31 Ağustos 2012

Şampiyonlar Ligi H Grubu



Galatasaray güzel bir kura çekti. Bundan iyisi, şamda kayısı.

Manchester United diğer devlere nazaran en "yenilebilir" devler arasındadır. Real Madrid, Barcelona ve hatta Bayern Münih'i herhangi bir maçta yenmek dahi çok zor. İmkansız değil ama zor. Sorun şu ki Manchester United gruplardan çıkamama hakkını geçen sezon kullandı. üst üste iki kez bunu yaşaması çok olası değil. Robin Van Persie, Kagawa eklemeleri ile çok daha güçlü kadro kurdular. Geçen sezon hem lig hem de Şampiyonar Ligi'nde hayal kırıklığı yaşadılar, daha dikkatli daha detaycı olacakları kesin. Basel'in dışarıya attığı Manchester'ın artık kimseyi küçüm seme şansı yok.. Hele ki bu Şampiyonlar Ligi'nin ilk defa gireceği ikinci sezonunda bizzat çelme yediği Galatasaray ise çok zor. Ve bunlar maalasef hep aleyhimize olan ayrıntılar..

Braga ise Udinese'yi eleyip geldi. Şu bir post aşağıda yer alan Maicousel'in kaçan penaltısı Braga'yı buraya Udinese'yi ise Avrupa Ligi'ne gönderdi. Braga'nın italyan ekibini elemesi çok da sürpriz değil zira; Di Natale yaşını alıyor, iki yıl önce var olan Sanchez, G. İnler gitti. Onlara bu sene her maç on bir çıkan Asamoah, İsla ve kalecileri Handanovic de eklenince sil baştan yeni kadro kurmak zorunda kalan Udinese'nin elenmesi çok da sürpriz değil. Dişli takım Braga.. yeterince güçlü değilseniz şansınız yok ama yeterince iyi olduğunuz zaman zorlanmayacağınız ekiplerden..


Cluj ise benim en çok çekindiğim takım. Manchester'a iki maçta yenilseniz de ikincilik şansınız devam edebilir ama Cluj ya da Braga'ya evinizde kaybettiğiniz anda Avrupa Ligi mücadelesi başlar. Braga'dan ziyade Cluj çok daha tehlikeli. Pantelis Kapetenos gibi tehlikeli hücumcuları, atak futbolları ve deplasmanda dahi dominant oynama çabası onları güçlü kılıyor. Her daim attığı gollerden çok kaçırdıkları daha fazla.

Hülasa bu ligden en dandik takımı dahi çekseniz son gücünle size karşı oynayacağı için mesela daha çok siz ne durumdasınız? İkincilik oldukça ihtimal dahilinde ama bu biraz da Galatasaray'ın bu sezon çizeceği perfrormansa bağlı.

O "kutsal" müziği duymayalı uzun zaman olmuştu.. Hadi bakalım..

30 Ağustos 2012

Milyonluk risk!



Udinese-Braga maçı play-off turunun ilk maçında olduğu gibi 1-1 bitti. Uzatma dakikalarında da gol sesi çıkmayınca Şampiyonlar Ligi gruplarına hangi takımın kalacağını penaltılar belirledi.

İki takım toplamda on penaltı atışı gerçekleştirdi ve dokuzu gole çevrildi. İşte bu eski Hoffenhei'lı oyuncu Maicousel fotoğrafta görüldüğü gibi "panenka" penaltısı denedi.

Kaleci yutmadı, üzerine gelen topu tuttu.

Onca emek, onca yatırım, onca çaba ve kaçam milyonlarca euro para, prestij ve daha neler neler.. İşte şu vuruşa kurban edildi.

Panenka penaltısının tarihi eski de olsa Pirlo'nun özendirdikleri bunlar.. İnsanoğlu rahat bir iki hafta uyku uyuyamaz, rüyalarına girer..

Futbolculuk zor iş, zor..

Giuliamaria!



Juve'li Emanuele Giaccherini'nin kızı Giuliamaria.. Dehşet..

29 Ağustos 2012

Del Piero, Ballack, Hakan Şükür ve Alex


Del Piero bir aksilik olmazsa yarın Sion'a transferi gerçekleşecek..

Alex'ten üç yaş büyük olabilir belki ama geçen sezon hiçbir maçta 90 dakika oynamadı. İki yıl öncesi ise ligde oynadığı 33 maçın 25'inde ya oyundan çıkarıldı ya da sonradan oyuna dahil oldu. Özellikle geçen sezon sözleşmesinin uzatılması konusundaki ısrarcı tutumu nedeniyle kulüple kavgaları gündemi bir süre meşgul etti.

Onca yılın ardından kimse ona başta "yeter" diyemedi. Alex'e benzemez, 19 yıl bu. 1993'te girdi Juventus'un kapısından ve daha da önemlisi bir alt lige düşse dahi gemisini terk etmedi kaptan..

