5 Haziran 2015

Hoeness iş başında: Julian Nagelsmann


2011 yılında Türkiye'ye gelir gelmez aslında antrenörlük yolunda ilerlemek istedim. Uğur Meleke ile bunun oluruna baktık, olacak gibi değildi. Uğur Meleke de Amerika'da kaldığı yıllarda bir yere kadar bu yolda ilerlemiş(antrenörlük lisansı var) ve hatta okul takımı  çalıştırmış olduğunu duyunca şaşırmıştım. Öyle içeride bir yerde gizli Mourinho taşıdığıma dair bir inancım yoktu ve hayatımı idame ettirecek kadar para kazanabileceğim ortamı yaratmak, olabilecek en alt seviyede bir takım çalıştırmak dahi bana yetecekti o dönemlerde..   Bir mesleğin diplomasına ulaşılmasının bu kadar zor olmasını bugün dahi anlamakta zorluk çekiyorum. Zorluk derecesi değil, Mourinho olsan 10 yılı aşar diplomayı eline alman. ..öyle bir sistem ile inşa edilmiş ki futbolcuların dışında buraya el atan olmaması için çaba sarf edilmiş. Çok da işe yaramayan C lisansını almanız dahi Türkiye'de yıllar sürüyor. Oysa Almanya'da 210 saatlik ders sonucu C'yi almaya hak kazanıyorsunuz. (Ben de maalesef C için Almanya'ya gideceğim) Üstelik bu ülkede bunu daha da zorlaştıran ismin Ersun Yanal olması da enteresan çünkü geçmişinde 10 yıl profesyonel futbol oynamamış insanların teknik direktör olması çok daha çetin ve zorlu yolları içeriyor.

Julian Nagelsmann'ı kıskanıyor insan. 25 yaşında Almanya'nın en genç teknik direktörü. Geleceği şimdiden çok parlak olduğu yazılıp çizilir. Üstelik nasıl ki Tuchel sakatlıklardan dolayı futbola ara verip yeniden futbol oynamaya karar verdiğinde Rangnick onu teknik direktörlüğe yönelttiyse o da aynı şekilde bu genç adamın futbolu bırakıp teknik direktör olması yönünde tavsiye verdi. Nagelsmann 20 yaşında sakatlıklardan dolayı futbolu bırakıp teknik direktörlük için çabalamaya başladı. "Rakip analizi" konusundaki becerisi Tuchel'in dikkatini çekmiş. Sonrasında da yükselişi başladı.. Hoffenheim'ın başarılı antrenörü Markus Gisdol'un yardımcısı ve o bakın kimin radarına girdi..




Uli Hoeness bir yandan cezasını çekerken diğer yandan Bayern Münih'in altyapısında çalışıyor. Böylesine kudretli bir başkan sabah hapishanede 5'de kalkıp 8'de iş yerinde olup da gerçekten Bayern'in altyapısında çalışabilir mi yoksa her şey devlet çalışırken görsün beni midir?

Çalışıyor.. Altyapıyı yeniden organize ediyor. Rezerve takımı yeniden üçüncü lige geldi. U takımlarının antrenörleri değişti. Sportif direktör Matthias Sammer'in asistanı Schumann(Bknz: Foto) ile beraber her şeyi yeniden organize ediyor. O sabah işe gelip kulübün kantininde yemeğini yiyor ve kimsenin işine de karışmıyor. İşte bu altyapı çalışmalarında da geleceğin antrenörü olarak görülen 25 yaşındaki genç Julian Nagelsmann'ı da U17 takımı için ikna ettiği söyleniyor.  Şu an Hoffenheim'da Markus Gisdol'un yardımcısı olan bu başarılı teknik direktör ile ilk konuşmayı yapmış ve iş büyük ihtimalle tamamdır diyorlar her ne kadar Hoffenheim sözleşmesi olduğu için bu başarılı antrenörü bırakmak istemiyor olsa da..



Günter Netzer ona Bayern'de çalışmanın iyi geldiğini anlatıyor. 35 yıl boyunca Bayern Münih'in sözü en çok geçen ve en kudretli ismi olan adam nasıl ki eline küreği alıp yeşil çimlerin üzerindeki karları temizlemekten imtina etmemişse bugün de altyapıda çalışmaktan gocunmuyor. Görevinin dışına çıkmıor. Öte yandan 2016 Mart'ında tam olarak özgürlüğüne kavuşacak ve hemen herkes onun yeniden başkan seçileceğini düşünüyor.

Mr. Bayern Münih'in yeni planları olduğundan da bahsediyorlar.

4 Haziran 2015

Ali Dürüst-Abdürrahim Albayrak



Yeni yönetim gelince “istifa” etmesi beklenen muhteşem ikili.

Öncelikle o “istifa etme” zorunluluğuna değinmek gerekir.

Türkiye Süper Ligi amatörce yönetilir. Bunun nedeni de futbolu yöneten seçimlerden bağımsız bir kurulun olmamasıdır. 

