23 Haziran 2011

Halil Altıntop Trabzonspor'da



Bir futbolcu değerlendirmesi yapmak sanılanın aksine çok zordur. Bu konuda iyi olduğumu da düşünmüyorum zira algımız futbolcudan bağımsız koşulların futbolcuyla birleşmesi sonucu oluşan bütünün etkisi altında. Tek başına futbolcuyu koşullardan bağımsız tanımlayabilmek çok zor. Hele kibu birbirlerinden farklı Bundesliga performanslarına sahip Halil Altıntop ise..

Dün gibi hatırlıyorum ben onun Kaiserslautern yıllarını ve orada attığı yirmi Bundesliga golünü.. Bunun üç fazlasını atanı Premiere Lig 30 milyona alıyor bugün.

Schalke ve sonrası ise gol kısırlığı içerisinde geçirdiği yıllar.

Ben Halil'i yıldız bir futbolcu değerlendirmesi içerisinde eleştiririm. Bana göre üst düzey bir futbolcu değildir ama gerekli koşullar oluşturulursa çok fazla işe yarayabilir bu çok başka.

Aslında Halil'in şansızlığı Schalke döneminde Fred Rutten tarafından aynen Rijkaard da olduğu gibi güzel futbol adına denenilen ve başarısız olunan 4-3-3 girişimi döneminde gösterdiği başarıdır. Kenar forvet ve hatta yer yer orta sahalaşan golcü Halil fena olmayan bir performans göstermişti.Oyun zekası sanılanın aksine iyidir ve yine sanılanın aksine tekniği ve futbol becerisi sanıldığı kadar iyi değildir. İkiz kardeşlerin her ikisi de bu futbol dünyasında şu ismi edinmişlerse elbette yeteneği ama daha çok hem saha içerisinde ve aynı zamanda dışında akıllı hareket ediyor olmaları nedeniyledir.

Schalke'de Rutten dönemi takımı çöküşe geçse de Halil iyi bir performans göstermişti. Gol atamamıştır belki ama geride ortalamayı aşacak şekilde takımına hizmet verip çok yönlülüğünü bundesligaya tanıtabildi. O dönemin Schalkesinden iyi oynamasına rağmen başarısı takımın kötü performansından dolayı anlaşılamayan Ernst'i alan Beşiktaş şampiyon olduğu ayrıntısı burada da biraz geçerlidir. Halil forvet kimliğine rağmen orta saha ve dış forvet olarak yararlı olsa da sıradan futbolcunun çok ilerisine gidemedi.

Magath yönetiminde ise daha çok saha dışında yeterli mücadeleyi vermediği için şans bulamamış ve aylıkları kısma politikası içerisinde yüksek ücreti nedeniyle üzeri çizilen ilk isimlerden birisi olmuştur yeteri kadar şans bulamadan.. Takım Rutten sonrası Magath ile puanlar alsa da ofansif kimlikten oldukça uzakbir futbol ortamının içerisinde kaldı.

Skibbe döneminde ise kiralık olarak oynadığı zaman iyi işler yaptı ve fakat sonrasında değil merkez forvet dış forvet dahi olamadı. Bildiğin net bir orta saha olarak takımda görev yaptı. Hiddink'in çok önemli hatası kale önünden çok uzakta olan bir adamı Almanya gibi çok az pozisyon yakalayabileceğiniz bir takımın karşısına Halil'i merkez forvet olarak yerleştirmesidir.

Frankfurt aslında dengesiz bir kadroya sahipti. Ofansif oyuncuları yok denecek kadar azdı. Her iki kenarda da Kohler ve Ochs gibi gerçek mevkisi bek olan oyuncular oynaması bir yana orta sahada da aynı şekilde defansif orta sahalar.. Dolayısla gol atılamadığı gibi ofansif oyun anlayışı da ancak Gekas'a yarıyordu. Bir başka açıdan Bülent Uygun'un oyun anlayışının bir benzeriydi. Eskişehirspor eğer bizim yakından tanıdığımız Bülent Uygun takımı olacaksa hali hazırda Halil doğru bir transfer de olmazdı. Bu hem Eskişehir'e hem de Halil'e yazık etmek demektir zira benzerini Frankfurt'da yaşadı zaten.. Bir ihtimal Frankfurt'un Gekas'ı gibi bir role bürünebilirdi Eskişehir'de ama bunun oranı çok fazla değildi.

