3 Mart 2016

DEMİRKOL YAZISI HAKKINDA




Şimdi diyecekler ki kariyerini düşünüyor, basının içerisine girdi ondan böyle de şöyle de. Bunu da göze almak zorundayım. Her hatanın bir diyeti vardır, gerekise ödenmek zorundadır.


Ben bir Pazar günü bundan 7 yıl önce Augsburg’da yurt odasında demlenirken kafama eseni düzensiz ve oldukça uzun bir şekilde ve son derece samimi olarak yazıya geçirdim. Lincoln ve Emre eleştirileri üzerinden Mehmet Demirkol’un “taraflı” yorumlar yaptığını iddia ettim  uzun ve okunması benim için bile bugün çok zor olan bir yazı sonrası.  Akabinde “Spor Servisi” üzerinden bu yazıya cevap verildi.

Şık bir davranıştı. Sapına kadar eleştirildiği bir yazıya cevap verdiler, gündeme taşıdılar.

Aradan geçen 7 yıl sonunda o yazı için şunu söylüyorum: İçerisinde pek çok hata ve yanlış analiz barındırıyor. Ortaya koyduğum yazarın çelişik yorumları vardır ama arkasındaki niyet konusunda hatalı tespitte bulundum. En önemlisi Mehmet Demirkol Fenerbahçeli olduğu için bilinçli olarak bir yorumda bulunduğuna bugün inanmıyorum. Çelişkili ve doğru olmayan tespitleri olsa dahi bunun altında “Dur şurdan Galatasaray’a çakayım da Fenerbahçem ilerlesin” diye bir niyet olduğunu düşünmüyorum. Bu şekilde insanları yönlendirerek yanlış yaptığımı, hatalı bir şekilde bir insanı eleştirdiğimi en azından bugün biliyorum ve özürümü de diliyorum buradan.

O yazının içerisinde olan zamanın doğru tespiti şuydu: Avrupa futboluna uzak olan insanlar, tanımadıkları bir futbolcu hakkında üç beş maç sonrası yorum yapıp hata yapıyorlar. Daha sonra “ben yanıldım” diyemedikleri için o yorumun gerçeğe dönüşmesi için çaba sarfediyorlar. Bugün artık insanlar “özür diliyorum” diyor, başta öyle düşündüm ama beni yanılttı” cümlelerini kurabiliyorlar. Bloglar dönemi sonrası yazarlar Avrupa Futbolu’na bundan 10 sene önce olduğu kadar uzak da değil artık. Belki de bunları mesleki olarak kendilerini ispat ettiğini düşünen insanlar çok daha kolay bir şekilde yapıyorlar ya da farklı bir savunma mekanizması. Ama artık yapıyorlar ve yanlış yorumunda inat etmiyorlar. Demirkol de yapıyor, diğerleri de.

Diğer önemli bir tespitini de Mehmet Demirkol da olmak üzere pek çok yazar sonraları sık sık dile getirdi ve o da şuydu: “Yabancı teknik direktörlere başarısız olduğunda dilediğimiz gibi saydırıyoruz lakin yerli olunca bir yerde karşılaşırsak sorun olmasın, üç beş muhabbetimiz var diye “sınırlı eleştiri” getiriyoruz.

Bunlar bugün de savunduğum içerikler..

Arkadaşlar insanlar sürekli her gün yeni bilgi ile yenileniyor, farklı görüşe sahip oluyorlar. Burada her şey samimiyet üzerinden değerlendirilir. Misal ben o gün sonuna kadar savunduğumu bugün “hatalıyım” diye üzerinden geçerken ne kadar samimiyim? Soru şudur: Acaba Demirkol’den çıkarım var da mı bir “U” dönüşü sergiliyorum yoksa o gün inandığım şey bugün bana “komik” geldiği için mi? Bunun kararını sizler vereceksiniz, ben de saygı duyacağım.

Size spor yazarları hakkında genel olarak şunu söyleyeyim: İstisnalar olsa da geneli “tarafsız” bakarlar.  İştahları “yeni bir şey söyleme” dir. “farklı bir şey” dile getirme. “Doğru tespit” yapma adına tarafı olduğu camiayı dahi asmaktan geri durmazlar. Gerçekten mesleğine aşık olanlar bir süre sonra da tarafsız olurlar, ben mesleğime aşık değilim mesela. Misal Fenerbahçeli bir spor yazarı “Kjaer çok kötü futbolcu” diyorsa onun kötü oynamasını bekler. Aslolan kulüpler değil ayrıksı bir şekilde dile getirdiği öngörülerinin doğru olmasıdır. Bu düşüncelerin esiri olurlar. Mesele Galatasaray-Fenerbahçe-Beşiktaş değildir.