Üzerinde durulan ve çok konuşulan profesyonel yönetim-kurumsallaşma hikayesinin aslında çok basit bir sonucu olur.

Futbolu idare eden, seçimlerle değil atanarak başa gelen ve sadece elde ettiği başarılara göre yönetme süresi belirlenen ayrı bir kurumun oluşturulmasıdır. Bu kurum başkan değişse dahi görevlerinde kalırlar. Performansa dayalı bir süreçle işbaşında olurlar. Başarı kriterleridir onları yerinden eden ya da yerinde bırakan.

Tam da şudur: Hangi yönetim gelirse gelsin, takımın başında uzun süreli kalacak sportif bir yönetimin oluşturulmasıdır. Buradaki “maaşlı” ve “profesyonel” takılarının içeriği de budur.
Bayern Münih yönetiminin maaşlı elemanı olan Matthias Sammer için arkada seçimle başa gelen yönetimlerin bir önemi yok. Başkanlar değişir, yönetimler değişir ama bu sportif yönetim kurulu sadece başarı performansına göre değişime gider. 

İstikrar ve uzun vadeli doğru projeler de bu şekilde hayata geçer.

Bu kadar..

İstikrarsızlığı, işbilmez yöneticilerin karar alıp milyonlarca zarara uğratılmasının önüne geçilmesinin yolu budur.

Benim için Abdürrahim Albayrak ve Ali Dürüst'ün Mainz’da yıllardır başarılı sportif direktör olan Christian Heidel'dan bir farkı yoktur. Heidel'in da geçmişinde futbolculuk yok. Bizim muhteşem ikili maaşlı çalışmıyorlar ve hatta ceplerinden para ödüyorlar ama asli işlevlerini yerine getiriyorlar. 

İki örnek vereyim size.

Galatasaray sezonu sekizinci bitirdiğinde bu iki adam Ünal Aysal’a ısrar ederek Fatih Terim’in teknik direktör olmasının yolunu açmışlardır:

Sonuç ortada..

Kurumsallaşmayı masalsı bir şekilde dile getiren Ünal Aysal ise Mancini-Prandelli ve Sabri seçimleriyle Galatasaray’a verdiği zarar da ortadadır pek çok başarı kazandırmasının yanı sıra.
Yine Prandelli sonrası Hamza Hamzaoğlu seçimi anlatılanlara göre Abdürrahim Albayrak’a aittir.
Çok basit gibi görünen iki önemli kararın getirdiği 3 şampiyonluk söz konusu. Milyon eurodan başlayın siz hesaplamaya.

Duygusallar, farklılar, gereksiz pek çok polemiği besliyorlar ve fakat yönetme biçimleriyle başarı kazanarak diğerlerinden kendilerini ayırıp “profesyonel futbol kulübü yöneticisi” olarak kendilerini ispatlamış insanlar.

Lakin.. Asıl ulaşılması gereken hedef ortadadır. Seçilen ve bazen yılda üç kez  değişen başkanlara rağmen kulübün içerisinde sadece başarı kriterine göre değişecek futbolu yöneten bir sportif yönetimin oluşturulmasıdır. Yeni yönetim geldi, ben istifamı vereyim diye bir saçmalık olmayacak.

Seçimle gelen ve hemen hepsinin işadamlarının oluşturduğu yönetim kurulları ise Almanya’da olduğu gibi “denetleme” kurulu olarak çalışmalıdır. Porsche'nin CEO'sunun Guardiola gitsin Hecking gelsin demesi anlamsız. 

Unutmayalım ki Bayern Münih’in başkanının teknik direktörü kovma yetkisi dahi yoktur ama onu kovma yetkisi olan sportif yönetimi sil baştan değiştirebilir. Bu basit fark aslında “kurumsallaşma” hikayesinin en ince ayrıntısıdır. Çünkü işadamları skorlara, girdilere ve sonuçlara bakarak kendi alanında uzmanlaşmış sportif yönetimini denetleyebilir ve fakat uzmanmış gibi teknik direktör seçip oyuncu transfer etmemelidir. Galatasaray’da şampiyonluğu başka bir şekilde okumak gerekirse eğer işine karıştırmayan Terim karizması ile işe karışmak istemeyen Duygun Yarsuvat profillerinin açtığı alanda kazanılan şampiyonluklardır diyebilirim.

Duygun Yarsuvat aranılan başkandır. Kurumsallaşma ancak bu egosundan sıyrılmış nitelikli insanların yönetmeyi bırakıp denetleme olarak işine devam ettiği sürece mümkündür.