Bugün..

Halil merkez forvete çekilmeli ve golü tekrardan hatırlamalıdır. Sürekli atak oynayacak bir takımda olmalıdır. Elbette kenar forvet ya da ofansif orta saha olarak da iş yapabilir amma velakin yıldız performansını ise sadece ve sadece kalenin önünde gerçekleştirebilir. Çok yönlü olması avantaj olsa da kariyerini zedelemiştir aslında bu özelliği. Çok iyi tanındığını düşündüğüm için oyuncunun özelliklerine girmiyorum ama kabaca sanılanın aksine abartılan yeteneği olduğu gibi oyun zekası ortalamanın üzerindedir. Altıntop kardeşler Bundesligada yeteneklerinden ziyade akıllı oyunlarıyla kariyer edinmişlerdir işin özeti.

Burak'ın tersi burada işleme sokulmalı. Halil'i kenarlardan orta sahadan alıp bir kaç hafta inanılmaz golleri kaçırmasına izin verilerek gerçek mevkisine oturtulmalıdır. Sürekli forvet oynadığı vakit en azından 'bu açıdan' Umut Bulut'dan daha yararlı olacağını söyleyebilirim. Freiburg'un Cisse'si gibi oynadığı takımın kimliğine ve oynadığı mevkiye göre çok farklı performansların adamıdır.Potansiyel söz konusu ve burada önemli ayrıntı Şenol Güneş'in onu nasıl kullanacağıdır. Tavsiyem yıldız muamelesi yapılmadan çok yönlülüğü ve bir dönem gösterdiği üstün golcülük performansı ile takıma pek çok konuda yararlı olabilecek bir oyuncunun geldiğinin bilincinde olunmasıdır. Umarım Trabzonspor'a hayırlı olur..

22 Haziran 2011

Paranoid Android.!



kavır mavır hoş olmaz genelde ama bu yapılmışlardan kesip biçip oluşturulan şey çok güzel olmuş.. Yine de şu ayrıntıyı geçeyim:

'tek tek ele alındığınızda hepiniz iğrençsiniz ama toplamında çıkan şey bazen başka olabiliyor.

Ünal Aysal Farkı.?



Galatasaray divan kurulu üyesi Hayri Kozak'ın açıklamalarını ciddiye alır ve değer veririm. Oraya bakarak söyleyebilirim ki Ünal Aysal hamlesi sanılanın aksine sportif başarısızlıktan ziyade ekonomik sıkıntının sonucu zorunlu olarak gerçekleşmiştir. Bugün görünen odur ki ya sıcak parası ya da bu konudaki işbilirliği nedeniyle yaratacağı ek krediler nedeniyle Ünal Aysal gelecekti ya da Galatasaray ciddi bir ekonomik bunalıma girecekti.

Gelir gelmez işinin ehli olduğu konulara el attı ve büyük sorunların olduğunun altını çizip düzlüğe çıkaracak yeni yatırımların peşine düştü. Bu konuda benim teknik bilgi eksikliğinden dolayı anlamakta güçlük çekeceğim nice güzel işleri de kotarıp farklılık yaratacaktır muhtelemen..

Ve fakat futbol?

Adnan Polat ile arasında nasıl bir fark olabilir ki? Adnan Polat da Fatih Terim'i getirebilir ve bu transferleri yapıp benzer bir şekilde yolumuza devam edebilirdik. Gerçekten bugün Ünal Aysal'ın ekonomik değil futbol yönetimi adına belirgin bir farkı olabilir mi? Mümkün değil.



Galatasaray'ın Sportif Direktörü konumunda olan kişi Bülent Tulun'dur. Teknik direktörü de Fatih Terim.

Bu nasıl bir yeniliktir?