Lakin 38 yaşında oynamak istiyor ve olmadığı zaman da sorun çıkartıyordu.

Ama bu "sürekli oynama isteği" sadece ona özel bir durum değildi..


Onu anlatmaya gerek var mı?

Sadece Galatasaray'ın değil ülkenin belki de en başarılı futbolcuları arasında ilk üçe oynar. Kazandıklarının haddi hesabı yok. Karakterini tartışa durun ama onunla Galatasaray ve milli takım sıklıkla inanılmazı gerçekleştirdi.

Bunlara kimsenin diyeceği bir şey yok.

37 yaşında oynamak istiyordu. Dahası öyle sonradan oyuna girmelerle de tatmin olmuyor, ilk 11 çıkmadığı zaman bildiğin sorun çıkartıyordu.. 37 yaşında!


Bana göre geçen iki sezonda Leverkusen'in en büyük sorunu bir dönem uluslararası çapta Almanya'nın tek futbolcusu olan Ballack'ın varlığıydı. 35 yaşında hem kulüp hem de milli takımın vazgeçilmezi olmak istiyordu. Onu kenarda oturtamazsınız zira büyük bir güç. Öyle ki teknik adamı anında gönderebilecek kadar etkiliydi.

Heynckes az çok başa çıkabiliyordu belki ama Robin Dutt'un başarısızlığının en önemli nedenlerinden birisi de bu efsanedir. Üstelik mevkisi itibariyle futbol ilerlemiş, fizik daha fazla ön plana çıkmış, eskisi gibi liberoda idare edeceği durum da kalmamıştı..

Oynamak istiyordu..


35 yaş bitiyor ve 36 başlıyor bir iki hafta sonra..

Bugüne kadar olan katkısı bir yana bir yıl daha iş yapar, pek çok maçı çevirebilir veya oyuna etki edebilir. Zekası, tekniği buna bir sezon daha müsade eder. İsterse 39'a kadar futbol oynayabilir ama kendisini idare edebilecek bir ligde ve oyun sisteminde..

Bu oyunculara F1'den Michael Schumacher'i de ekleyebiliriz.

Başka bir sevda bu, başka bir tutku.. Her yerde ve her takımda görmek mümkün. Geçmişin güzelliği, onca yıllık katkının sonucu oluşturdurduğu sempati sonucu taraftardan destek görüyorlar. Pek çok Alexsever gerekirse Moskova maçının kaybedilip heykelini dikmeye hazırlandıkları oyuncunun itibarının geri verilmesini istiyor. En güzel beklenti de sonradan oyuna girip Alex'in Şampiyonlar Ligi biletini aldıracak etkiyi yaratması. Biz bunu Hakan Şükür'de hem milli takım hem de kulüp bazında yaşadık..

Ama işte acı gerçek budur: Yarın sonradan oyuna girip golü atarak başarılı olsa bile 35 yaşın bitmesi ile beraber zamanla sahadaki süreniz azalması gerekir. Alex gibi zeki oyuncu sonradan oyuna girip pek çok maça etki ederek 40'a kadar en azından bizim ligde oynar ama her zaman her maç doksan dakika değil..

Doğru düşünemiyor, farklı davranıyor ve Zidane, Hagi gibi zirvede bırakmak istemiyorlar. Bazen çocuk gibi ısrarcı olup duruma farklı şekilde isyan ediyorlar.

Dertleri para değil, sadece eskiden olduğu gibi yine en sevdiği işi yapmak.. Taraftarlar her zaman bu oyunculardan yana tavır alır ve gönlümüz hep onlarladır. Yarın da yine Alex'in sonradan oyuna girip oyunu çevirmesini düşleyen milyonlarca insanın olacağını biliyorum ama acı gerçek de şudur ki; zirvede bırakmak en doğrusu ve yakışanıdır.

Zinedine Zidane 23 Haziran 1972 doğumludur. 2006'da yani Alex'ten bir yaş küçük olmasına rağmen futbolu bırakmıştı.

Bundesliganın en pahalı transferi: Javi Martinez!



Bayern Münih 40 milyon euro bonservisine ödese de oyuncunun maaşından iki milyon feragat etmesi sonucu beş yıllık anlaşmada 10 milyon euro'luk kısmının Javi Martinez tarafından ödenmesiyle 30 milyona bu transfer gerçekleşti diyebiliriz.

İki soru var!

Javi Martinez bu paraya değer mi?

Hoeness, Avrupa'nın dev kulüplerin yatırımının genelde bu mevkiye yaptığının altını çizip dışarıda da bu seviyede oynanılan futbola uyum gösterebilecek üç-dört oyuncu olunca bu para kaçınılmaz oluyor dedi.

Haklı olabilir.

İkinci soru ise oyuncunun "Bundesliganın en pahalı transferi" baskısını kaldırabilecek psikolojiye sahip midir? En ufak bir yanlışısında "bu mu lan en pahalı transferi" söylemi sürekli olarak başına musallat edilecektir, bundan kaçarı dünyanın hiçbir yerinde yok. Demir gibi sinirleri olması gerekir..