Mesela Mehmet Demirkol’ü illa bugün eleştireceksem zamanında “Sercan Sararer” için ekran başından “Türkçe konuşacak” diyerek gürlediği bir programı sonuna kadar eleştiririm. Annesi ve Babası iki ayrı milletten olan insanın Türkçe öğrenme şansının olmadığı yerde bu zorlayıcı faşizan baskısı hakkında sabaha kadar yazıp çizebilirim eğer o da bu görüşü bugün hala paylaşıyorsa.. Hatta bu konu hakkında diretirse Demirkol’e “faşişt” bile derim hiç çekinmeden..  Çok daha yeni bir eleştiri ise hakem Deniz Ateş Bitnel’i asıp kesmesi. Oysa bir iki yıldır hakemler konusunda ne kadar doğru tespitleri vardı? Bundesliga’da çok sık görülen hatalardan birkaçını aynı anda yapmış talihsiz bir hakeme herkesin yüklendiği noktada yıllarca söylediklerinin aksini yaparak toplumsal nefrete ayak uydurması. Onun da sık sık dile getirdiği gibi "hakemlerin taraftarı" yok. Belki bunun üzerinden de çeşitli yorumlar yapabilirsiniz.. Gelin görün ki “Dur şurdan çakayım da Fenerbahçe ilerlesin, GS kaybetsin” tarzı düşünce içerisinde olmadığına da sonuna kadar inanıyorum. Bu konuda insanları yanlış yönlendirdiğimi de kabul edip tekrar özür diliyorum kendisinden. Yani 7 yıl önceki yazı “çok iyi, müthiş, demirkolü anladık” değil.

Memlekette "taraflı" olmak zorunda bırakılan gazetelerin muhabirleridir. O insanlar da maalesef "taraflı" olmak zorundadır mesleğini devam ettirmek adına. Öyle bir sistem ki birilerinin insiyatifi ile iş yapmak zorundasın. Eğer eleştiri dozunu kaçırırsan seni kulüp iş yapamaz duruma getirebilir. Bu da birilerinin "taraflı" olduğundan ziyade sistemin sakat olmasından kaynaklanan düzeltilmesi zor bir durumdur.

İnsanlar hızlı bir şekilde övgüden sövgüye geçecek ve “kariyeri için onu bunu yapıyor” diyeceklerdir. Başta da söylediğim gibi bir hata varsa bedeli de olacak.  İnsanların niyetleri hakkında daha özenli bir şekilde yazıp çizmek gerekir.  Mehmet Demirkol’un yorumlarında tutarsızlık ya da çelişki vardı ve olacaktır ve fakat benim gözümde mesleğine aşık bir insan olarak “tarafsız” olarak yorum yapan bir gazetecidir. Uğur Meleke ile beraber ülkede olması gereken üç beş spor yazarından birisidir. (Bunu 7 yıl önce de sık sık dile getirdim, asıp kesmeden önce bilginiz olsun)

SNEIJDER MESELESİ


NTV Spor’un haber müdürü Özgür Buzbaş bizzat birinci elden haber getiriyor. Sneijder’in menajerinin söylediği sözler. Bu bilgiyi alan Demirkol da bunu ekrana taşıyor. Bana bu bilgi Özgür Buzbaş’tan gelmiş olsa aynısını ben de bugün ekrana taşırdım. Siz de takdir edersiniz ki haber müdürü adam. (Bence güvenilir bir insan ama bu "bence" )  Yalnız Galatasaraylıların  bu bilgiden ziyade bunun açığa çıkmasıyla meşgul olması doğru değildir. Çünkü kulübün içerisinde olup biteni kaçırarak gerçeği ıskalıyorsunuz.  Gerçek ise şudur: Yönetimin idare becerisi olmaması ve işinde uzmanlaşmış konumda bulunmaması nedeniyle gerek sosyal medyada kopan kuru gürültüye gerekse de herhangi bir oyuncusunun analizine göre kendisine tavır biçmesi. Ne taraftara ne de oyuncusuna “Yapılması gereken budur, siz işinize bakın” diyemiyor zira o işbilir durumu yok. Maaalesef gerçek budur. Sneijder meselesinde basit bir haberi açık eden insana yüklenmekten ziyade "Galatasaray'da neler oluyor" konusunda daha çok bilgi alıp süzgeçten geçirerek iyi analizler yapılmalı. X yazar  iyi ya da kötü değil mesele çünkü. 

1 Mart 2016

Mantalite..




"Bilet-Kombine fiyatlarını elbette 104 değil de 300 de yapabiliriz. Bu bize peki ne kazandırır? Yılda 2 milyon euro daha fazla gelir. Bazen bir transfer görüşmesinde beş dakikada verdiğin ya da kazandığın paraya eşit. Ama taraftar için 104 ile 300 arasındaki fark çok fazladır. Taraftarlar yolunacak kaz değildir. İngiltere'den farkımız budur, futbol her kesime hitap etmek zorundadır."

Uli Hoeness


Bu yüzden Bayern Münih yaklaşık 10 yıldır stadında tek bir seyirci kaybı yaşamadan, yüzde 100 doluluk oranıyla  maçlarını oynuyor. 

Taraftar baskısıyla kazanacağın bir maç Türkiye Süper Lig'inde zaten sana ekstra 1 trilyon 300 milyon gelir getirecek, o ucuzlattığın biletin parasını taraftar sana misiyle zaten öder.