 Alman kulüplerine baktıklarında iki ayrı kurul görürsünüz. Bir tarafta Porsche'nin, Audi'nin CEO'ları. Yani seçimle üstelik tek tek seçilerek başa gelmiş yöneticiler ve bunlara "denetim kurulu" denir. Diğer tarafta maaş alan, uzmanlık alanına göre atanarak gelen Klaus Allofs, Matthias Sammer, gibi sportif yönetim kurullarını. Enteresan bir detay vereyim size ben.  Bayern Münih'i dünyanın en çok kazanan futbol kulübü olmasını sağlayan mali işler konusundaki sorumlu insanı Karl Hopfner 1982 yılında başvuru sonucu sportif yönetim kuruluna seçilmiş insandır. Bugün o insan aralıksız 30 yıl görevinde kaldıktan sonra Hoeness sonrası başkan seçildi. Bayern Münih'in yıllar yılı maaşlı profesyoneliydi. 

Ülke futbolunun en önemli sorunu ise bu  seçimle işbaşına gelen yönetim kurullarının her yerde söz sahibi olmasıdır. Medyada görünür olmasından, spor ahlakından yoksun demeçlerinden  tutun da uzmanı olmadığı bir alanda karar merci olmasına kadar. Ne kadar zarar varsa bu insanlardan geldi ülke futbolunun başına. 

Artık değişsin..



Abdullah Avcı ve Başakşehir


Türkiye Süper Ligi’nin kendisine has kuralları var. En tepeye şunu yazmak gerekir: Bu ligde SAVUNMA YAPMAYI BİLEN  takımlar kazanır.  Misal Okan Buruk geçtiğimiz sezon Elazığspor ile çok güzel işler yapmasına rağmen tutunamazken kadro kalitesi ligin en kötülerinden olan Gaziantepspor ile savunma yaparak  ligde kalmayı haftalar öncesinden garantiledi. Kadro kalitesi ligin ortalamasının üzerinde olan Kasımpaşa’nın ve hatta ligin son sırasında olmasına rağmen Balıkesir’in attığı gollere, Bursaspor’un oynadığı futbola bakarak tabeladaki yerini tespit edemezsiniz. Savunma becerileri Süper Lig takımlarının tabeladaki yerleri konusunda belirleyici oldu. Konyaspor’da Aykut Kocaman en azından benim analiz ettiğim takımlar içerisinde Abdullah Avcı sonrası dikkat çeken ikinci teknik direktör olurken pas futbolundan(hücum karakterli)  rakibi bozan oyuna(savunma) dönüşü de önemliydi. Sistemini değiştirdi. Savunmasıyla fark yaratarak üst üste yenilmeme serisi yakaladı. Gerçekte Konyaspor’un tek büyük bir başarısı vardı: Rakibe oyun kurdurtmamak, Rakibi üçüncü bölgede karşılama metodu ve yaptığı o muazzam baskı.  Buna da ekstra bir yazı gerekir ama kabaca Aykut Kocaman’ın farklı ve çok işlevsel bir sistem kurduğunu söyleyebilirim.(Hayran kalmıştım)  Maçlar öncesi hem Galatasaray’ın hem de Beşiktaş’ın bu bu takıma gol atamayacağını da iddia etmişimdir.(Galarasaray attı o başka)

Abdullah Avcı’ya gelirsek onu diğerlerinden ayıran bir taktik disiplin ve nihayetinde zeka söz konusu.  Başakşehir’in ne oyuncu kalitesi ne de futbol şansı geldiği konumu açıklamaz. Visca ve istikrarsız da olsa Doka harici özel oyuncusu da yoktur. Volkan çok kötü goller yiyen kaleci, bekleri ortalama olurken Doka istikrarsız, Semih-Batdal ve Perbet’nin toplamından bir santrfor ancak çıkar. Enver Cenk Şahin gibi yıldız adaylarını barındırıyor ama ne kötü ne de çok iyi oyunculara sahip takımın elde ettiği bu başarı teknik adama ve onun başarılı taktiğine  yazılır. Neredeyse bütün tv programlarında yorumcular en iyi 11’lere Yalçın ve Epureanu’yu almışlar.Elbette iyi stoperler ve fakat takımın az gol yeme başarısı çok kaliteli savunma dörtlüsü olduğu için değil bir sistem takımı olmasından dolayıdır. (Ayrıntılı bir şekilde açıklayacağım) Bu tandemi başka bir takıma koyarsanız 50 tane gol yiyebilir, çok da sürpriz olmaz gibi. 

Başakehir'in az gol yemesinin başlıca nedeni dörtlü alan savunmasını en başarılı uygulayan olması. Öte yandan takım olarak savunmasını zora düşürecek bütün ayrıntılardan akıllı bir şekilde sıyrılmasıdır. 11 kişinin bu planı doğru bir şekilde uygulamasıyla bu mümkün olmuştur.  

Nedir peki bu sistemin ayrıntıları?