Stoper ve defansif orta saha oynayabiliyor. Sezgileri çok kuvvetli ve taktiksel yetkinliği üst seviyede. Sertliğini ise söylemeye gerek yok ve işte tam da bu noktada Bayern'in ona ihtiyacı olduğu gerçeği söz konusu. O saha içi sertlik.. Lider rolü. Yıkılmayan, o baskıya boyun eğmeyen ve her koşulda arkadaşlarının ayakta kalmasını sağlamak..

Javi Martinez doğru bir yatırım, tek sorun miktarın rekor olması ve bunun basın yoluyla hem kulübe hem de oyuncuya geri dönüşümünün çok sert olacağıdır.

Bekleyip göreceğiz..

28 Ağustos 2012

Yılmaz Güney-Türkan Şoray



"
Bütün artistler bana hayrandı; ben ise Yılmaz Güney'e...
Gözlerine bakamazdım, aşık olacağımdan korkardım
.. "

Türkan Şoray - Röportajlar

1967-68-69 Nürnberg!


1963 yılında Bundesliga kurulmadan önce Almanya'nın kralı FC. Nürnberg idi. 8 şampiyonluk yaşadı öncesinde.. En büyük derbisi de iki kez de şampiyon olmuş Greuther Fürth ile oynanılan muazzam maçlardı..

Bundesliga çok yaramadı Nürnberg'ime.. Lakin arkadaşlar bu yeni kurulan ligde ise bu takımın 1 şampiyonluğu mevcut. 1967/68 sezonunu Nürnberg şampiyon olarak tamamladı Max Merkel yönetimi altında..

Aman allahım, hemen hazırlıklar Avrupa Kupası maçlarına çevrildi.

10 oyuncu gönderildi 9 yeni oyuncu kadroya katıldı.

Peki sonuç?

67/68 sezonunun Şampiyonu olan Nürnberg 68/69 sezonunda sondan ikinci olarak küme düştü. Tarihte en azından Bundesligada şampiyon takımın küme düştüğü bir daha görülmedi. Her şeyin fazlası zarar..

Ben mi 20 milyon ediyorum?



Milan istedi adam gitmedi. Mutluyum ben Schalke'de dedi. Şimdi Zenit istiyor ama nasıl? Her ne pahasına olursa olsun. Pahası da 20 milyon bonservis.. kendisine ne verilecek orası muamma ama Milan'a gitmeyen buraya gider, verilecek olan budur.

Tam da şurada eski konuyu bir daha açalım.

Magath alışveriş/transfer manyağıdır, çok fazla kelepir oyuncu alır ikisi tutsa iyidir der..

Kyriakos Papadopoulos da bunlardan birisiydi. 18 yaşında aldı.. Edin Dzeko gibi keşfetti.

Schalke'liler bir ara çok takmıştı ve paranın çarçur edildiğini düşünüyordu.

Schalke'yi en olmayacak zamanda ikinci yapıp Şampiyonlar Ligi'ne soktu. Koy cebine 20 milyon giriş parasını..

Çeyrek finale çıkardı, eh ne kadar koyacağını sen hesap et..

Kyriakos'u da satarsa 20'ye..

Ne alırsan bir lira kısmından Ali Karimi'den Edu'ya kadar tonla hatalı transferi olsa da toplamda bu adam kar yaptırmamış mıdır? Keza Dzeko'dan tut da bugüne kadar toplayıp çıkarsak sonuç ne çıkar?

Barzagli, Zaccardo gibi Wolfsburg'a pahalı transferler de yaptırdı çok fazla getirisi olmayan ama yine de..

Magath ve transfer işi başlı başına muammadır. Bu konuda ne "çok kötü" diyebiliyorum ne de oyuncu gözü çok iyi.. En kötüsü de ortası yok.. aldığı adamlar ya elde patlıyor ya da bonservisi patlatıyor milyon avrolara..

Bakalım Schalke'nin bu ısrar karşısında tutumu ne olacak?

Fichte!


Bir filozofun daha bu dünyada bir fikir ürettiğine pişman etme bölümüne hoş geldiniz. Mevzu bahis konu Fihte..