28 Şubat 2016

İKİ DOSTUN DARBESİ BAYERN MÜNİH EFSANESİ


Bundan tam 116 yıl önce 27 Şubat 1900'de kurulan Bayern Münih ilk şampiyonluğunu 12 Haziran 1932 yılında elde etti. Nürnberg’de oynanan şampiyonluğu belirleyecek final maçında Bavyera ekibinin rakibi, 5 şampiyonluğu bulunan Eintracht Frankfurt’tu. Münih’in kırmızılıları maçı 2-0 kazandı. Lakin kulüp ilk şampiyonluğunu kutlarken, 37 yıl boyunca bu şampiyonluğa hasret kalacağını bilmiyordu; Teknik direktör Richard Kohn ve başkan Kurt Landauer’in Yahudi olması her şeyi değiştirdi


Şampiyonluk sonrası takımı üstünden öyle bir Hitler nefreti geçti ki şampiyon takım amatöre kadar yol almak durumunda kaldı. Teknik direktör Dombi tehlikeyi önceden fark edip hızlı bir şekilde İsviçre’ye doğru kaçarken, dört kardeşini de Hitler faşizmine kurban verecek olan başkan Kurt Landauer, o meşhur “9-10 Kasım Yahudi Temizliği” operasyonunda tutuklanarak, 33 gün kalacağı Dachau’daki toplama kampına götürüldü. Landauer’in kaderini kardeşlerinden ayıran şey, I. Dünya Savaşı’nda Almanya adına ön cephede savaşmış olmasıydı. Bu yüzden serbest bırakıldığı bir anda, bir faytonun içerisinde saklanarak İsviçre’nin Cenevre şehrine kaçabildi.  Bayern Münih’in yönetimi ve üyelerinin hemen hemen hepsi İkinci Dünya Savaşı’nın ön cephesine yollandı ve kulübün içerisi Naziler tarafından tamamen boşaltıldı. Münih’in temsilcisi 1860 olurken, Bayern ise alt liglerde geçirdi ömrünü.


1963 yılında ulusal lig olarak “Bundesliga” kurulduğunda, “aynı şehirden iki takım olmaz” bahanesiyle davet dahi almadılar. Şehrin o dönem büyük takımı ve davet edilen kulüp 1860 Münih oldu.. Ancak dünya futboluna ismini ezberletecek olan yetenekler ordusu bu gerçeğe rağmen "tuhaf" bir şekilde soluğu Bayern’de aldı.  Diriliş dünyaya kendisini tanıtacak olan yetenekli futbolcuların enteresan bir şekilde Bayern'de toplanmasıyla mümkün oldu.

Misal Franz Beckenbauer’in çocukluk hayali şehrin büyük takımı 1860 Münih’te forma giymekti. Bir gün MSC formasıyla hayalini kurduğu takıma karşı oynarken, sahada rakip takımın kaptanı Erhart Hofeditz ile kapıştı. Bu kavganın içerisinde “Kaiser”, Hofeditz’den tokatı yiyince her şey değişti. Böylece Franz soluğu 1860’da değil de Bayern Münih’te aldı…Gerd Müller’inse aynı gün içerisinde iki randevusu vardı. Biri 1860’la öbürü Bayern’le. Öncelik verilen 1860 menajerinin geç gelmesi Alman tarihinin gelmiş geçmiş en değerli oyuncusunun Bayern Münih forması giymesiyle sonuçlandı. Efsane kaleci Sepp Maier’in hikayesiyse en ilginci. Maier, TSV Haar takımının forvetiydi. Ancak kaderi 15 yaşında değişti; Bayern Münih’in B takımı ile maç yapan Haar takımının kalecisi sakatlanınca iş forvette görev alan Maier’e düştü. O maçta Maier 9 gol yemesine rağmen Bayern Münih’in radarına girmeyi başardı  ve bir süre sonra da transferi gerçekleşti. Beckenbauer, Müller, Maier derken öyle bir kadro oluştu ki 70li yıllara Almanya milli takımı ve Bayern Münih damga vurdu.

Ulusal lig "Bundesliga" 1963 yılında kurulduktan iki yıl sonra birinci lige yükselen Bayern, 1969 yılında ilk şampiyonluğuna ulaştı. Daha sonra beş yıl içerisinde 2 kez ikinci, 3 kez de şampiyon olurken arka arkaya 3 kez de Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kaldırarak ismini tüm dünyaya duyurmayı başardı. O müthiş kadronun işleriydi tüm bunlar.. 1974 yılında ise 6 yıl sürecek olan düşüş başladı. Bugünkü Bayern Münih'in temelleri ise işte bu düşüşün sonucunda gerçekleşen olaylar sonucu atıldı. O dönem yaşanılanlar Almanya'da futbol kulüplerinin yönetim şeklini değiştirdi. Başarı taklit edildi ve bugün özellikle ülkemizde görülen amatörlüklerin Almanya'yı erken bir şekilde terk etmesini sağladı.  