Fatih Terim kısmı bizim şu an için umudumuz olan ayrıntı ve o olduğu sürece futbolun karar verici noktasında onun ismi olur ve fakat düşünün ki işler bir şekilde ters gitti ve çok değil beş maçın üst üste kaybedilmesi sonucu oluşan koşullarda Terim gönderilmese bile istifa edecektir kendince muhtemelen haklı nedenlerden dolayı. Sonra ? Sonrası Bülent Tulun ve ekibine kalıyor.. Bu insanlar Özhan Canaydın döneminde de vardı. 2008 Avrupa Şampiyonası içerisinde yaptığı yorumlar nedeniyle futbol bilgisine tanık olduğumuz Mavi Jeans'in genel müdürü futbola ne gibi bir yenilik getirecektir?

Türkiye'deki futbolseverler futbol şubesi sorumlusunu ya da sportif direktörü daha çok kendilerinin dahi belirlemediği ya da daha da kötüsü belirlediği yıldızların alımında Galatasaray markası üzerinden gerçekleştirdiği transferlere bakarak not veriyor. Bir teknik adam ansızın takımı bıraktığında tam da o kadroya yönelik o koşullarda hangi futbol insanını takımın başına getireceği kararını verip Galatasaray'ın geleceği ile ilgili o yönetimi gerçekleştirdiğinin farkında değil.

Bir şekilde imza attırılan teknik ekibe yönelik çalışma yapabilecek başarıyı gösterip göstermediğinin üzerinde kimse durmuyor. Teknik adamdan da bağımsız kulubün futbolcu alımı satımı yaptığı yerlerde sınıfta kaldıklarının umrunda değil kimse. İmza attırıp attırmadığının yanı sıra futbolun Fatih Terim gibi yönetimini de gerçekleştirenlerin arasında başarıdan pay kapma derdindeler..

Ünal Aysal hamleleri sonrası kulubün başına üçüncü kez Fatih Terim ve ikinci kez de Bülent Tulun getirildi. Ne ki bu? Sevinelim mi buna?

Bugün Galatasaraylıların tutunduğu tek dal kendisini daha da geliştirmiş bir Fatih Terim ihtimalidir. O yaparsa çok şey olması gerektiği gibi ileriler ve fakat tam da burada bir sorun çıkarsa Ünal Aysal ile Adnan Polat arasında çok derin farklar olduğuna inanmıyorum. Birisinde Adnan Sezgin vardı diğerinde Bülent Tulun.. Belki bizim başkan biraz daha anlamıyorum dediği futbolun kararlarından uzakta tutar kendisini lakin yerine vekalet edecek isim ile kendisi arasında çok derin farklar bulunmuyor..

Nihayetinde Ünal Aysal Galatasaray'ın futboluna çok derin açılımlar yenilkler getirmemiştir. Fenerbahçe gizli kapaklı Aykut Kocaman ile bir devrim yapmış ve yanlış ya da doğru olsun Beşiktaş belirlediği galacticos modeline göre devam eder iken biz eskiye neredeyse dokunmadan geri dönüş gerçekleştiriyoruz. Umudumuz Ünal Aysal değil daha çok 2005'den bu yana Bülent Tulun'un 2008'den bu yana da Terim'in kendisini farklılaştıracak yeniliği yapmış hatalarından ders almış olmasındadır.

Ünal Aysal geldiği günden bu yana seviniyorum ama niye seviniyorum ben dediğimde aklıma gelen şeyler bunlar oldu. Sanırım biz hala daha Adnan Polat ve ekibinin gönderilmesinin sevincinden önümüze doğru bir şekilde bakamıyoruz.. Umudumu koruyorum. Değişimin zaman içerisinde gerçekleşeceğini..

Doğmamış çocuğa din biçmek..



Doğdum ben bir yerde. Sonra hemen uzaklaştırmışlar oradan yaklaşık üç bin kilometre öteye. Büyüdüm bir yerde ve hemen yine uzaklaştırmışlar oradan yaklaşık yüz seksen kilometre öteye. Sağıma bakıyorum tanıdık kimse yok soluma bakıyorum yok.. Durdum öyle aşağıdaki sınırlı alanın içerisinde yer alan parkın kıyısında. Ağladığımı çok iyi hatırlıyorum ve beni teselli edenlerin dillerinden anlamadığım gibi dilimden de kimsenin anlamadığını. Bir nedenden dolayı üzerime geliyorlardı ve ben sürekli kavga ediyordum ama yine de tam olarak neden insanlarla itişip kakıştığıma dair net bir fikrim yoktu. Kültürel bir savaş yaşanıyordu dile getiremediğim.. Kelimeler albayım o dönemde derdime derman karşımdakine anlam olamıyordu. Kelimem çok azdı ve dahası kullanma ehliyetim de yoktu. Bu yüzden olsa gerek psikolojik yardıma muhtaç olduğuma karar vermişler edilen onca kavga sonrası dilimin çözülmeyişine. Oysa diyarın en büyük psikoloğu Alfred Durmuş Ali Adler dedem benim sessizliğimi civarda muhattabım olmadığına yorarak doğru tespiti yapmıştı ama onun da sesi buraya çok uzaktı.