Koşulların insan düşüncesini biçimlendirdiğine istinaden örnek gösterebilecek filozoflar arasındadır Fichte. İdealisttir, öznel idealist ve Kant'ın sıkı bir takipçisidir. Aynı zamanda bugünkü –ilginç bir şekilde- sosyalist devletin öncüsüdür de. Kimilerine göre Hitler'in faşizminde Niçe’den daha fazla ilham kaynağı olduğu söylenir. Dışa Kapalı Ticaret Devleti’nin, bugünkü sosyalist devlet ile ciddi benzerlikleri vardır. Ekonominin dışa kapatılması, devlet eliyle düzenlemelerin yapılması ve insanın temel ihtiyaçlarının devlet eliyle gerçekleştirilmesi için "zor" un kullanımı gibi.. Bu öznel idealist, mutlak benci Fichte'nin sosyalist idelerle tatlandırılmış düşüncesinin en önemli itkisi, fakir dokumacının sekiz çocuğundan birisi olmasıdır belki de. Tarihte proleter sınıf arasından çıkmış ilk filozoftur. Hikâyesi de Macit Gökberg'e göre şöyledir; kilisedeki vaaza yetişmeye çalışan zengin Baron, geç kalır. Yolda karşılaştığı ve kendisine vaazı özet geçen çocuğun/Fichtenin zekasından etkilenir ve eğitimini kendi üzerine alır. Ölünceye kadar bakar, eder, sonra yine çok değil bir kaç yıl sonra bir başına kalır Fichte. Bu arada Kant ile tanışır, ilk eserini onun yayınevinden çıkarır ve büyük övgü alır. Herkes Kant'ın yazdığını düşünür iken Kant, bu eserin gerçek sahibi açıklar ve haklı bir üne kavuşur filan..

Kantla tanışması ise şöyledir. Baron öldükten sonra geçimini sağlamak için ders vermek durumunda kalır ve bu sırada, Kant'ın bir kitabı eline geçer. Birden sıkı bir Kant hayranı olur ve onunla tanışmak için Konigsberg'e gider. Fichte'nin en çok ilgisini çekmiş ve kendisine bağlamış olan Kant'ın Ahlak Felsefesidir. İmrendiği filozofun bir yandan takipçisi olmak, onun sistemini genişletmek ister iken, diğer yandan kararsız kalmış. Kant, bilinemezcidir, metafizike karşı keskin çizgileri olan adamdır. Aynı zamanda Ateizme de kucak açmamış, bu ve benzeri konuları insan aklının eremeyeceğine kanaat getirip işin içinden kendisini sıyırmış. Lakin Fichte için bu kadar kolay olmamış. Bilinç mi maddeden, yoksa madde mi bilinçten derken bunu düşünmekten kafayı sıyıracak noktaya gelmiş ve en sonunda Kant'ın Konigsbergde’ki evine giderken merdivenin önünde durmuş ve kararını vermiş. Eğer bu merdivenlerin basamaklarının adedi çift sayı ise; bilinç, yok değilse madde demiş ve çıkmış merdivenleri teker teker.. Yok, daha neler! Keşke böyle olsaydı ama elbette böyle gelişmedi süreç.

Kendisine göre iki yol vardır gidilebilecek. Determinist ve indeterminist felsefe. Yani belirlenimci ve belirlenemezci. Eğer ki madde'yi öne koyar ise, madde'den nasıl bir bilinç çıktığı sorusu bilinemez, aynı zamanda her şeyin başına maddeyi yerleştirdiğiniz zaman nedensellik bağıntısı içerisinde yapılan her eylemin makine düzeninde işlediği varsayımı çok hoşuna gitmez. Zira bu insanın elinden özgürlüğünü aldığı gibi bu ortamda ahlak üzerine konuşmak ya da kabaca felsefe yapmak dahi imkân dâhilinde değildir.

Başlangıca maddeyi yerleştirmek insanın özgür iradesini elinden alıyor ona göre.

Özgürlük, Fichte'nin bütün öğretisinin temeline koyduğu fikridir. İnsanın özgürlüğünü elinden almaya gönlü el vermedi. Onun için özgürlük, hazır olarak verilmiş bir durum olmayıp gerçekleştirebilecek bir ödevdir. Bu yüzden belirlenimci(determinist) bir dünya tasavvurunda insan özgürlüğüne yer yoktur. Hemen bu noktada şu soru akla takılmış. Dönemin önde gelen aklı kit dükleri şöyle demiş "behey Fichte kardeş, bu kadar özgürlük diye başımızın etini yedin de bu dışa kapalı ticaret devletinde özgürlük nerede? Devlet her şeyi "zor"la yaptırıyor senin bu hayal âleminde. Bunda bir çelişki yok mu diye son derece Hulki Cevizoğlu misali sert çıkıp hesap sormuşlardır.

