmet olmadı.

*Bir gün yine o aynı barda bana güç veren bir şey gerçekleşti. Bir tıfıl asıldı yine Brezilyalı kızımıza. İlk defa bu tıfıla ilgi duyduğunu düşünecek kadar yakın gördüm ikisini. Bu arada o barda pek çok Brezilyalı, Perulu, Venezuellalı arkadaşlarım oldu ve ben görünürde onlarla takılıyorum. Ben de ona ayak uyduruyorum ve ne olursa olsun onunla çıkıyorum oradan. Bazen çok zorlandığım olsa da asla başka birisine bakmıyoruz. Sanki yazılı olmayan kural gibi bunu her gidişimizde yapıyoruz. O tıfıldan önce gerçekleşen başka bir olayı anlatmam lazım.

*Salt brezilyalıların olduğu bir partide ikimizdik. İlk defa Meksikalı bizimle gelmedi ve gittiğimiz parti  tam anlamıyla Brezillerle doluydu. Ben araba ile geldiğim için içemedim. Haliyle eğlenemedim de. Eşlik de edemedim. İçmek şart. Bu hanım kızımız diğerleriyle eğlenmeye başladı. Ben kimseyi tanımıyorum, mal mal oturuyorum bulduğum boşluklarda ama gözüm de hep üzerinde. Onunla dans ediyor, bununla muhabbet ediyor derken kafası da iyi oldu.  Aşırı yakınlaştığı bir melez tip işi abarttı. Sarılıyor, kendine çekiyor bizimkisi itekliyor filan.  Henüz daha ikinci kez aşırı ısrar olur olmaz kalktım masadan gittim yanına ve bunu çekip alıp çocuğu da uzaklaştırdım. Türk filmi havası estirdim bir Brezilya barında ve bu olay Almanya'da gerçekleşiyor. İşin enteresan tarafı da o çocuğun milliyetinin Ekvadorlu olduğunu da sonradan öğrendim. Lost in samba in München!

*Dışarı çıktık. Bir fırça kayıyor bana inanamazsın. Kendimi büyük aşkı engelleyen Erol Taş gibi hissettim. Meğer ben ne yapmışım öyle? İlk defa o gün biz sevgili değiliz diye de bağırdı. Kafa da iyi. Seviyorum da her halini, kızamıyorum. Kızsam ne olur, kız çok güzel..  Ne kadar kızabilirsin ki? Ellerini gösterir, o ellerin havada dans eder gibi konuşmaya eşlik edişini görürsün ve sen büyülenmiş bir vaziyette özür dilersin, konunun ya da kimin haklı olduğunun bir önemi yok.

*Yerden bitme tıfıl o gün gerçekten iyi asıldı. Mesafeleri aşmak için yaptığı dansa ben bile hayran kaldım. Sonradan öğrendim 'salsa' imiş.  Salsa kursuna bir süre kayıt olma çabalarımın başlangıç aşaması bu. Çocuk beni bile etkiledi, siz düşünün gerisini. Dans özürlü ben mal mal takılıyorum diğerleriyle ama gözümüz orada. Yakınlaştılar, sanki beni dener gibi. 'Bu denyo yine gelip araya mı konacak' Oysa hiç öyle birisi değilim ve o gün gerçekten yanlış anlamıştım sadece. Öte yandan bizim morel sıfır sıfır. Bakan her insan o acıyı görebilir. Herkes bana bakıyor gibi hissediyordum. Çok ama gerçekten çok uzun bir zaman sonra konuştuğumuzda bana o günkü amacının bana sınırımu göstermek olduğundan bahsetmişti. Ne o gün dans ederken ona inandım ne de yıllar sonra böyle bir şey söylediğinde. O gün bana kim bakıyordu bilmiyorum ama bende gözü olan bir insan varsa o da Brezilyalı kızımızdı. Tepki vermedim.  Enteresandır, yine benimle çıktı bardan. Evine gittik.

*Beni sevmediğini gösteren o kadar ayrıntı olmasına rağmen hala ve ısrarla umut taşıma kapasitemi büyülenmişliğime veriyorum. Bir artı bir evinde koltukta yatmak bana nasip oldu. Ne isterse onu yaparım. Yeter ki beni aramaktan vazgeçmesin. Bu olayda enteresan olan tek ayrıntı beni sürekli onun arıyor oluşudur sanırım. Sürekli arıyor. Artık ben gitmelere, eğlenmelere karşı soğudum çünkü yalnız gitmiyoruz genelde.