O garip ikili konuşmalardan önce bir teste soktular ve aklımda kalan tek ayrıntı kahve ile kömür arasındaki farkı ayrımlabildiğimin soru olarak karşıma çıkması. Zeka testi yapamazlar zira bir kere ziyaretime gelen babama öyle şeyler söylemişler ki babam benim burada kalıp okuyunca hem kendi adıma hem de onun adına liseyi ve üniversiteyi bitirip bilmem ne profesörü olacağıma kanaat getirmiş biçimde burada bıraktı.

İçimden başlarda böyle saçma bir konuşma mı olur diyerek susmayı tercih ettiğimi biliyorum ama işleri daha da gizemli hale getirip aptalca bir ilgiyi üzerime çektiğimin de farkında değildim. Yalnız bu psikolog mudur yoksa okuldaki dersime girmeyen hocalardan birisi midir nedir kim olduğun bilmediğim insanın zamanla farklı sorulara yönelişi ve benim asıl yetim ve öksüz bırakılmış iç dünyamla yakından ilgilenmiş tek insan olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Benim o koca çocukluk ve ergenlik süresi içerisinde içsel dünyama ilişkin gördüğüm ilk ve uzunca bir süre tek ilgi aha da budur.

Ebeveynler, akrabalar ve elbette arkadaşlar bu işi beceremiyor ve her çocuğun istisnasız her çocuğun bir psikoloğa yetişkinlerden daha fazla ihtiyacı vardır. En azından onlar sizi olduğunuzdan daha çocuk daha aptal yerine koymadan aklınıza denk bir şekilde muhabbet ediyor. Onlarla olan iletişim içinizi dışarıya doğru dillenmesine neden oluyor. Konuşuyorsunuz belki ilk defa çünkü muhattabınız size ait olduğunuz zeka düzeyine göre hitap ediyor.

Derslerimle ilgilenildi. Ne yaptığımla değil ne yapmam gerektiği ile ilgili uzun uzun tek taraflı söyleşiler gerçekleştirildi ama hemen hepsi gündelik yaşama ilişkin konulardan ibaret. Önemli bir eksik vardı aslında. Kimse ama kimse Tanrı, Din gibi konulara girmediği gibi teoloji ile ilgili yaklaşım ekmeğe hele ki onun kırıntısına basma Allah baba çarpar'dan ibaret. Allah var yukarıda basmadım ve basanları da uyardım. Çarpar dedim dinlemeyini de çeşitli şekillerde korkutarak ekmeğin ondan daha güçlü daha büyük bir nesne olduğuna inandırdım. Tam da o günlerde başladı Tanrı adına çalışmaya başlamam ve bu iş ilişkisi zamanla ikili özel bir ilişkiyi doğurdu.

O Ekmek tanesinden yakaladım onu ve uzunca bir süre hiç bırakmadım.
Aramız laf aramızda o dönemde çok iyiydi. Sürekli pazarlık halindeydik. Nilay bana gülsün iki gün kimseyle kavga etmeyeceğim. Dedem ve Babaannem bu gidişimde de sağ olsun her gün sabah yüzümü yıkayacağım akşam dişlerimi fırçalayacağım.. Hep dediğimi yapar ve ben hep de ben onun olası isteklerini gerçekleştirirdim. Burada kesildi diğerlerinin bana olan yakın ilgisi zira ufak tefek sorunlar devam etse de örnek bir öğrenci olup çıkmıştım ekmek kırıntısının kutsallığı sonrası.