Neler olmuştu?


BAYERN'İ KURTARAN BREİTNER DARBESİ

 "1966 sonbaharıydı. Ben 15 Uli ise 14 yaşındaydı. Eyalet seçmeleri için toplanmıştık. 20 kişiden oluşan oyuncu grubunu antrenör odalara dağıtıyordu. Pek çoğu birbirini bir yerlerden tanırken tam yanımda duran Uli ile ben kimseyi tanımıyorduk. Antrenör geldi ve 'Siz ikiniz de bir odaya geçin' demesiyle başladı her şey" diye anlatıyor Paul Breitner bu birlikteliğin başladığı noktayı.  Orada başlayan dostluk dış ülkelerde oynanan maçlar için gidilen uzun tren yolculuklarında pekişti ve farklı ülkelerde yapılan maç dönüşleri artık biri diğerinin ailesinin evinde kalmasıyla olgunluğa erişti. Bayern Münih'in kapısından aynı dönemde içeri girdiklerinde 20li yaşlarının henüz daha ilk aylarını yaşıyorlardı. Breitner'ın Real Madrid'e transfer olasıya kadar olan süreçte ikisi aynı odayı paylaşmaya devam etti. Bir gün askerlik için evin kapısını zorladıklarında Uli Hoenes kadim dostu Breitner'ı kömürlükte saklayacaktı üç gün boyunca.. O tek odalı iki kişilik ev yaşantısının ve dostluğun belgeseli yapıldı, kitabı yazıldı ve efsane bir süreç olarak Alman tarihine geçti.

Ne var ki Breitner çok iyi oyuncuydu ve Real Madrid de ısrar edince ilk ayrılık kaçınılmaz oldu. Real Madrid dönüşü borç içerisinde yüzen Bayern Münih'in parası Breitner için çıkışmayınca soluğu milyoner sponsoru olan Eintracht Braunschweig'da aldı, gönlü ise yuvası Bayern Münih'te kaldı. İnanması kolay olmayacaktır belki ama her şey bu ikilinin dostluğuyla başladı. Başkan Wilhelm Neudecker 2 milyon mark olan Breitner'ın bonservisinin bir kısmını bulsa da sonunu getiremiyordu. Uli Hoeness dostu için devreye girdi ve futbolcu olmasına rağmen işe el attı. Memleketi Ulm'den kamyon firması Magirus Deutz'u kulübe "şartlı" sponsor yaptı. 600 bin mark net gelir elde edilecek olan bu anlaşmanın şartı şuydu "Buradan kazanılacak olan para, arkadaşının bonservisine harcanacaktı". Bir zaman sonra "Yaptığım en büyük hata" diyecek olan başkan Hoeness'in şartına uyar ve Breitner'ı takıma 1978 yılında transfer ederken, kronik sakatlığı sonucu kadroya giremeyen Uli Hoeness'i ise çok sevdiği Bayern'den kopararak Nürnberg'e kiralar.. Takıma dönen Almanların saha içi tartışmasız gelmiş geçmiş en güçlü lider olan Paul Breitner işe koyulur.


6 milyon mark borcu olan Bayern Münih 6 yıldır da kupa göremiyordu. Bayern her açıdan bitmiş, tükenmiş idi Paul Breitner ikinci kez takıma dahil olduğu 1978 yılında.  Beckenbauer ve Müller gitmiş, borç milyon markları bulmuş, sonuçlar günden güne kötüleşmişti. Başta teknik adam seçimi olmak üzere pek çok konuda Breitner ve başkan anlaşamıyordu. Henüz sezonun başında Paul Breitner antrenmanların yetersizliğinden, idmanların doğru olmadığına kadar bir dizi şikayetle teknik direktör Gyula Lorant’ın üzerine gitti. Breitner'a göre Lorant'ın gitmesi gerekiyordu başkan ise kalmasını istiyordu. Kızıl Paul sazı eline alıp Sepp Maier ile birlikte oyuncuları örgütledi. İsyanı başlattı. Direniş artık gizli saklı değildi; mikrofonlara yansımıştı, televizyon ekranlarından başkanla atışmalar başlamıştı. Düsseldorf deplasmanında 7-1 kaybedilince Bayern Münih’te oyuncular açık açık deklare ettiler: Kulüp başkanı ve teknik direktör gidecek! Takım üst üste maçları bilerek ya da bilmeyerek kaybetmeye başlayınca 1979 Şubat ayında Gyula Lorant’ın görevine son verildi. Breitner savaşta öne geçmiş, sezon başı istediğini bir şekilde almayı bilmişti. Yerine gelecek teknik direktör konusu ise savaşın son aşamasıydı. Paul Breitner liderliğindeki oyuncular yardımcı antrenör Pal Csernai’nin görevi devralmasının doğru olacağını düşünürken, başkan Wilhelm Neudecker ise Max Merkel’i takımın başına getirmeyi düşünüyordu. İsyan büyüyor, örgütlenmiş futbolcular karşısında başkan çaresiz bir şekilde kıvranıyordu.  19 Mart 1979 günü başkan Wilhelm Neudecker “Bu anarşistlerle artık uğraşamayacağım” dedi ve kazanan Breitner liderliğinde oyuncular oldu.