Fichte bunlara ilişkin 18 Aralık 1804 tarihinde evinin balkonundan çayından bir yudum alıp şöyle bir açıklama yapmış:

"bre dangalaklar, siz özgürlüğünüzün başkasının özgürlüğü ile sınırlı olduğunu kabul edin önce! İnsan ancak başkalarının haklarına saygı göstererek özgür olabilir. Bireyin özgürlüğü, diğer insanların özgürlüğü ile sınırlıdır. Bundan dolayı özgür kişi tek tek birey olarak değil toplum çerçevesinde ancak düşünülmek durumundadır. İnsanın, her türlü sözleşmenin üzerinde duran bir takım "doğal hakları" vardır, bunları elinden almaya, çiğnemeye, her şekilde görmezden gelmeye çalışan insanlar için devlet ve onun "zor"u vardır. Devlet, insanın özgürlüğünü güvence altına almak için kendisini var eder. Özgür insan, öncelikle böyle bir istemin altına imzasını atmakla yükümlü insandır. Dolayısıyla "zor" ve "özgürlük" birbirleri ile kardeş de olabilirler zira özgürlük, Kant'ın çok iyi bir şekilde belirttiği gibi, kişinin kendi koyduğu yasalara uyma güzelliğidir. "

Her ne kadar özgür insanın zora dayalı bu seçimini özgür idaresi ile seçmesinin çelişkiyi ortadan kaldıracağını belirtse de, bir takım sorunlar hala mevcuttur. Zira zor'un olduğu yerde tam bağımsız bir özgürlük idesi kendisini gerçekleştiremez. Bu yüzden devlet eli ile o muhteşem ideale doğru yürümekten, böyle bir zor'un olmadığı bir dünyaya yönelmekten başka çaresi yoktur. Dolayısıyla devlet, Fichte'de sadece hukuk devleti değil eğitici bir kurum olarak da vücut bulur. Fichte'nin devleti insanları cezalandırmak yerine eğitme amacı güder, kuralları bireye zorla uygulatmaktan çok yasaya kendiliğinden uyan insanlar yetiştirme çabası içerisindedir. Sizin anlayacağınız biçimde; sosyalizmden komünizme geçiş aşamasıdır. Mülkiyet hakkı; çalışma hakkı ile eşitlik bulur. Fichte, özel mülkiyeti belki kaldırıp atmaz lakin çalışma hakkı ile dengelemeye çalışır. Herkes çalışmalıdır ona göre. Mülkiyet ancak ve ancak çalışma sonucu ele alınmalıdır ve onun devleti, çalışmadan refah içerisinde yaşayanların ve çalışarak sefalet içerisinde olan insanların olmadığı, devletin bunu bir şekilde sağladığıdır. Bunu da ekonomik yaşamın devletçe düzenlemesinde bulur. Serbest piyasayı ortadan kaldırıp dış ticareti de devlet eliyle dengede tutmaktır. Buna öyle önem vermiştir ki; devlet üzerindeki kitabına "kapalı ticaret devleti" adını vermiştir.

..bir de insanın iç özünü bilmesini anlatmış. Üç ana zaman dilimi vardır. Şöyle;

Birinci bölümde insan hayvandır ona göre. Kendi özgür değildir, iştahları vardır, mutluluk isteği vardır ve insani bunlar yönetir. sikinin doğrultusunda giden adamdır. Her zaman isteklerinin kölesidir, yer, içer, sıçar başka da bir şey yapmaz ama determinist bir gidişat da söz konusu. Tek bir amaç; yasama içgüdüsü ve haz alma isteği. İkinci bölüm ise güçlü olma isteğidir. Bu istek, insanı tek başına evirip çevirir ve tek bir amaç üzerine yükselir. Yalnız bu noktada dahi birinci duruma göre insan daha özgürdür, daha iyi konumdadır. Zira alacağı hazdan güçlü olmak isteği adına vazgeçebilir. Kant'ın özgür insanına bir bakıma yakındır ama özgür değildir, kendi girişimlerinin kölesi olmuştur farkında olmadan. Hayvan desek de bunlara biz, hayvandan farklıdır zira hayvan güçlü olmayı yine mutlu olma adına, bütün yiyecekleri kendisi yemek, bütün dişileri kendisi sikmek için ister ama burada saf güç idesidir yöneten. Kimi zaman anlık hazlardan dahi vazgeçebilir insan filan.. Üçüncü basamakta da ise çok bahsedilen özgürlük istenci kendisini gösterir. Öyle ki, bir başkasının özgürlüğünü de sayan bir istektir. Bireysel olarak değil, bireyi toplumun bir parçası olarak alır ve buna göre bir özgürlük kavramı geliştirir. Ben özgürüm, ama karşımdaki insan da özgürdür ve belirli hakları vardır. Elinde bulundurduğu güce rağmen, kendi isteğiyle, kendi gönlü ve rızasıyla, hiçbir koşul olmaksızın elindeki gücü kullanmamaktan, bir başkasının özgürlüğüne saygı duymaktan ileri gelir. Buna "insanlığı gerçekten sayma bilinci" der Bedia Akarsu. Ben ise Aşk diyorum arkadaş.. Sevgi insanın gücünden feragat etmesi değil midir e dostlar? Aşkta zaman zaman alacağınız hazlardan bir başkasının mutluluğu için, aman o üzülür şimdi diyerek vaz geçmez misiniz?