Daha önceden de üzerinde durdum. Orta iki'de Tanrı ile kurulan ikili ilişkinin dışında anlamlandıramadığım bir şeyler olduğunun farkına vardırıldım. Din dersinde herkes masanın üzerine çıkıp namaz kılması gerektiğini söylediklerinde affalladım. Ne yapacağımı bilmediğim için utandım. O yarım yamalak birilerine bakarak kıldığım ilk ve tek namaz sonrası anladım köyümün fakir olduğundan dolayı değil çok başka bir nedenden dolayı içerisinde camii olmadığını ve bir anlamda tecavüzün nasıl bir his olduğunu. Aleviliğe ona buna karşı bir aidiyet beslemiyordum ama öyle bir tuhaf duygu oluştu ki..

Başka olduğumu sağolsunlar idrak etmemi sağladılar ama ne olduğumu inanın bilmiyordum. O anda üzerine düşünmeye başladım ve inanır mısınız o dönem kurduğum mantığın geçerliliği bugün bile kendisini korur. Neden suçlu olayım ki onlar da bizim köyde doğabilirdi diyordum çokca. Kabaca insan hemen bir şey olmaz ve daha çok yaşamın içerisinde zamanla kendisini gerçekleştirir.. Doğduğunda değil sonrasında bir şey olur ya da ben buna göre insanların beni değerlendirmesini isterken varoluşçuluk hakkında hiçbir şekilde bilgi sahibi değildim elbette.

Bugüne gelirsek..

Aleviymişim. On sekiz aydır beraber olduğum kız arkadaşım da Sunni. Şimdi oturup çocuğumuzun eğitimi hakkında konuşuyoruz. Ne olmalı ve nasıl bir eğitim görmeli diyor. Dini eğitimi nasıl olmalıdır diyor.. şaşırıyorum. Geçenlerde okuduğum ve saygı duyduğum köşe yazarı insanların ve daha çok çocukların var olan kutsal 'dini eğitim hakkı' filan diyordu. Nedir ki bu?

Okuduklarınızı ve bildiklerinizi, size öğretilenleri unutun beş dakikalığına. Din eğitimi nedir? Çocuk yaşta insanın siz nasıl olmasını isterseniz o olur. Bu gerçekten gerekli midir? Hak mıdır? Sunni oğlunu Sunni yapacaksa Alevi oğlunu Alevi yapacaksa Hristiyan elbette Hristiyan.. Ne bu yarış mı? Doğruyu bulmak nedir peki? Öküze tapan da öküze taptıracaksa çocuğunu? Öküze tapan ile senin aranda temelde bir fark yok. İkiniz de ailenizin size biçtiği donu giymekten ibaretsiniz. Neden sen cennete gidesin ki? Annenin babanın dinine itaat ettiğin için mi? Diğeri neden gidemesin? Senden farkı ne ki? Tüm bunların dışında sana kullanman için verilen Akıl'ın bu dünyadaki işlevi nedir ki? Çocuğunu istersen eşek sıpasıına taptırırsın Tanrı diye.. Bu hak mıdır yoksa çocuğun o yaştaki korumasız algısına tecavüz mü?

Bana biraz da unutmuş olduklarından kimse dinle ilgili bir eğitim vermedi. İyi ki de vermediler.. Öyle özgür bırakıldım ki on yaşımda Tanrı ile kendi başıma kurduğum ilişkinin içerisinde yer alan mantığı bugün elli yıl sonra onca okumanın ardından fark edebiliyor zekası ve eğitimi benimkinin çok çok üzerinde olan insanoğlu.. Özgür değildi çünkü. Algısına 'insanlık hakkı' diyerek dile getirdikleri dini eğitim nedeniyle tecavüz edilmişti. İlkokulu bitirip kenara çekilen aklın ilkokulu dahi bitirmemiş babasından kendisine miras kalanı çocuğun aklına çocuk yaşta ve zorla yerleştirmişti çünkü.

Ve bu doğru ya da olması gereken midir?

Adaletli Tanrı.. Adaleti olan Allah diyorsun ama kabaca ailenin sana biçtiği donu giydiğin için cennette kendine tapuladığın araziyi aynı eylemi aynı şekilde başarıyla gerçekleştirmiş diğerinden esirgiyosun..