Darbe sonrası takımın başına getirilen başkan Hoffman ve teknik direktörü Csernai ile "anarşist" Paul Breitner

Teknik direktör beklendiği gibi Pal Csernai olurken yeni başkan da Paul Breitner’ın istediği şekilde Willi O. Hoffman olmuştu. Yukarıdaki fotoğraf, gücün kimde olduğunu net bir şekilde gösteriyor olsa gerek. Breitner başkanı ve teknik direktörü seçti ama bugüne kadar etkisini sürdürecek asıl değişikliği ise "sportif direktör" olarak Nürnberg'de futbol yaşantısına devam eden kadim dostu Uli Hoeness'i getirmek oldu. Bu yeni yönetimde güç paralı başkanların değil artık Uli Hoenessgillerin olmaya böyle başladı. Başka bir ifadeyle 14-5 yaşlarında başlayan dostluğun temellerini attığı "farklı" bir yönetim. Uli, parayı bulup dostu Breitner'ı getirdi ve fakat kronik sakatlığı nedeniyle Nürnberg'e gönderildi. Breitner ise darbe yapıp Uli Hoeness'i deyim yerindeyse Bayern'e çiviyle çaktı. Hoeness 27 yaşında futbolu bırakarak menajer oldu ve öyle başarılı oldu ki Almanya'nın futbol yönetimini değiştirdi.  Breitner sonrası artık bu işten çakmayan para babaları söz sahibi olamayacaklardı.  Uli Hoeness, kulübün başkanı olduğu güne kadar, yani o darbe sonrası 35 yıl boyunca Bayern’in her şeyi oldu ve saha içerisine yaptığı doğru hamleler kadar sahanın dışında da harekete geçerek 6 milyon mark borçla aldığı Bayern Münih’i en azından ekonomik anlamda dünyanın en iyisi yaptı. Neymar transferi söz konusu olduğunda uluslarası düzeyde rakiplerine yaptığı şu gönderme bizzat onun zirvesidir: “Biz transfer yaparken diğerleri gibi bankanın kredi bölümüne değil, veznesine gideriz.” Zira bugün Bayern Münih'in borcu olmadığı gibi kasasında hazır 400 milyon euro parası var. Darbenin hemen arkasından 6 yıl hasret kalınan şampiyonlukla başlayıp hiç bitmeyecek bir başarı öyküsü bu şekilde yazıldı. Bayern Münih bir dönemin başarılı takımı olarak anılmaktan kurtulup istikrarlı başarıyı bu darbe sayesinde başardı. Artık orada “eski futbolcuların” gücünü hiçbir işadamı kıramıyordu. Kimin başkan olduğunun önemi olmadığı kadar yeri ve zamanı geldiğinde o başkan Franz Beckenabuer olsa bile  “gider yapacak” bir güce sahip oldu Uli Hoeness. Alman futbol kulüplerinde başkanlardan ziyade atanan bu sportif direktörlerle yönetilme geleneği aslında Paul Breitner darbesiyle başlamıştı.


HOENESS İLE GELEN PROFESYONELLİK 

Uli Hoeness’in bu başarısıyla beraber Alman kulüpleri artık farklı şekilde yönetilmeye başlandı. Kongreyle “tek tek” seçilen yönetim kurulu üyeleri ve kulüp başkanı artık operasyonel işlemlerden elini ayağını çekti. Teknik direktörleri kovma hakkı dahi yoktur. Üst düzey başarı taklitlerini doğurdu. Zamanla sportif direktörün yanına finans sektöründe uzman bir kişi daha eklendi. Toplamda dördü geçmeyecek olan bu maaşlı insanlarla, 40 yıl önce hayata geçirdikleri bu kurumsallaşmayı Türkiye’nin 21 yüzyıldan 15 yılı geride bıraktığımız dönemde dahi geçemediğini biliyoruz. Seçilen ve zaman zaman değişen yönetim kurulları gerçekte “denetleme” kurulları olarak çalışır ve kulüplerde söz sahibi olan insanların büyük çoğunluğu artık işadamı değil, futbol geçmişi olan uzman insanlar olur. Sportif yönetim bizde olduğu gibi iki ya da üç yılda bir yapılan kongrelerle değişmediği gibi performansa dayalı bir şekilde iş ömürlerine sahipler. Başka türlü altyapı organiasyonlarından tesislere kadar pek çok konuda böylesine bir gelişim mümkün olur muydu sizce? Uzun vadeli projelerin başında altyapı gelir. İki yıllık sportif başarıya bağlı yönetimlerin bunu başarma şansı var mıdır sizce?