*O kadar çok fazla vakit geçirdik ki onu çok iyi tanıyordum artık. Ne zaman bir yerlere gidecek olsak hep yanında getirdiği eşantiyon tiplere bakar, hoşlanma ihtimalini ölçer ve adamların iyi dans ediyor olmaması için içten içe hep dua ederdim. Tamam gece onu hep ben çıkarıyordum ama bunların dansı da dans değil arkadaş. ayakta sevişiyorlar mübarekler. Daha yeni gelmişim, henüz cubabarı keşfetmemişim ve bihaberim olayların içeriğinden. Dokunuyor kanıma. Çünkü günden güne bir şekilde sahiplenmeye başladım aynı zamanda ufaktan acı çekmeye de. Neyse ki Ank'da yıllar yılı benzer acıyı uzun zaman çektiğimden ruhum öyle acaip tepki vermiyor, bağışıklık kazanmış. Daha kötüsünü gördüm diyorum, yaşadım diyorum. Bu nedir ki?

*.. demeyin. Daha kötüsünü gösterdi bana. Bir yere gidileceği zaman ilk soru şudur: İçmeyecek olan kimdir? Ben bir sırrı keşfettim. İçmediğim zaman onda kalmam zaruret oluyordu ve artık arabamı evden hiç çıkarmamaya başladım ve sanki muazzam dans edip eğleniyormuşçasına 'içiyom ben ya' bahanelerine sığındım. Ne bileyim böyle olacağını?

* Bak aradan geçmiş üç stufe. Yani üç bölüm ilerlemiş Almanca'da. Üç seviye beraber yukarı çıkmışız, sınav zamanı geliyor hatta. Onca gece, akşam hep böyle geçmiş. Yanlış anlamayın kendime güvenim burada ortaya koyduğum portreden çok daha fazladır. O gün de bugün de. Lakin dil bilmediğiniz zaman kendinizi yüzeysel bir şekilde ifade ediyorsunuz. Aynı zamanda altı yıl boyunca var olan uzun saçlarınız da bir sinir hali içerisinde kestirildiğinde daha da beter. Kız da o güne kadar gördüğüm en güzel kız olunca, al beni vur tekmele yeter ki gitme babında kendimi bırakıverdim kollarına. Hayatımda hiç olmadığım karakteri orada giyiverdim üzerime.  Velhasıl-ı kelam, tüm bu gerçeklere rağmen ve onca gece gidilen partilere, eğlencelere rağmen her zaman o kapıdan benimle çıkmış olması bendeki o karbonhidrat büyüklüğündeki umudu ayakta tutmuş. Herkesin bir engeli vardır hayatta ve bu kızın da özrü beni bu halimle sevmekmiş deyip inanıverdim.

*O gün yine içmedim. Yine tuhaf tuhaf tiplerle tanışıp kahvehaneye çevirdiğimiz Münih'te üniversitelilerin gittiği Olimpos diskosuna gidiverdik. Çok sonraları burası benim evim olacaktır diğer Türk arkadaşlarla beraber. Lakin o günlerde sadece onlarla takılıyorum. Hikaye yine aynı. Dans ediyor, yakınlaşıyor, şakalaşıyor, arada bana bakıyor, acı çektiğimi görüp devam ediyor. Ben sadece akşam beraber kalacağız, onu düşünüyorum. En azından bu var, dayan diyorum içimden.  Bu düşünce bir yere kadar doğruydu. O akşam yine beraberdik ama yalnız değildik.

*O gece dans edilenlerden birisi sınırı aştı, yakınlaştı. Daha da kötüsü onu öptü. Ama çok daha kötüsü gece bittiğinde o ben ve yakışıklı çocuğumuz onun evinde kalakaldık. Kafa bi milyon. Orası Münih, giderseniz anlarsınız.  Eve gitme şansım yok. Metrolar çalışmıyor. Ev bir artı bir ve tuhaf bir yapısı var. Aslında tek oda. Yatak odası ile oturma odasını bir tül perde kapatıyor sadece. Ben televizyonun karşısındaki koltuğa uzandığımda başım ile onların ayakları arasında beş santim ya var ya yok. Olan oldu elbette. Şuraya kadar soluksuz yazdım ama burada durdum kaldım yine o geceyi yeniden düşündüğümde.

*Seviştiler. Dibimde. Sabaha kadar uyumadım. Sadist gibi her ayrıntıyı sonuna kadar hissedecek derecede dikkat kesilerek gözlerimi kapadım. Ne zaman uykuya daldım bilmiyorum. Yıllar sonra anlattığını baz alırsak gözümde yaş varmış ve beni tam o yaştan öpmüş. Unuttuğu şu ki ben uyumuyordum.