Hülasa; Fichte’nin ve en çok da Kant'ın özgürlük anlayışı; kendi isteği ve bilinci ile kendi zararına olan bir eylemi, bir başkasının haklarını kabul etmek adına isteyendir. İmkansızı isteme kısmı ise devlet eliyle böyle bir insanın yaratılacağına dair inançtır. Yukarıdaki üç aşama kısmında nedendir bilmem ikincisini "sosyalist devletler" dahil aşamamış, anarşizmin temel fikrini güçlendirmekten öte deneyimler olamamıştır maalasef..

..daha sonraları Fichtecik romantiklerden etkilenmeler yaşamış, bir süre sonra da 1814 de ölmüş. Finiş..

27 Ağustos 2012

For Sale!


Taraftarlık


Taraftarlık nedir? Birisi bana bunu açıklasın, neyi yapan en iyi taraftar oluyor. Size iki örnek vereceğim.

Galatasaray tarih yazsın ve Şampiyonlar Ligi finali oynasın. O finalin doksanınca dakikasına da bir sıfır yenik girsin. Uzatmaların son dakikasında bir oyuncu ayağı takılıp yere düşünce hakem penaltı çalsın. Şimdi soru şudur; Siz bu oyuncunun hakeme gidip “hayır penaltı değil” demesinden mi yoksa penaltının kullanılıp finali kazandırmasından mı keyif alırsınız?

Ben böylesine önemli ve tarihi bir maçta dahi olsa hakeme gidip “hayır hocam bu penaltı değil” demesinden keyif alırım ama bununla da yetinmem. Kulubümün ona dürüstlüğünden dolayı ödül vermesiyle beraber kimliğe iliştirilmesinden acaip mutlu olurum.

Lakin gördüğüm odur ki ikinci şıkkı işaretlemesini isteyen kısım çok daha kalabalık. Onların gözünden bakarsak ben oldukça kötü bir taraftarım, bunu kabul ediyorum ama bakış açımı değiştirmeyi de düşünmüyorum.

Pişman mısın?



Nürnberg ile Augsburg arası otobansız gidersen eğer yaklaşık 120 km’dir Münih-Nürnberg 180 km olsa da bu daha da uzun sürer. 70’i geçemezsin yeminle iki tıra yakalandın mı.. Sıklıkla gider, ablamın evinde ufak bir muhabbet sonrası bu iki canavarı alıp parka götürürdüm. Birkaç saat güzel geçirilen zaman sonrası bazen Ablam’da kalmadan geri giderdim yurttaki 35 metre kare yaşamın içerisine ama bukısa yolculuk bana en az bir hafta yeterdi..

Öyle oldu ki beni görünce ufak olanı hemen üzerini giyinmeye başlardı. Dünyalar güzelidir, yeğenim diye demiyorum ama dünyayı yerinden oynatır.

İstanbul’a geldim. Pişman mıyım? Hayır. Hayatta aldığım riskleri düşünürsek bu en önemlileri arasına bile girmez. Yaşamın gidişatı belirsiz bir yol üzerinde her an her şey olabilir şeklinde olunca beklentiler düşük olur ve önüne geleni yaşama konusunda ustalaşırsın. Dahası her iki yaşamı da derinlemesine yaşayınca, birinde olmayanı diğer tarafta elde edip “nesnelerin dokunamadığınız ölçüde çekiciliğinin artmasını” tasfiye ederseniz. Bu yüzden doğru beklentiler eşliğinde hareket edip hayal kırıklıklarını minumuma indirgersiniz..

Ben yaşamımdan memnun ve pişman değilim yaşadıklarımdan.. Lakin buraya gelince ister istemez parka gidip gelmeler sonlanmak durumunda kaldı. İşte bunun için bir yanım hep “orada kalsaydım, ilişkimiz çok daha başka olacaktı” der.. Sadece bu yüzden zaman zaman üzülürüm orada olamadığıma..

Biraz başka bakmak

Prag, 2009

Augsburg’da kendi halinde bir yaşamım vardı. Artık Almanya’daki yaşamdan umudu kesmiş, vakit buldukça blog yazan, araştırma yapan ve bunları bir kısım insanla paylaşmaktan keyif duyan basit ama bir o kadar da güzel bir yaşam. Yabancılarla günlük ilişkiler, kadınlarla saatlik ve tanıdığım yerli eski dostlarla da uzun süreli birlikteliği sağlamış, kendi çapımda muazzam bir düzen kurmuştum aslında. Geceleri sıklıkla okur, güzel ayrıntıları blog ve çeşitli araçlarla paylaşır ve arta kalan zamanda da Türkiye’de kalan dostlarımla uzun uzun konuşur, güzel muhabbetler ederdik. Gündüzleri ise yapmak zorunda olduğum şeyleri yapmakla geçirirdim.

Güzeldi her şey.