                                         ÖTEKİ BAYERN

İki sıkı dostun birbirlerini Bayern’e bağlamasının ardından yönetim iş adamlarından futbolun gerçek sahiplerine geçince, Bayern Münih farkı ortaya çıktı. Tüm dünyaya örnek teşkil edecek üst düzey profesyonel yönetimine rağmen, futbolun özünde yer alan “amatör ruhu” kaybetmeyen nadir takımlardan birisi bugün Bayern. Dışarıdan baktığınızda gördüğünüz zengin, şımarık ve acımasız kapitalist tavır, içine girip merceği yaklaştırdığınızda yavaş yavaş kayboluyor ve ortaya eski futbolcuların yönetimindeki “öteki bayern” çıkıyor…

Bayern’in dünyanın en başarılı kulübü olup olmadığı tartışılır ama 40 yıla yakın zaman dilimi içerisinde, dünyanın en iyi yönetilen kulübü olduğu tartışmaya kapalıdır. Rakiplerinin en iyi oyuncularını kadroya katmasıyla ülkemizde kötülüğün simgesi “Darth Vader” gibi anılsa da gerçek çok daha başkadır: Bayern Münih bir ailedir!  Bu kavrama Almanya’daki diğer takımlardan çok daha fazla değer vererek farkını ortaya koyar, Bayern. Breitner’in darbesi sonrası geçen 40 yıla yakın zaman içerisinde, yönetim kulübe emek vermiş malzemecisinden futbolcusuna kadar her bir parçasına yaklaşımıyla fark yarattı.

 Kendisine büyük paralar teklif edilmesine rağmen, en iyi döneminde kulübe sadık kalan Mehmet Scholl’e, bir yılı aşacak sakatlığına rağmen 2 yıllık sözleşme önerilmesi işin özetidir. Sözleşme sonrası Mehmet Scholl “Bayern Münih’te var olan insanlığı, dünyanın başka hiçbir profesyonel kulübünde bulamazsınız” derken haksız da değildir. Öyle oldu ki özel hayatında sorunlar yaşadığı zaman Uli Hoeness ona evinin kapılarını açtı, bir oda dahi verdi Mehmet Scholl’e tıpkı depresyondan futbolu bırakan Sebastian Deisler’in gecenin üçünde, beşinde sık sık ziyaret edip kaldığı ve kendisini o dönemde "en iyi hissettiğim yer" dediği gibi.


Gerd Müller’i yıllar sonra girdiği alkol batağından kurtmak adına Hoeness ve Beckenbauer eşliğinde bir grup Bayern Münih yöneticisi seferber olmuştu. Nihayetinde “Bundesliga’da tüm zamanların en değerli oyuncusu” seçilen efsaneyi tedavi olmaya razı ederek yaşama tutunmasını sağladılar. Uli Hoeness’in beraber oynayıp goller attırdığı, kupaları topladığı klinikteki arkadaşını, kulübe dahi uğramadan her sabah ziyaret etmesidir vefa. Her gün yapılan yüzlerce kilometre dahi arasına hiç girememiştir bu iki arkadaşın. Ayrıca alkol belasından kurtulduktan sonra Gerd Müller artık altyapıda çalışarak yaşama ikinci kez Bayern Münih ile tutmuştur. Bayern’de iki yıl oynadıktan sonra işsiz, parasız kalıp sokaklara düşen  Jürgen Wegmann’ı da fan shoplarında iş bulması gibi sahipsiz bırakmamıştır büyük golcüyü.

HAMANN’IN BAŞINDA BEKLEYİŞ…

2003’te Ottobrun’da seminerde konuşan Bayern Münih patronu Uli Hoeness’in konuşması, eşinin kulağına bir şeyler fısıldamasının ardından yarıda kesilir. Önce bir şaşkınlık olur salonda. Bir an olsun ardına bile bakmadan, efsane menajer soluğu hastanede alır. Zira konuşma esnasında henüz daha 23 yaşında olan Dieter Hamann’ın kalp krizi geçirdiğini öğrenmiştir. Hamann ise “Belki genç yaşta kalp krizi geçirmenin şokunu atlatabilir, hatta unutabilirim ama uyandığımda sabaha kadar başımda nöbet beklemiş Uli Hoeness’i görmenin şokunu ise asla” diyecektir yıllar sonra.

Başarılı savunmacı Sammy Kuffour 15 aylık kızının memleketi Gana’da havuza düşerek yaşama veda ettiğini öğrendiğinde, en hızlı bir şekilde futbolcusunu Gana’ya göndermek için özel jeti hazır eden Bayern Münih ve “Ne zaman istersen o zaman gel” notunu da iliştirir. Kuffour bu zor zamanlarda “Ailem olmasa altından kalkamazdım” derken aile olarak Gana’da bıraktığı eşinden ziyade, kulübü Bayern Münih’i işaret ediyordur.

PR ÇALIŞMASI DEĞİL, AİLE OLMAK

Mehmet Scholl, Dieter Hamannn ya da Gerd Müller gibi sadece popüler isimlere bu yardımların yapıldığını düşünüyorsanız Bayern Münih felsefesini henüz idrak edememişsiniz demektir. O çatı altında bir gün dahi top oynayarak ailenin bir parçası olmuş her insan aynı değerdedir.