Almanların “Umschaltspiel” diye adlandırdıkları sistemi İBB harfiyen uyguluyor. Size belki başta garip gelecek olsa da Dortmund’un zirvede olduğu yıllarda benzer bir oyun anlayışına sahip olduklarını da söyleyebilirim. Dortmund’un da özünde bir “savunma” takımı olduğunu da unutmadan. Savunma başarınız sizin 90 dakika içerisindeki hücum sayınızı belirliyor. Aykut Kocaman'ın Konya'sı için de bu sistem geçerlidir. Sistemin içerisinde çok net bir “akıl” var.  Her ayrıntıya burada yer veremeyiz bellki ama kabaca özet geçersek..



ALAN SAVUNMASI VE RAKİBİ KARŞILAMA

Kuralları basit ve net olmasına rağmen Türkiye Süper Ligi’nde pek çok takımmın dörtlü alan savunması konusunda sıkıntı yaşaması enteresan gelmiştir bana. Basit bir ayrıntı ile derdimi anlatayım. Dörtlü savunma iki bloğunun ve oyuncuların kendi aralarındaki mesafe  kabaca 8 ila 10 metre arası olarak belirlenmiştir. Takım olarak  bu mesefaleri de gözeterek topa sahip olan oyuncuya baskı yaparak topun olduğu bölgeye kayarlar (Vier Abwehrkette - ballorientiertes Verschieben) Modern futbolun her yerde bulabileceğiniz en basit kuralları. Süper Lig’de pek çok takım bu konuda fazlasıyla eksik. Bunların başına da ben Kasımpaşa’yı yazarım. Önder Özen öncesi dörtlü savunmanın arasından otoban geçerdi, o derece.. Öyle basit hatalar ki anlatılması zor. Galatasaray’da Sneijder’in verdiği pasta Donk’un orta sahaya kadar çıkmasını neyle açıklayabilirsiniz ki? Sneijder'ı o bölgede defansif orta saha markaja alması gerekirken açtığı gedikten Hollandalı Yasin'e muazzam bir pas bıraktı. Bu düzeyde bu hatalar bu ligde çok sık yapılır. Çaykur Rizespor’da Hikmet Karaman dahi yeri gelmiş, bu savunmayı yeniden takıma doğru bir şekilde öğretmek zorunda kalmış ve hatta idmanlarından sonuç da almıştır. Hikmet Karaman antrenman konusunda belki de bu ülkenin en iyileri arasında yer alır kesinlikle. Alan savunması konusunda her şeyiyle tamam olan  Başakşehir'de buna benzer hatalar olmaz. Bu sistemi kusursuza yakın uyguluyorlar ve haliyle takım yerleşim aldığında Barça olsan gol atman kolay olmaz.



Dörtlü set kendi ceza sahası çevrende etkilidir ama aynı şekilde rakibi kendi yarı sahasında karşılama metodu o kadar önemlidir ki.. Başakşehir diğerlerinden farklı olarak santrforunu da prese-baskıya dahil ederek rakibi kenarlara yöneltip topu bu bölgede kaparak  "Hücum yerleşimi almış, düzensiz savunmaya" hücum ediyor. Hali hazırda Başakşehir burada savunma değil hücumu düşünüyor. Topu kaptığı anda rakip savunmayı hazırlıksız bir şekilde yakalayıp sonuca gitmek bütün planlarının öznesi. Rakibin oyun kurma aşaması Başakşehir'in hücumun başlangıcıdır. (Hücum ederken de tam tersi) Rakibi karşılama-baskı konusunda Türkiye’nin en iyisi ise tartışmasız Aykut Kocaman’ın yeni oyun sistemi ile Torku Konyaspor’dur. (Ayrı bir yazıda bu takım incelenecektir, gerçekten harikaydılar)

Özetle eğer sizin takımınız alan savunmasını ve topun olduğu bölgeye doğru kaymayı  muazzam bir şekilde yapıyor ise bu size aynı zamanda topu rakip oyun kurarken kapma ve etkili  hücum etme şansını da veriyordur. Başakşehir’in etkili hücumu budur. Aykut Kocaman bu eylemin yarısını başardı, hücum etme konusunu ise geliştiremedi. İBB ise biraz buradan biraz duran top (sol yan frikik bölgesinden altı golleri var) biraz da bireysel beceri ile hücumu idare ettiler.

İBB kusursuz bir alan savunması uyguladı. Savunma yerleşimini aldığında bu takıma gol atmak imkansıza yakın. Birincil hedefi başarıyla tamamladıktan sonra bir takımın savunmasının hazırlıksız bir şekilde yakalanacağı bütün koşulları engelleyecek taktiklerden oluşuyor savunmanın geride kalan detayları. Yani o öne çıkarılan Yalçın ve Epureanu’nın tek ayakta yakalanmayacak şekilde hareket etmeleridir. Keza baz alınan nokta bir takımın az gol yemesi ise burada stoperlerden bile etkili olan beklerin performansıdır. Bu açıdan Sabri'nin olmayışı Galatasaray'ı dört gollü hezimetlere sebebiyet vermiş. Hatta Başakşehir'in attığı dört gol de maç içerisinde bir sağa bir sola geçen Tarık Çamdal tarafından gelmesi de tesadüf değildir. 