*Biliyor musunuz kendimi Almanya'daki o ilk günlerde inanılmaz güçsüz ve çaresiz hissediyordum. Dolayısıyla o sadece bana bir meşgale değil aslında hiçbir zaman dışarıya akıtamadığım ülkeden ve içerisinde barındırdığı tüm bağlardan ayrılışımın acısına yaslandığım bir duvar olmuştu. Sadece aşkla, meşkle anlatılmayacak bir bağımlılık söz konusuydu. Bazen kendi içimde onun evinde kalmadığım zamanlarda başka birileriyle olduğunu düşündüğüm zamanlarda dahi ona kızmadığımı biliyorum. Bu çok ağır geldi. Zor olan kısmı bana bunu neden yaptığıydı.. Neden birileriyle olduğu değil neden bana bunu yaptığı. Ne yaptım ki ona ben? Başlarda ufak tefek yanlışlarım olsa da sonra ne dediyse onu yapmıştım zaten. Daha ayrıntıya girsem hasta olduğunda yaptıklarımdan tut da evine bilgisayar kurup bütün elzem şeyleri giderdiğime ve yaşamını kolaylaştıracak onca şeyi..  Ne dese yapardım, daha kötüsü bir şey demesine gerek yoktu. Ben bilirdim zaten.

*Şunu biliyordum. Bana çok bağlıydı. Ben hayatımda kendimi yok ederek hiç kimseye böylesine bir şeyi sunmadım. En sevdiğime dahi. Burada başkaydı her şey. Nedenini de anlamak zorunda değilim ama şu kesin ki en az benim kadar o da bana bağlıydı. Peki bu olayın sonrasında  ne yaptım?

* Hayatta en iyi yaptığım şeyi.  Gittim. Bir ülkeyi terk etmekten daha zor gelse dahi gittim. Sınava on-on beş gün daha vardı. O günlerin yarısında kursa gitmedim ve gittiğimde de onunla iletişimi her şekilde kestim. Son paragrafa kadar olan bölümün her ayrıntısında bir acı vardı, burada ve sonrasında yoktu. O kadar kolay ve o kadar keskin bir gidiş ki.

*Başlarda beni anladı. İşin en boktan tarafı beni ilk günden bu yana çok iyi anlamasıydı. Bunu daha önce de yaşadığım için öyle bir nefret oldu ki içimde, kendime zor geldim. Günler sonra aradı. 'City of God' filmini bulmuş. Beraber izler miymişiz? O filmi görünce aklına gelmişim. O dönem Gürcü bir sevgilim vardı ve ben kapıdan onunla Nürnberg'e ablama gitmek üzereydim.  Hayır deyip gittim. Arkasından yine aradı. Bizzat parça parça benim kurduğum bilgisayarında sorun varmış. Admin şifresi bendeymiş, gelir miymişim? Gelemem dedim.  Sonra yine aradı, yine ve yine. Enteresan tarafı sürekli arıyordu artık.  Eskiden beni günde on kez aradığında dahi her arayışında çok sevdiğin kızın seni ilk defa araması gibi sevinirdim, gram abartı olmadan anlatmak gerekirse. Oysa şimdi..

*Yıllar sonra sadece bir gece konuştuk ettik.  O geceye dair söylediği şeyler yine hiçbir şeyi açıklamayan basitlikte anlamsız cümleler oldu. 'Elbet bir gün olacaktı' filan felan. Ama onun bilmediği ayrıntı ise şuydu: O gece beni öpmüştü gözlerimden, bu doğruydu. Yalnız ağlayan ve gözünde yaş olan ben değildim. O gece ben hiç uyumamıştım, gözlerimi kapatıp hak ettiğim işkenceyi sonuna kadar yaşadım. Ayağa kalkışını, attığı her adımı ve yanıma gelişine kadar. Beni öptüğünde sadece gözlerimi açtım. .

* O Soru hala kulağımda çınlar. Peki ama neden? Neden..

*Çok değil doğum günümden birkaç gün önceydi. Aradan geçmiş bak on yıl en az. Feysbuk gibi akrabaların son oyuncağı olan yerden arkadaşlık isteği göndermiş. Kabul ettim. Tek kelime yazmadı, yazmadım daha. Doğum günümü kutlayacak herhalde dedim, onu da yapmadı. En azından bunu biliyorum, sadece unutamadı. Hepsi bu. Peki ama neden bana bunu yaptı kısmı? Artık bunu da biliyorum. Her şeye rağmen ona o günlerde sadece bir şeyi vermedim. Çok yüksek ihtimal bunun kızgınlığıydı. O şey nedir derseniz onu da sizin hayal gücünüze bırakayım.