80’li yıllarda gol kralı olarak transfer edilen ve iki yılda sadece iki gol atan fiyasko transfer Lars Lunde, felaket performansının ardından memleketi İsviçre’ye dönmüş, bir zaman sonra arabasıyla kaza yapmıştır. Ne parası kalmıştır ne de masrafları karşılayacak bir sigortası vardır. Tam bu durumda Münih’ten çıkıp gelen Uli Hoeness, eski oyuncusunun hastane masrafları karşıladığı gibi 240 saat komada kaldıktan sonra koordinasyon yeteneğini kaybeden, dişini bile fırçalamaktan aciz eski futbolcusunun kendi evinde bakımını da üstlenmekten çekinmez. Üstelik ona yer açmak için kızı Sabine oğlu Florian'a taşınmak zorunda kalır 1988 yılında aylar sürecek bakımı için.. Mr. Bayern Münih olarak anılan Uli Hoeness’in eşi, “O artık bizim üçüncü çocuğumuz oldu” diyecektir günlerde evinde baktığı Lunde için. Uli’nin “Neden yaptınız bu yardımı?” sorusuna verdiği cevap, Bayern’in öteki yüzünü açıklar: “O bir dönem Bayern Münih’e hizmet ederek bizim ailemizin bir parçası olmuştur. Aile, zor zamanlarında evlatlarının yanında olmalıdır.”

Altyapı hocası Udo Bassemir’e kanser teşhisi konduğunda ilk duyduğunuz haber tedavi için işi bıraktığı olur. Hoeness hızlı bir şekilde kemik illiği bağışı için kampanya düzenler. Ardından uzunca bir zaman sonra, bir yerlerde küçük bir not olarak maaşını sağlıklı oluncaya kadar Bayern Münih’ten çalışmadığı halde aldığını okursunuz. O aradan geçen zaman aslında tüm bu eylemlerin de samimiyetini ortaya koyar… Tam da iflas tehlikesi yaşayan Borussia Dortmund’a iki milyon euro nakit para yardımı yapıldığının, 10 yıl sonra; takımın şampiyonluğa oynadı zamanlarda öğrenilmesi gibi.

BUNDESLİGA’YI BESLİYOR

Bayern’in kendisini güçlendirmek adına karizmasını da arkasına alarak rakiplerinin en iyi oyuncularını birer birer aldığı bir gerçektir.  Bazen bunu “oyuncuya daha az para harcama” adına kirli yollarla yaptığını da biliyoruz. Lakin böyle bir eylemi, etik açıdan kusurlu bulacak olanın rakiplerinden transfer yapmamış bir kulüp olması gerekir. Jürgen Klopp’un Götze transferi sonrası yaptığı açıklama işin özetidir: “Büyük balık küçüğü yer. Nasıl ki biz Gladbach’tan Reus’u daha çekici olduğumuz için almaktan kaçınmıyorsak, Bayern Münih de bizden oyuncu alacaktır, bu normal.” Olağan dışı olansa Bavyera ekibinin kendi ligine yaptığı yardımdır. Bayern Münih, parçası olduğu aileye yardım etmekten hiçbir zaman geri durmadı. İçeride rakibi yok belki ama uluslarası arenada Real Madrid, Barcelona ve Manchester United ile kıyasıya bir yarış içerisinde. Rakibi olan üç takımdan senede 150 milyon euro daha az yayın gelirine sahip olmasının sebebi, bulunduğu futbol ailesine yardım etmek. Maçlarını havuzu bozarak tek başına ihaleye çıkaracak olsa, Sat 1’in araştırmasına göre en az 200 milyon euro kazanacak durumda Bayern. Gelin görün ki taş çatlasa 35 milyon euro ancak kasasına giriyor. Bu yardımı yaparak, kendi gelirinden büyük ölçüde feragat ediyor ve ikinci lig takımlarına kadar uzanan sağlıklı bir beslenmenin oluşmasını sağlıyor. Öyle ki, arsızlaşan Alman takımlarından Eintracht Frankfurt başkanı Heribert Bruchhagen, Bayern Münih’in Şampiyonlar Ligi gelirinin adalet adına, diğerlerine dağıtılmasını önerebiliyor! Bugünlerde birinci Bundesliga kulüpleri toplanıp toplam yayın gelirinin yüzde 20'sini alan ikinci ligin "daha az para" alması için kulüpler birliğine mesaj verdiğini de hatırlatalım. Üstelik Bayern Münih öyle güzel yönetiliyor ki her sezona Avrupa arenasındaki rakiplerinden 150 milyon euro geride başlamasına rağmen, dünyanın borcu olmayıp da kasasında 400 milyon euro hazır para bulunduran belki de tek büyük kulübü. Havuzu bozduğu anda diğer bütün takımlarının kaybedeceği milyon eurolar bir yana, ihalenin yüzde yirmisine sahip olan İkinci Bundesliga’nın tamamının küçülmesi kaçınılmazdır