1-     HÜCUMA ÇIKARKEN TOP KAPTIRMAK -GERİDEN OYUN KURMA

Normal koşullarda takımlar geriden oyun kurarken hücuma hazırlanır. Abdullah Avcı’nın ise topu kendi yarı alanından üçüncü bölgeye taşırken neredeyse hücumu hiç düşünmez. Asli hedef burada savunma yapmaktır. Nasıl ki rakibi karşılarken asıl hedefi gol yememek değil pozisyon üretmek ise burada da tersi. Topu kendi yarı sahasından üçüncü bölgeye taşıma esnasında ayağındaki topu rakibe kaptırmamak için geriden oyun kurma opsiyonlarının büyük çoğunluğu uzun toptur. Kontra yememek asıl hedef. Gol yemeye en yakın olduğu zamanlar topun İBB takımının ayağında olduğu zaman dilimleridir zira burada takım hücum pozisyonu alır, savunma yerleşik değildir. Dolayısıyla topa sahip olmaktan bilinçli olarak vazgeçerler. Sağ bek Uğur(sıklıkla Visca ve merkez forveti görür) ve Epureanu(hem sağa hem sola uzun top atabilir) bunu sık sık dener. Olmadı Badji. Uzun.. Bekler, stoper ve defansif orta sahaların uzun oynamalarının dışında Başakşehir takımının üçüncü ve son oyun kurma opsiyonu ise merkez forveti duvar olarak kullanmaktır. Tek bir dokunuşla top üçüncü bölgeye taşınır. (Gaziantepspor’da da Muhammed Demir bu konuda çok işlevsel, lakin duvar değil pas makinası şeklinde) Başakşehir'İn Akhisar'a attığı ikinci gol buna iyi bir örnektir. (Semih, Perbet ya da Mehmet) kendisini orta alana taşıyıp duvar olur.  Eğer burada stoperinizi uyarır ve 9 numalaralarına orta sahaya kadar baskı uygular ve yarı sahada da defansif orta sahalar markaja girerse (Gençlerbirliği bunu çok iyi yaptı) Başakşehir’i uzun topa mahkum edersiniz ve fakat bu çok bir şeyi değiştirmez. Topu zaten isteyen bir takım değil ve top rakipte olduğu zaman güvendedirler. Savunmaları yerli yerindedir. Hedefleri geriden topa sahip olduğu halde dahi oyun kurup hücum etmek değil savunmasını rakibe dağınık bir şekilde  yakalatmamaktır. Yiyeceği kontraları minumuma indirmektir. Onların zaten hücumu daha çok savunmasıyla gerçekleşir. İşin matematiği basittir. Bir takım topu alıp yerleşik savunmaya hücum yaparken gol atma şansınızdan daha fazla gol yeme ihtimaliniz var.  Top hızlıdır ve sizin savunmanız yerli yerinde değil iken rakibin savunma yerleşik olarak sizi bekliyor. Set hücumuna yatırım yapılmaması çok da yanlış değil.

2-     HÜCUMDA KAPTIRILAN TOPLAR

Aynı zamanda Başakşehir rakip yarı sahada kalabalık bir şekilde yerleşip hücum ederken topu kaptırdıklarında gösterdikleri reaksiyonu da burada görüntülerle göstermek isterdim. Beşiktaş maçında dört beş aksiyonda bulundular. Ben de bunları kesip hazırladığım videoların arasına yerleştirmiştim. Topu kaybeder kaybetmez kalabalık bir şekilde topu almak ya da faul yapmak için deyim yerindeyse “Saldırıyorlar”.  Tam bu esnada top taca çıkılmış ise yaptıkları baskı yine muazzam. O top oradan çıkmayacak şekilde organize oluyorlar. Geriye dönüp o muazzam yerleşimini alıp savunma şansları yok ve dolayısıyla da bunu baskı sonuç vermezse kasti faul ile rakibi durduruyorlar. Beşiktaş İBB maçında yine altı İBB’linin ayağında top olan Beşiktaşlı oyuncuya aynı anda daldığı bir görüntü bu aksiyonun en güzel örneğidir. Başa dönecek olursak Yalçın ve Epureanu’nun tek ayak üzerinde yakalanmaması için Abdullah Avcı’nın buna benzer pek çok detayı hesapladığı ortadadır.  Ligin en az topla oynayanı demek aslında topun sürekli rakipte olup savunmanızın daimi olarak yerleşim almış bir şekilde rakibi bekliyor olması demektir. Hali hazırda tüm çalışma sistemi de bunun üzerine kurgulanmıştır.