*Bugün son iş günüydü. Ben de diğer insanlar gibi -hatta onlardan birkaç gün fazla- tatil yapma fırsatına sahip olacağım.  Boxing dayi batasıca Premier Ligi flahımızı kuruttu. Neyse ki normale döndük. Yine düşeceğiz yollara..  Peki bilinmez ama bu yaşamda ayakta kalmamı sağlayan şey bir şekilde sahip olduğum gidebilme gücü. Aynı zamanda geçen onca yıla rağmen hayatımda çok fazla insan parçacığı barındırıp tek bir insanla büyük boşluğu doldurmadan yaşamamı sağlayan ayrıntı. Çünkü gidebiliyorum. Şu an için yazılanlardan anladığınızın çok daha  ötesinde bir güç ve kim bilir, belki de bir lanet aslında. Sizi bir şeyden kurtarıyor ama herhangi bir şeye bağımlı yapmadan tek başına da bırakıyor. Şikayetçi değilim.

*Hadi bana eyw. Gittim.

4 Ocak 2018

Joy


Amour


.4


4 Ocak



* Almanya'dan burada yaşamak için geldiğim zamanların daha henüz başıydı. İstiklal'de oturmuş, kahve içiyordum. Yıllar sonra gelmiştim işte.  Yanıma bir dilenci yaklaştı ve fazlasıyla zarar görmüş elini göstererek bir çeşit yardım istedi. Ben bakamadım bile. Baktığımda kendime gelmem zaman aldı. Hemen elimi cebime attım ve ne geldiyse ona verdim, bakmaya dahi dayanamamıştım. Kalktım, daha yeniden döndüğüm bu memleketteki ilk günümdü.. İstiklal'i bitirdiğimde yanımdaki bütün parayı karşıma çıkan dilencilere verdiğimi hatırlıyorum.  Sene 2011, 11 Eylül'den bir gün sonrası.

*Geçtiğimiz günlerde kardeşlerim yanlarına annemi de alarak doğum günümde bana sürpriz yapıp İstanbul'a geldiler.  Gecenin sonunda Nişantaşı'nda 'midpoint' adlı mekanda oturup kahve içiyoruz. Yanımıza sürekli küçük yaştaki çocuklar, mendil satmak için geliyorlar. Ablamı gördüm, her gelene para veriyor. Onlarla konuşuyor, ilgileniyor ve bunu yaparken içi parçalanıyor. Onu o kadar iyi tanıyorum ki.. Her çocuğa bakışında kendi çocuklarını aklına getirerek empati yapıyor ve hatta acı çekiyor. Gelen insanların hepsine bir şeyler verip gönderiyor. Ben sadece izledim.  Duygu yoktu bende. Olağan bir durumdu. Ablamın o bakışındaki merhametin bir zamanlar bende olduğunu anımsadım. Altı yıl içerisinde bu ülke çok şey senden almış dedim içimden.  7 yıl 7 ay içerisinde Almanya da bana çok şey kazandırdı. Demek istediğim odur ki 'Türkler böyle, Kürtler şöyle, Almanlar öyle..." Değil. Sakallı bir amcanın dediği gibi insanı biçimlendiren sahip olduğu toplumsal koşullarıdır.  ve der ki yine sakallı amca, o koşulları bu yüzden insanca yeniden biçimlendirmek gerek! İnsan ırkına, dinine ya da cinsine göre şekil alıp karakter almaz. İçerisinde bulunduğumuz koşullar bizi nezaketsiz, agresif, öfkeli ve hoşgörüsüz yapar.