Doğum günümün gecesinde sabaha karşı yurtta kapım çaldı. Yine kim ne içti de kapıma dayanıyor diye bir hışımla dışarı çıktım ki iki kız karşımda duruyor. Birisi kısa boylu, zayıf, Mardinden geldim abey dese hiç şaşırmayıp anında kabul edeceğim Afgan kızı iken suskun kalıp başını öne eğen ise Türk’müş. Afgan kızı Türkçe konuşarak nargile için kömür var mı diye sordu gecenin dördünde! Muhabbet böyle başladı, sabaha karşı beni kahve içmeye odalarına çağırdılar..

Gittim.

Muhabbet güzel miydi bilmiyorum çünkü hep ben konuştum. Türk olanın Türkçesinin muazzamlığı beni derinden etkiledi. Anlattıklarımı anlıyorlar mı diye şüpheye düştüm ama konuşulan Türkçe’nin muntazam olması beni fazlasıyla etkiledi. Almanya’ya geldiğim ilk günlerde ailemden birisiyle konuşurken “iletişim” dediğimde sözlük açmak zorunda kaldığımı bilirim ben. Sonra bu insanlarla arkadaş olduk ve Türk olanıyla sabah akşam iki gün boyunca muhabbet..

Üçüncü gün sevgili, dördüncü gün ise ilişki başladı, her şeyiyle bir ilişki üstelik.

Tam burada durup düşündüm.

İki günde tanıştık, dördüncü gün sevgili, beşinci gün bana sırılsıklam aşık.

Lan dedim ben iki günde algılanılıp aşık oluncak adam mıyım? Bu kadar basit mi her şey gerçekten? Cin Ali kitabımıyım lan? Beni dahi iki günde algılayabiliyorsa diğerlerini kaç günde kavrayıp kaç kere âşık olmuştur bu genç yaşında? Üstelik yabancılık çekmiyordu, gerçek o ki başkası da çok kolay benim yerimde olabilirdi.

Böyle düşünmezsiniz işte. Tam da burada kaybedersiniz..

Yılbaşı için bir plan yaptık ama işte evde durumlar kötü. O dönemde bizim restorantta iş çok olur, işçi sayısı arttırılır ama tam da bu zamanda işçiler hastalanmış ve anlayacağınız bize ihtiyaç var. E yeni sevgiliyle yılbaşı planı da yaptık.. Çaresiz gideceğim ben ama ona da teklif ettim gelmez nasıl olsa diye.. Garip bir şekilde “olur” dedi. Daha haftasında ailemle tanıştırmak durumunda kaldım ama onun bu durumu nasıl idare edeceğini merak ettim. Sonuç itibariyle yüzde yüz muhafazakar bir ailesi vardı..

Aman allahım.. Ne bir korku ne bir sorun var durumu, takır takır yalanlarla işi götürdü. Benimle geldi.

Bu yalanlar sonrası en ufak bir vicdan azabı duymamasını sorun etmezsiniz ama o bu eylemleri gerçekleştirirken yüzünde en ufak bir korku ifadesi, tedirgin olma durumunun yaşanmadığını gördüğünüzde oturup düşünmezseniz tam da burada yine siz kaybedersiniz.

O dönem Flying Dutchman haber etti, Amsterdam’da zirve yapacağız dedi yine eve çok sık kapandığım zamanlardı.. Dedim ben de geliyorum ulan.. Lakin o anda bu ve benzeri durumlardan çok fazla sevemediğim kız arkadaşıma da kabul etmez diyerek teklifi yaptım..

Kabul etti.

Lan bu Almanya içi 100 km ötesi bir yer değil, 800 km ötedeki Amsterdam ve bir gün de kalacağız orada..

Korkusuzluğu korkutucu boyuttaydı. Bu kadar karmaşık durumları binbir yalanla idare etme gücünü görünce bir yanım hep ondan korktu. Nerdesin dediğimde Küba’da çay içerken çarşıdan ekmek aldım geliyorum diyebilir. Nasıl yapar bilmiyorum ama bunu başarması çok da imkânsız değil.

Yalan söylemek, ailesinin olağan yaşamı ondan esirgemesi sonucu zorunluluktan baş vurup alışkanlık haline getirdiği bir durumdu. Bu sadece yalanı değil “risk alma” alışkanlığını da ona kazandırmıştı. Dolayısıyla buradaki karakteri bu gibi ailelerin kızlarındaki ortak tavırdır aslında. Normali esirgerseniz o da bunu anormal yollarla alır ve dahası o yöntem onun yolu olur sonrasında.. Çocuğunuza sürekli olarak yalan söyletmek durumunda kalırsanız büyüdüğünde sonucuna da katlanacaksınız..

On yıl beraber vakit geçireceğim arkadaşım doğumundan bugüne kadar kendisine akrabası olarak “baba” gibi bakmış, yardım etmiş bir insanı yoksayarak, o andaki çıkarı adına canını acıtma pahasına benim yanıma geldi. Bu bloğun da sıkı takipçisidir ve kızacaktır muhtemelen bana ama gerçek budur. Tam o zamanda düşünebilseydim on yıl sonra başıma geleceği o günden görebilirdim kesinlikle.