Benim şimdi çocuğum Alevi mi Sunni eğitimi mi görecek ? Yok öyle bir şey. Din onun kendisi ile kendi kuracağı mantığın içerisindeki Tanrı'sının arasında olacak ya da olmayacak bir şey. Önüne çeşit çeşit kitap koymaktan ve çeşit çeşit bilgiye doğru gitmesini sağlamaktan öte bir dini eğitimim olmayacak çocuğuma. O bu dünyada belirli bir yaşa geldiğinde kendisi ile evren arasında kuracağı bağın sonucu, beni ilgilendirmez. Doğruyu güzeli ve iyiyi ileride cennette kapacağı yer için değil karşılığı olmasa da iyi insan olmak için yapacaktır..

Kutsal bir hakmışçasına çocuğun daha henüz aklı yetmez iken beyninin içerisinde ileride akıl ile dahi atamayacağı türlü türlü kendisine ait olmayan doğruları yerleştirmenin neresi doğrudur? Algılayabileceğiniz biçimde anlatmak gerekirse: Belki Camii'ye gitmek doğrudur namaz kılmak? Çocuğumun aklını küçük yaşta bunların olmaması gerekliliği ile mi doldurayım? Belki kiliseye gitmektir aslolan.. Belki ben bu yaşıma kadar görememişimdir ya da bulamamışımdır doğruyu.. Onun daha fazla imkanı olacak doğruyu bulması adına. Muhtemelen benden bir adım öne geçecek benim yaşımda. En azından olması gereken budur.

Çocukken iki elimi birleştirip bacağımın arasına alıp yatmayı severdim. Her seferinde istisnasız her seferinde babaannem beni uyarır 'fakir kalırsın' oğlum derdi. Bugün böyle bir şeyin olmadığını biliyorum ve fakirlikten de korkmuyorum ama yatamıyorum öyle hala.. Korkuyorum. Akılla atılacak bir şey değil o yaşta beyninin içerisine yerleştirilen..

Alevinin benim gibi Atatürk'ü kendisine peygamber bellemiş özel okulun içerisinde dahi namaz kılmak zorunda olduğu bir yerde buraya gelmek elbette zordur ama elli ama yüz elli yıl sonra çocukların sağlıklı gelişmesi ve istediği dini özgürce seçebilme imkanı adına on sekiz yaşına kadar herhangi bir dini yapı içersine girmesi yasaklanacaktır.Yasaklanmalıdır.

20 Haziran 2011

1979.!



Sene 79.. Sol baştan sayayım. Uli Hoeness- Paul Breitner -Dr.Hans Müller Wohlfahrt.. Bayern kantininde bir şeyler atıştırır iken.

Hikayeyi yazmıştık biz aslında.. Nasıl Uli'nin Paul Bretner'i transfer ettirdiğini.. Nasıl Breitner'in darbe yapıp başkanı ve teknik adamı belirlemesinin yanı sıra Nürnberg'den 27 yaşındaki Hoeness'i kulubün menajeri yaptığını filan..

Bir de Türk futboluna yıllarca damga vurmuş doktor.. Sergen Yalçın'lar onlar bunlar soğuk algınlığına kapılsa soluğu bu doktorun yanında aldı yıllar yılı. İşinde bugün dünyanın en iyisi konumunda. Tek kusuru kızının loddar ile olan o kısa ilişkisi..

Yalan yok en çok onların hikayesini, geçmişini kıskanıyorum. Bugün elli ve üzeri yaşındaki Bayernlilerin kulube bakışını.. Dün oynadılar bugün yönetiyorlar. Bayern demek onların efsaneleri.. Uli Hoeness başta Beckenbauer,Rummenigge,Nerlinger,Breitner.. Bunlar gider Kahn, Scholl filan gelir..

Bizde de olsa ya.. Fatih Terim'den başka güzel başkan adayı mı var? Metin Tekin olsa ya Beşiktaş'ın başkanı.. Ya da Rıdvan Fenerbahçe'nin.. Olması gereken ama toplamda güzel bir hayal.

Tersinden işliyor bizde. Efsaneler, futbolla yatıp kalkanlar başkan olup ekonomik kalkınma adına isimsiz bilirkişileri başa getireceğine işadamları başa geliyor üstelik anlamadıkları futbolu da yönetme sevdasıyla.! Düzelir bir gün ama..

19 Haziran 2011

Tomas Ujfalusi denilince..