*Bugünlerde mesai açısından yoğun geçiriyorum. Bugün de sinirlendim, dün de.. Önceki gün de. Saran'da çalışıyoruz ama yayınları Kanal D Stüdyolarından yapıyoruz. Günü ikiye bölüyorum ve aslında çift mesai yapıyorum bir bakıma. Yayınların ieriğini şirkette hazırlayıp sevgili dostum Can ile beraber yola koyulup bağcılar stüdyolarında da çekimleri gerçekleştiriyoruz. Gelin görün ki her seferinde çıldırıyorum. Almanya'nın bana kattığı ve burada sorun yaratan en önemli ayrıntı iş ahlakı oldu. TRT'de bazı arkadaşlar ya da Eurosport'ta Bağış abi zaman zaman güzel sözler söylemiştir çalışma disiplini ile ilgili.. Oysa gerçek şu ki  ben çok çalışmıyorum, diğerleri az çalışıyor.   Eğer bu ülkede çalışmayı saatler üzerinden hesaplarsanız eğer herkes çok çalışıyor sonucu çıkar. Öte yandan çalıştığı saatler içerisinde 'verimlilik' açısından ele alırsanız gerçekte kimsenin çok çalışmadığı gerçeği ortaya çıkar.  Hiç öyle bir niyetim yok ama olur da bu ülkede bir gün şirket kurup iş yaparsam çalışanlara günde 4 saat çalışma sınırı koyarım. Aynı parayı dört saat çalışarak da alabilirler yeter ki o dört saat içerisinde gerçekçi bir şekilde iş yapsınlar.. 15 saat mesai yaptıran patron acımasızlığı kadar 15 saatte taş çatlasın iki saatlik iş yapan insanların iş ahlakı da problemli. Ortasını bulmak gerekir zira bu şekilde her iki taraf da fazlasıyla zararlı çıkıyor. En azından ben bugünkü koşullarda sorumlu olduğum müdür ve çalışma arkadaşları konusunda şanslıyım.  Tamamen verimlilik üzerinden yürüyoruz.  Gerekirse on beş saat..  diğer türlü gerektiği kadar.



*İş ve futboldan geriye çok bir şey kalmıyor bugünlerde. Artık büyük heyecanlara yer bırakmayacak kadar sadeleştiriyorum her şeyi. Basitleştirerek büyüsünden çekip alıyorum parlamaya yüz tutmuş duyguları. Parçalara bölerek tınısını kaybediyorum içimde. İş ilişkileri dışında insanlarla konuşmak için hevesim de günden güne tükeniyor. Aşk hayatı ise.. Bir ara ona da geliriz. Son noktayı geçenlerde bununla koydum kendi içimde.  "Senden bana yar olmaz" En fazla bu kadar palazlandı işte. 10 yıl önce olsaydı gerçeği göremez,  başka bakardım.  Şöyle bir gelip geçti üzerimden. Arthur Rimbaud'un o sözü önemlidir. "Ben bir başkasıdır".Eğer ki bir parçası olduğunuz bir gerçeği bütün olarak algılamak istiyorsanız kendinizi de nesneleştirerek bakacaksınız. Bir başkası olarak kendinizi görüp..  Kim bilir, o güzel kız insanlığa gülümsüyordur  da bir parçası sana denk gelmiştir. Hayal kurma hemen. Bırak geç.. İnsanlık uğraşsın, sana ne!
Belki üzerine uzun uzun yazıp düşünecek kadar tutkulu şeyler gelir önümüze, kim bilir..

*Yıllar önce ahlak üzerine yazmışlığım filan vardır, burayı çok eski takip edenler bilir.  Ahlak denilen kavram bir norm'dur. Gerçekte sizden önce yaşayanların ortalamasının dayatmasıdır.  Diğer bir ifadeyle farklı koşullarda kendi kurallarını yaratmış insanların kendisinden sonra gelenlere benzer koşullarda yaşam sürüyormuşçasına dayattığı kurallar bütünü. Dünyanın üzerine çökmüş mutsuzluk bulutunun belki de en önemli nedenlerinden birisi her dönemin kendi doğrusunun geç kaybolmasıdır. "yeni ahlakın" çok geç kendisini ortaya koymasıdır.   Arkadaş, kendi başıma fazlasıyla mutlu bir yaşam formu içerisinde olduğumda dahi dışarıdan dürtüklüyorlar.  O kadar ileri gidiyorlar ki 'Bu şekilde mutlu olamazsın. Olmamalısın" dahi diyorlar. Benim dışımda yaşayan bir grup insanın kendi çevresinde belirlediği normları bana dayatıyorlar. Ailem, arkadaşlarım, beni seven ve benim için endişelenen insanlar grubu kısaca. Şöyle özetleyeyim.. Bundan yaklaşık 7 yıl önce kendime bir yaşam biçtim.  Şu işte çalışayım, böyle evim olsun, şöyle şeyler olsun.. Ve enteresandır bu hayal kırıklıkları ülkesinde en azından ben kendi kurduğum hayali yaşayacak kadar ilerledim. Ben en azından yaşamda tutunacak kadar mutluyum ama öyle olmamı istemiyorlar. Çünkü algılayamıyorlar. Kendilerini benim yerime koyup farklı istekler, arzular doğuruyorlar empati yaptıklarında. Oysa onların bütün istediği şeyler kendi ruhlarına iyi gelecek içerikler. Misal mutlu bir kendibaşınalıktansa mutsuz evliliği tercih ediyorlar. Sanki insanlık kurumuş da onu yeniden diriltme görevi bana verilmişçesine yaklaşım sergiliyorlar. Sonra buna benzer saçmalıklar..