BAŞAKŞEHİR HÜCUM-DÖNEN TOPLAR

Başakşehir benim Çaykur Rizespor’un oynayacağı takımlar arasında en iyi analiz ettiğim maçlardan birisiydi. Öyle ki resmen korner dönüşlerine dikkat edilmesi için hem hocaya hem de maça çıkmadan önce otel koridorlarında oyunculara sayısız kez söyledim.. Gelin görün ki golü de korner dönüşünde yedik, kader, kısmet diyelim. Dönen toplar konusu önemlidir. Aslında başka bir ifadeyle yaptığınız ilk hücumu bir şekilde bertaraf eden takımın savunması dağılmış, topun ceza sahası dışına atılmasıyla beraber savunma konsantrasyonu da kaybedilmiştir. Bu açığı değerlendirmek ve bunun üzerine yatırım yapanlar sonuç alır.

Juventus’ta Conte zamanı Pirlo’nun rolü önemliydi. Juve ilk aksiyondan sonuç alamayabilir ki bu ihtimal fazladır ve fakat topu bir şekilde savuşturan o bozuk defansa ikinci hücumu dönen toplarla yaparlar ve ceza sahası önüne biriken dönen top canavarları topa sahip olur olmaz arkada demarke vaziyette tüm bu dağınıklığa öldürü vuruşun nereden yapılması gerektiğini hesap eden Pirlo’ya top hücumu başlatması için aktarılırdı. Pirlo ise  geride savunma önü oynamanın avantajını kullanır,  markajda olmaz ve iyi bir saha görüşüne sahip olarak topun daha etkili bir şekilde ikinci kez hücumunda başrolü oynardı.

Kornerlerden Başakşehir bizim maça kadar(Çaykur Rizespor) direkt olarak sadece 1 gol atma başarısı göstermişti ve fakat neredeyse her kornerin dönüşünde tehlikeli pozisyon üretmişler. O gelen ilk ortayı savuşturan savunma dağılır ve bu savunmaya ikinci kez dönen top hücumu ise sıklıkla sonuç verir. Topu alan oyuncu hızlı bir şekilde çizgiye adamı kaçırır ve ortası golü getirir (Bknz Başakşehir’in Balıkesirspor ve Rizespor’a attığı goller) Bu arada Başakşehir'in bütün hücumları kontraya odaklandığı için her şekilde çizgiye inip orta kesilmez, pas verilir. Edim Visca bu konuda uzmandır. Hiçbir zaman topun altına inmezler ve takım çizgiye indiği andan itibaren demarke vaziyette dörtlü savunmanın hemen arkasında bir boş adamı mutlaka bulundururdu. Organize hücumlarda atılan gollerin hemen hepsi çizgiye inenin yerden pasla ortadaki boş adamı görmesiyle gerçekleşmiştir.

Detayı çoktur ama formül bellidir. Benim savunmam yerinde olduğunda gol atmanız çok zor. Yerinde olmadığı zamanları da takım olarak biz size vermeyiz diyor. Hücumda da aynı şekilde rakip savunmanın yerleşimini almadığı her anın üzerine pusu kuracak şekilde fikir üretmişlerdir. 

ZAYIF YÖNLERİ

Başakşehir’e topu verirseniz, gücünün büyük bir kısmını yok etmiş oluyorsunuz. Onları set hücumlarına zorlamak, yani presi ve baskıyı kendi yarı sahanızda kabul etmeniz işinizi kolaylaştırır. Amacınız kalenizi savunmak değil onların hücumda çoğalmasına fırsat vermek. Zira hem hücum güçleri düşer(Set hücumları zayıf) hem de savunması yerinde değildir. Zaten Başakşehir’in kaybettiği maçlarının neredeyse tamamında topla oynama oranı rakibinden fazla olmuş. Topla oynadığı sürece sizin gol atma şansınız ancak o zaman vardır. Sadece kazandığı ya da kaybetmediği maçlarda topa sahip olma yüzdesi rakibinden az.

 Set hücumu kuvvetli olan her takım Başakşehir’e karşı kazanma şansı mevcuttur (Bursaspor). Topu size “tüm gücünle bana vur” şeklinde veren mantığa sahip ve fakat organizasyonu kuvvetli takıma bu alanı açmak tehlikeli olabilir.

Hem savunmada hem de hücumda yaptığı baskılar ritüele dönüşmüş durumda ve aslında çözüm bulduğunuz zaman buna cevap verecek b şıkkını oluşturma şansları çok fazla yok. Geriden sizin oyun kurma aşamanızda yapacağı baskı çok net bir şekilde ortadadır. BU gerçeğe rağmen siz hala kenardaki o malum baskıda top kaybedip bu takıma hücum etme şansını veriyorsanız teknik direktörlük yaptığınız en iyi iş olmayabilir şıkkını da düşünmelisiniz.

 ABDULLAH AVCI BÜYÜK TAKIMDA BAŞARILI OLUR MU?