..benim aklıma 2000-01 Bundesliga sezon finali gelir. Ne sezondu be.!

Schalke yarım asırdır kovaladığı şampiyonluğu sonunda elde edebilecek mi? Bayern yine her zamanki gibi şampiyon olacak mıdır?

Puanlar eşit girilir 33.haftaya.. Bayern beşinci dakikada golü yese de 56'da beraberliği yakalar iken Schalke de 0-0.. Averaj üstünlüğü Schalke'de olduğundan bu skor haliyle Schalke'ye yarıyordu. 89.dakikanın sonlarına doğru.. 30 saniye içerisinde iki gol haberi birden gelir. Bayern atar Schalke golü yer.

Artık son haftaya 3 puan önde girer Bayern ama averaj üstünlüğü Schalke'de. Bayern'e çok zorlu Hamburg deplasmanında gereken sadece bir puandır. Schalke ise düşmemek için kendisini yenmek zorunda olan Unterhaching karşısına çıkar..

Efendim Unterhaching golü atıp öne geçer.. Sonra ikinci golü bulur. Şampiyon Bayern'dir ama maçlar bitmemiştir.

Schalke farkı önce bire indirip sonra beraberliği sağlar. Bayern'in yiyeceği bir gol Schalke'yi şampiyon yapacaktır ama golü Schalke yer.. 3-2 geridedir. Maçlar bitmemiştir.

Schalke geriden gelip golleri teker teker atar ve beklemeye başlar. Tek gereken şey Bayern'in yiyeceği bir gol.. Ve o gol 89.Dakika'da yakından tanıdığımız Marek Heinz'in ortasında Barbarez'in vuruşu ile gerçekleşir. Bayern son saniyede golü yemiş ve Schalke ise 2-0 geriden geldiği maçı iki kez yenik düşmesine rağmen galibiyetle sonlandırmıştır bile..

Ama maçlar bitmemiştir..

Schalke'de spiker yanlış anons yapar, Bayern maçını bitirir ve tüm stad dört dakika boyunca elli yıldır çektikleri özlemi dindirircesine sevinir.

Ama maçlar bitmemiştir..

Dakika 94. Ujfalusi'nin ayağıyla ittiği topu kalci alır ve Markus Merk'in bir daha Schalke maçı yönetememesine neden olan geri pas olarak değerlendirmesi gelir. Effenberg çıkar Andersson'a vurması gerektiğini belirtir. O top gol olunca ortalık yıkılır gönüllerin şampiyonu Schalke ise herkesten fazla...

Helalleşmek?

Bağlantı
Ertuğrul Özkök şurada üzerinde durduğumuz gibi ölüme yolladığı Ahmet Kaya'nın mezarını ziyaret etmiş.

Geriye baktığımda görüyorum ki; bazı insanlara hoyrat davranmışım. Pişman mıyım? Geri çevrilmesi mümkün olmayan şeylere pişman olmak neye yarar ki... “Üzgün müsün” diye sorarsanız; evet, çok üzgünüm.

Bu samimiyeti sorgulansa dahi önemlidir yine de. Sahte de olsa kandırıktan da olsa önemlidir zira diğer türlüsü insanı çok daha beter yapıyor. Kenan Evren'i izlemiştim Yasemin'in Penceresi adlı bir programda. Orada Erdal Eren'in idama nasıl gittiğini son gören tanıkların ifadesi ile bir anlatımı vardı. Kenan Evren'de izliyor,dinliyor. Herkesin endişe dolu bakışları arasında Erdal yanındakilerin omzuna üzülme dercesine bir şaplak atıp ölüme doğru gülerek gidiyormuş. Son bir kez bakıp son bakışta bir de göz kırpmış.. Öyle bir dramatize edildi ki ben ağlıyordum az daha o sert yaşımda.. Tekrardan Yasemin hanım Kenan Evren'e döndü ve olabilidiğince iyi niyetiyle sordu:

'Bu kadar ölüm.. bu kadar insanın yaşama veda edişi. Yaşlandınız. Daha duygusal daha başka bakıyorsunuz belki artık hayata.. Bir kez olsun 'biraz daha az insanı assaydım mesela Erdal Eren'i asmasaydım dediğiniz hiç pişmanlık duyduğunuz oluyor mu ?'