* Yeni yılda şöyle bir şey yaptım. Büyük hataları affeden bir insan değilim. Bilinçli yapılmış saygısız tavırlara karşı duruşu neyse o insanın karakteridir derim. Ama bu sene hepsini sıfıra çektim bir bakıma. Belki dost olamayız ama gereksiz kırgınlıkların da lüzumu yok. Aynı insanlarla bir daha kavga etmeyecek düzeyde ilişki içerisinde olmak  çok daha akılcı geldi bana. Beni kıracak kadar yaşamımda role sahip olmadan ama aynı zamanda hoş olmayan duygulardan da uzak.. Bunu da deneyelim çünkü yorgunum artık kırılmışlıklardan. Mutluluk olmasa da huzuru da ben yaş aldıkça beklentileri düşürerek keşfettim. Siz de deneyin..

2 Ocak 2018

.İhtiyaç


2 Ocak

                                                       
 "Bakakaldım peşinden; ne  gözümü alabildim, ne göze alabildim"

1 Ocak 2018

2018





 *İlla ki bir dilek dileyeceksek, her insana kaçınılmaz olanla yaşama becerisi diliyorum. İyi ya da kötü başımıza gelecek olan her türlü olayla baş edebilme  gücü olsun herkeste! Gerisi sağlık, huzur.. 

*2018 ile beraber 'günlük' mahiyetinde burayı tekrardan kullanıma açmak istiyorum. Futbol kısmı yüzde beşlerde kalacağı için okuyucu sayısının 5 ile 20 arasında değişeceğini düşünüyorum. Yazma nedenlerimden birisi ise her yerden her şekilde ulaşılabilir olan bu yerde bir nevi hafıza kaydı yapmak.. Ne kadar iyi olduğunu geçen 9 yıl içerisinde fark etmiş bulunuyorum. 

*Yaklaşık 6.5 yıl önce  Almanya'dan Türkiye'ye belli hedefler doğrultusunda geldiğimi anımsıyorum. Bugün geriye dönüp baktığımda hedeflediğimden fazlasına ulaştığımı söyleyebilirim. İşte şimdi yeni ama daha da önemlisi farklı hedefler koyarak 2018'de yeniden yola çıkıyorum.  




*Hayatımın en sakin yılbaşı gecesini geçirdim. Önemli olan ise bu kez nasıl istediysen o şekilde olmuş olmasıdır.  Bu şarkıyla da yeni yıla girdim.  Bu kez şarkı beni seçti yeni yıla giriş aşamasında. Bakın bakalım,  belki beğenirsiniz..

*Hayatımda 'yeni' olan şeyler var. Belki bir televizyon kanalında çalışmam yeni değil ama ilk defa gerçek anlamda kurumsal bir şirkette 6 aydır mesai yapıyorum. S Sport..   Bana kattığı olumlu ve olumsuz bir çok şey var ilerleyen zaman içerisinde bahsedeceğim ve fakat  gerçek şu ki sizi kendi koşulları içerisinde yeniden şekillendiriyor. Kendiniz kalmanız sanıldığı kadar kolay değil. Dolayısıyla yazmak istedim. Çünkü okumaktan ziyade yazmak başta yazdığın konu olmak üzere kendi yaşamın üzerine düşünme eylemine kapı açıyor. Sorgusuz sualsiz yaşarken olan bitenin farkındalığını size bahşediyor.  İşin özü şu ki yazmak istiyorum çünkü kendimden bihaber kalmak istemiyorum. Çok açık ve net: Okuyan için değil kendim için alıyorum elime kalemi..

* Oliver Bourdenaut'nun "Bojangles'i Beklerken" adlı kitabı  birkaç hafta önce bitirmiştim. Yeni olanlardan size tavsiye edebilirim. Üstelik kitaba ismini veren şarkıyı Nina Simone'den dinleyerek okursanız gayet keyifli oluyor. Ben yaptım, siz de yapın.

*Niyetim her gün her şekilde buraya gelip.. Hayırlısı.