Bu sistemi modifiye ederek Dortmund'a benzerliğini arttırarak mümkün. Sprinter oyuncular alacak, pres şiddeti artacak ve maç başına hızlı hücum-gegenpressing abartacak. Yine topu ayağında gezdirmeyen ve fakat kapılan her topa "sprinter oyuncularla" çeşitli hızlı hücumlar döşeyerek temeli savunma olan hücum karakterli bir takım ortaya koyup başarılı olabilir. Mümkün, neden olmasın ? 

1 Haziran 2015

Bilgililer yetkisiz, yetkililer bilgisiz




Sezon sonuna kadar Türkiye Süper Ligi ekiplerinden Çaykur Rizespor’un teknik ekibinde yer aldığım için bir başka takım hakkında yazı yazamadım. Doğrusunu isterseniz buna vaktim de yoktu. Bu dönem içerisinde iki kelam edemeyişime en çok üzüldüğüm konuların başında ise Beşiktaş yönetiminin Slaven Bilic kararı ve spor yazarlarının hakkındaki yorumları oldu. 

Koşullara göre fazlasıyla başarılı bir teknik direktörü son üç maçta aldığı skorlar sonucu yarıştan kopmasıyla “kötü” göstermek için birbirleriyle yarıştılar. Oysa varolan koşullara göre bir değerlendirme yapılırsa Slaven Bilic bu sezonun teknik direktörü dahi seçilebilir. Her maçını deplasmanda oynaması, aynı zamanda ikinci devreye sarkacak şekilde Avrupa Kupası mücadele vermesi, kadro kalitesi ve nihayetinde tercüman aracılığıyla iletişimde bulunmasına rağmen fazlasıyla iyi bir performans sergiledi. Yeri gelmişken tercümanı Halil’in de hakkını vermek gerekir, Biliç’in başarısında çok önemli rolü olmuştur. 

Slaven Bilic'in  teknik açıdan yetenekli bir antrenör olduğunu söyleyebilirim.  Çalıştığım son süreçte Çaykur Rizespor’un rakiplerinin oynadığı son beş maçı mercek altına alırken en çok da son oynadığı maç üzerinde durdum. Rize’nin rakipleri ise fikstür gereği Beşiktaş ile son maçına çıktı. O haftaki rakibin öncesinde izlediğim dört doksan dakika içerisinde tespit edilen sorunlara Bilic’in harika yaklaşımına çok kez tanık oldum. Duran top organizasyonlarından blokaj ile kazandırdığı goller, baskı zamanı ve bölgesi, pres kalitesi bir yana saha içi en azından başlangıcında yaptığı akıllı stratejileri ve oyuncusundan aldığı verim ile on numara beş yıldız bir teknik direktör. Dolayısıyla adamlığını, insanlığını bir kenara bırakarak  Biliç’in bugün “teknik olarak” haksız bir şekilde eleştirildiğini dile getirmek gerekir. 

Lakin futbol takımı ile başarı kazanmak tek başına teknik-taktik ile açıklanması ya da başarıya tek bir uzmanlık anlayışı ile ulaşılması çok zordur. Başarısız olduğu nokta ise oyuncularını stresli maçlara hazırlamak oldu. Hırvatistan'da olsaydı böyle bir şey söz konusu olmayabilirdi ama bu ülkede bu konuda gelişimi için zaman gerekir. Elindeki oyuncu grubunun Emre Belözoğlu, Selçuk İnan tarzı bir lider oyuncu barındırmaması  ya da Abdürrahim Albayrak tarzı yardımcısı olmaması belki de şampiyonluğuna mal olmuştur. Benim söylemek istediğim ise Hamza Hamzaoğlu’na göre daha az “teknik hata” yapmasına rağmen şampiyonluk ipini gögüsleyememiş olması.

DİL PROBLEMİNE RAĞMEN

Avrupa’ya giderse bu görünen Bilic’in üzerine “yüzde 30” direkt iletişim artısını da ekleyin.  O ülkenin dilini konuşmayan, kültürüne uzak bir teknik adamın başarısı şansı “günümüzde” çok az.  En beğendiğim teknik direktörler arasında yer alan ve hakkında sayısız yazı yazdığım Thomas Tuchel Mancini sonrası Haziran ayında Galatasaray için gündeme geldiğinde attığım tweet’i hatırlatmak isterim.

Tarih 11 Haziran.



4 yıl önce futbolun evrensel doğrusu olarak Avrupa’daki beşbüyük ligi izleyerek bu sonucu çıkarmıştım. http://devrimderki.blogspot.com.tr/2011/03/galatasaray-ve-besiktas-fark.html Bugün ise yaşadığım tecrübe sonucu teknik direktörün sevk ve idare konusunda yetkinliğinin ne derece önemli olduğunu bizzat gördüm. Türkiye Süper Ligi’nin son 8 şampiyonunun da yerli teknik direktörlerle kazanılması şans ya da tesadüf değil, olağan sonuçtur. Yerliden kasıt Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değil bu futbol iklimine ve kültürüne yabancı olmayan insandır. Yarın Alex gelse bu açıdan “yerli” sayılacak.