ST. PAULİ’Yİ KURTARMA EYLEMİ

Belki de en enteresan olanı Bayern Münih ve özelde Uli Hoeness’e en fazla küfrün edildiği St. Pauli tribünlerine yapılan ziyaret olsa gerek. İflasın eşiğine gelen St. Pauli’nin eşcinsel başkanı Corny Littman bir kurtuluş reçetesi hazırlar ve üzerine “Retter” (Kurtarıcı) yazan tişörtler basıp satışa çıkarır. Aynı “feda” tişörtleriyle benzer reçeteyi uygulamaya geçiren güzide kulübümüz Beşiktaş gibi. Uli Hoeness yediği küfürleri unutarak, “Bu kült kulüp yaşamalıdır” der ve takımı toplayıp Hamburg’a götürür. Orada oynanan maçta üzerinde “Retter” (Kurtarıcı) yazılı tişörtlerle sahaya girer ve St. Pauli’ye hatırı sayılır bir gelir kazandırır Bayern. Somut maç gelirinin yanı sıra, yapılan yardım kampanyasının da büyümesine olanak vererek St. Pauli'nin kurtuluşuna azımsanmayacak yardım yapar. Benzer hikayeye sahip olan Darmstadt’ın da tarihine baktığınızda yine yardıma Bayern Münih’in koşa koşa gittiğini okuduğunuzda sosyal yardım adı altında PR çalışması ile gerçek bir yardım elinin uzatılması arasındaki farkı da görebilirsiniz. St.Pauli konuşuldu ve fakat Darmstadt ancak 10 yıl sonra birinci Bundesliga'ya geldiğinde hatırlandı bu yardım. Ezeli rakibi 1860 Münih'e uzun süre yaptığı yardım nedeniyle kendi tribünlerinin belki de ilk defa protestosuna maruz kaldığını da hatırlatalım.

DOSTLUK ÜZERİNE KURULAN TEMEL

Bayern Münih’in futbolcunun dilinden anlamaması mümkün değildir, zira bugün yönetimin tamamına yakını bir zaman bu takım için yeşil çimlerde emek vermiş eski futbolculardır. 27 yaşına kadar Bayern Münih ile her türlü üst düzey başarıyı yakaladıktan sonra Uli Hoeness’in çok sevdiği kulübünden kronik sakat olduğu için gönderilmesi ile Mehmet Scholl’e hastanede attırılan imza arasındaki bağı kurmak çok da zor değildir. Benzer empatiyi herhangi bir iş adamının göstermesi mümkün müdür? 6 yıl şampiyonluğun olmadığı dönemde iki dostun kurguladığı sistem bugünkü Bayern Münih’in temelidir. Nihayetinde “dostluk” üzerine bina edilmiş bu sistemin insani değerlerinin her şeyin üzerinde olması da kaçınılmazdır. 

Ve zaman geldi Bayern Münih'i bugünlere getiren adam Uli Hoeness zor duruma düştü. Vergi kaçakçılığından mahkum oldu. Peki ona bu zor zamanlarında kim yardım ediyor? Bizzat kendisinin kurup 40 yıl boyunca özene bözene kurduğu Bayern Münih futbol ailesi. Geçmişinde böyle bir leke olmasına rağmen başkan Karl Hopfner "O aday olursa ben çekilir, ona yer açarım" diyor. 1978 yılında 3 yıl üst üste Şampiyonlar Ligi olup şampiyonluklar yaşadığı kulübü kronik sakatlığında onu kapı dışarı etmişti. 40 yıl sonra böyle olmadı. O'nun işini hakkıyla yaptığının en güzel kanıtı bu olsa gerek.


MR. BAYERN MÜNİH GERİ GELİYOR

O geri geliyor. Gittiği günden bu yana altyapıdan oyuncu çıkmıyordu. Oysa Thomas Müller'in Hoffenheim'a satılmasına engel olmasından David Alaba'nın takımda kalmasından tutun da Lewandowski'nin transferine ve aslında Klinsmann yerine ikinci ligden Klopp'u takımın başına getirmek istemesine kadar 40 yılda kimsenin yapamayacağı kadar sayısız doğru kararı vermiş işinin erbabı bir insan yeniden gücü eline alacak en geç Kasım ayında.. Dünya futbol tarihinde bu kadar uzun süre başarılı olmuş bir başka "futbol adamı" yoktur. Futbolculuğunda 3 kez Şampiyonlar Ligi'ni üst üste kazanmasından şampiyonluklara ve milli takımla Avrupa Şampiyonu olup Dünya Kupası'nı kaldırmasına kadar her şeyi yaşamış insan menajerliğinde bir dünya kulübü yaratmayı başardı. Başkanlığında ise Bayern Münih tarihinde ilk defa 3 kupayı da alarak zirveye yerleşti. 27 yaşında menajer olarak Alman futbol kulüplerinin erken bir şekilde profesyonel yönetilmesinin yolunu açtı. 29 Şubatta şartlı tahliye edilecek olan  efsane kaldığı yerden devam edecek..