İnsanların değerleri vardır. En yakın arkadaşı, en çok sevdiği olmanız bunların dışına kolay kolay çıkarmaz. Sizin için dahi olsa bir başka insana yapabildiğini gün gelip de size yapması kuvvetle muhtemeldir. Sıklıkla insanları analiz ederken bir başkasına karşı olan tavrını mercek altına alırım. Bu yüzden çok büyük şoklar yaşamıyorum aslında.. ama bazen olur ya bile bile inanmak, baksan da göremeyecek derecede kör olur, bildiğini unutursun.. O size bunu mutlaka hatırlatacaktır ama aradaki süre için buna değer dersiniz.. Başka türlü yaşam çok sıkıcı olurdu. Ne Prag ne Amsterdam ne de başka başka güzen günler olmazdı.

Güzel adam Turgut Uyar'ın da dediği gibi "..sevinsek de sonumuzu biliyorduk.."

Anadolu Kuartet - Destmala Min



Eskisi kadar boş vaktim olmuyor. Bundan sonra da olması çok kolay değil. Milliyet Taktik, Hayatım Futbol, Misli.Com ve en son gelen Skorer projesi ile beraber izlediğim maçları da düşündüğünüzde neredeyse yok gibi bir şey. Bu yüzden BirGün'de yazmayı da bıraktım. Blogda her şeye rağmen yazmaya devam edecek olsam da bunun futbol kısmı eskiden olduğu kadar büyük bir yer kaplamayacak..

Bazen üç ayda bir bazen günde beş kez yazdığım günlüğüm olarak yaşamaya devam eder diye umuyorum ben. Keyifli ve bazen yalnızlığımı da gideriyor. Üstelik yazılar bunun gibi, ne başı var ne sonu ne de ortası ne de bir amacı.. Keyifli dedim ya..

26 Ağustos 2012

Adler & Marin



lan lan lan.. yıl kaç acaba?

Rene Adler ve Marko Marin..

FourFourTwo 2012-13 Rehberi



FourFourTwo özel Ağustos sayısı bayilerinizde.. Bundesliga için Bayern ve Dormund ikişer sayfadan olmak üzere sekiz takıma on sayfa yazı yazdık..

Türkiye Süper Ligi'nden Bundesligaya kadar liglerin geniş analizi burada. ilgilenenler için sezon boyunca faydalanabileceğiniz önemli bir kaynak..

Aykut Kocaman-Alex-Aziz Yıldırım



Aykut Kocaman ile Alex arasında olan tartışmalarda genelde ben tavrımı Alex'ten yana kullandım. Onun tecrübesinin değerlendirilmesi gerektiğini savunuyordum ve aslında niyet başka olsa da Aykut Kocaman yönetimi altında Alex beklediğim gibi muazzam bir perfromans gösterdi.

Bugüne kadar olan tavırları ve karakteriyle de taraflı tarafsız herkesin beğenisini kazandı ve sonunda heykeli dikilecek adam konumuna "hakkıyla" ulaştı.

Lakin bugün ben Alex'in tavrını doğru bulmuyorum.

Spartak Moskava kadrosu bence doğru bir seçimdi. Aynı şekilde Dinamo Kiev'in Gladbach karşısına üç defansif orta sahalı sistemle çıkması ne kadar yerindeyse Alex'siz kadro da aynı şekilde o kadar doğruydu.

Bakın arkadaşlar, Alex 14 Eylül 1977 doğumlu. Yani bu şu demektir; Yaklaşık 20 gün sonra 35 yaşını bitirip 36'dan gün alacak..

Bu yaşında Alex olmasın da Messi, Ronaldo ya da Maradona, Zidane olsa oynamadığı karşılaşmalar olması kadar doğal bir şey olamaz.

3 yıl önce ben şunları yazmıştım sözlüğe.. Aykut Kocaman Alex'i oynattı, niyeti başka olsa da sonuç hep Alex'in lehine oldu ve Fenerbahçe kazandı. Ve ben eminim günler boyu düşündüğü tek konu Spartak karşısına olabilecek en iyi kadro ile çıkıp kazanmak.. Milyonlarca euro paranın yanı sıra prestijini de hesaba kattığınızda şampiyonluk maçı gibi bir durumda Alex'e kıskansa dahi bunu düşünebilir mi? Üstelik hepimiz biliyoruz ki Aykut Kocaman için bu maç belki de sezonun maçı..

36 yaşına girecek bir adam her maçta oynamasına rağmen tek bir maç kadro dışı kaldığı için bu kadar gündem yaratması doğru değil. İlk defa Alex'i de eleştiriyorum ki burada haklı olan Aykut Kocaman'dır.

Aziz Yıldırım'a pek çoğu güldü belki ama bence doğru mesajı verdi bugün.. Marjinal olması yanlışlamaz eylemini..