Biliç ülkeye, futbol kültürüne, dile ve her şeye biraz daha yakın olacak ve kendi stadında maçlar oynayarak şampiyonluğun bir numaralı adayı olacağı zamanda yol verildi. Galatasaray’ın Sabri, Aziz Yıldırım’ın Ersun Yanal yanlışları gibi hepsinin kökünde “sportif direktöre” yetki vermekten çekinen erk sahibi işadamlarının futbolu yönetme sevdası sebebiyet verdi.

SPORTİF DİREKTÖR

8-9 yıl önce her iki yazıda bir “Sportif direktör” neden olması gerekir temasını işlerken belki de tam da bu noktaya işaret ediyorduk aslında. Geçenlerde Mehmet Demirkol Spor Servisi programında sorduğu o tek soru ile memleketteki kurumsal eksikliğin tanımını da yapmış oldu “Şimdi Beşiktaş kulübünde hangi teknik direktörün gelmesi gerektiğine kim neye göre karar verecek”.  Ben de soruyu tersden soruyorum: Gitmesine kim hangi gerekçeyle karar verdi. Sonuca bakarak değerlendirerek iş yapılacak olursa muhtelemen ilkokul beşe giden velet de teknik direktör gitsin/kalsın kararını verebilir. Tam bu noktalara “uzman bir görüş” eksikliği de zaten bu yüzden gerekir.  Skorlara, sonuçlara, taraftarların ortalamasına göre hareket ederseniz sizi zor günler bekler. Sabri Sarıoğlu’nun Mancini dönemindeki muazzam ikinci devre performansına rağmen bu oyuncuyu kadro dışı bırakırsanız eğer sonucu olan 10 milyon euro ziyandan da kaçamazsınız (Tarık Çamdal+Veysel Sarı bonservisleri ve yıllık maaşları). 

Fenerbahçe geçtiğimiz sezondan ders çıkararak bu işi "bilenine" teslim etti ve fakat "yabancı" bir sorumlu getirdi. Almanya'da bu iş yıllardır bu şekilde yapılır. Hamburg takımı da benzer bir şekilde çok başarılı yabancı bir sportif direktör getirdi ama sonuç alınamadı. Tek faydası Chelsea'den tanıdığı Gökhan Töre'yi futbol dünyasına kazandırmak oldu Danmarkalı Frank Arnesen'in. Hali hazırda en önemli görevinin futbolcu ve teknik direktör arasındaki bağı kurmak ve her iki grubun da sorunlarını halletmek olan bu konumun ayrıca kendisinin dilbilmezliği bir başka insana ihtiyaç duyması sorun yaratacaktır Ülke futbol iklimine uzak olanın tercih konusunda da sorun yaşaması kaçınılmaz.

E HANİ BORUSSİA DORTMUND MODELİ?

Beşiktaş da Borussia Dortmund gibi ekonomik sıkıntıdan dolayı genç yeteneklerden oluşan kadro kurdu. Her iki takım da bu oyuncularla pozitif futbol oynayan bir teknik adama sahip oldu. O kadar çok birbirlerine benziyorlardı ki..  Klopp ilk sezonunda iyi bir futbol oynatmasına rağmen tabelada 6.sırada yer buldu. İkinci sezonunda ise yenilgiği ya da berabere kaldığı maçlarda dahi rakibinden üstün bir futbol oynamış olmasına rağmen ligi beşinci sırada bitirdi. Tam burada Güntekin Onay Alman basınında yer almış olup da araya girse muhtemelen şunu diyecekti “Klopp ile iyi futbol oynarsınız ama şampiyonluk hayal” Diğerleri de “zaten kariyerinde sadece Mainz’ı çalıştırmış bir teknik adamdan büyük teknik direktör olmaz”  gibi gibi.. Sonuca ve skora dayalı konuşmaktan kendilerini alıkoyamıyorlar. Necip bir maç kötü, “Bilic sen nasıl teknik direktörsün” modunda taraftar gazı alan  yüzeysel ve içeriksiz yazılar, yorumlar.. Hemen arkasından aynı oyuncu takımı ipten alıp muazzam performans gösterince de  “Yahu biz iki maç önce saçmalamışız” yok.
Sonuç: Klopp 7 yıl kaldı Borussia Dortmund kulübünde ve Şampiyonlar Ligi finali ile beraber iki şampiyonluk ekledi müzesine. Bunu iki yıl üst üste “TABELADA” başarısız performansa rağmen o takımın iyi yol aldığını gören sportif akıl başardı.

Memlekette futbol sektörünün medya ve kulüp yönetiminin büyük çoğunluğunda geçerli olan cümleyi ben size yazayım: “Bilgililer yetkisiz, yetkililer bilgisiz”. İster bir kulüp başkanına bakın isterseniz de büyük gazetelerin spor müdürlerine.. Türkiye futbolunun genel sorunu bana göre budur.