Kenan Evren: Hayır asla. Bugün olsa yine aynısını yapardım. Biz zaten eşit davrandık iki ordan iki burdan astık..

Bu açıdan bakarsanız Kenan Evren kadar olmadığı için bir kıymeti vardır ama hepsi de budur.

Bu helalleşme isteğini her şeye yorabilirsiniz. Halkın yüzde doksan beşi Ertuğrul Özkök'ün bu ziyaretini vicdanını rahatlatmak ya da 'özür dilemek' için değil daha çok gündemde olmanın yine bir başka yolunu keşfetmiş olarak yorumlayacaktır.Bu ülkede yaşayan her insana ayrı bir paragraf açıp Ertuğrul Özkök'ü tanıtmak istemiyorum.. Herkes istediği gibi yorumlayabilir.

Biz belki affederiz ya da samimi bulmayız ya da buluruz. Bunun bir önemi aslında yok. Mesele de biz değiliz. Helalleşeceği yer, kapısını çalıp özür dileyip üzgün olduğunu belirteceği ve varsa bir helallik onu alacağı insan kızı Melis Kaya'dır. Çünkü en büyük kötülüğü ona yapmıştır. Adres orasıdır.. Ekşi sözlük'te yazılan gerzekçe entryler sonrası iki yıl öncesi yazdığı babasına yakışır nitelikte yazının içerisinde bulabilir kime ne ölçüde zarar verdiğini.. Birazını da biz verelim ona..



' ..evet, benim bir kere babam öldü, 13 yaşındaydım.

Babam beni kardeşlik şarkılarıyla, kardeşlik masallarıyla büyüttü. Bana sevmeyi öğretti, affetmeyi, barışı... Bütün dinlerin, bizleri ayırmak, birbirine düşürmek için değil, bizlere huzur vermek için yaratıldığını öğretti. Bütün dillerin, insanların birbirini anlayabilme, kendilerini en doğru biçimde ifade edebilme ihtiyacı için var olduğunu öğretti. Dinimden, cinsiyetimden, milletimden, ırkımdan sıyrılıp yalnızca insan olduğumu fark etme serüvenimdeki yılmaz süvariydi babam.

Çoğu kişinin, benim Ahmet Kaya’nın kızı olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşündüğünü biliyor ve kendi tercihim olmayan bu durumdan dolayı her gün hayata teşekkür ediyorum. Evet çok şanslıyım, çünkü benim dünyadaki bütün güzellikleri toplayıp her gece başucuma bırakan bir babam vardı. Bir çocuğun azıcık yaşanmış geçmişine, babasıyla geçen 13 hatta hatırlayabildiği 8–9 senesine böylesine korkunç bir şekilde tecavüz edebildiğinize göre, sizler ne yazık ki benim kadar şanslı değilsiniz.

Babam öldüğünde 13 yaşında bir kız çocuğuydum. Bugün hayatı 21 yaşın bakış açısıyla yorumlamaya çalışıyorum ama o gittiğinden beri bir yanım hala çocuk ve hep öyle kalacak. Babama emanet ettim o çocuk yanımı. Belki o yanım biraz büyüyüp diğer yanıma erişebilseydi böyle bir yazı yazmaya gerek bile duymayacaktım ama o çocuk yanım günlerdir hep ağlıyor.

Babam öldüğünde 43 yaşındaydı. Çok büyüktü, görkemliydi, benim masal kahramanımdı. Bugün benim 40’lı yaşlarında arkadaşlarım var ve gözümde onlar o kadar gençler ki…

....
Size elbette ki bunun ya da babama ve aileme dair herhangi bir şeyin hesabını vermek zorunda değilim; çünkü ben 13 yaşında geleceğimin en güzel yarısını verdim, çünkü ben diploma törenlerimi, kazandığım ilk paranın heyecanını, ilk erkek arkadaşımı, doğmamış çocuklarımı, üreteceklerimi, mutluluğumun temellerini verdim.
...

Hiçbiriniz bu hayata dair benim ve benim annemin ödediği bedelleri ödemiş olamazsınız; hiçbiriniz benim çektiğim acıları çekmiş, benim taşıdığım yükleri taşımış olamazsınız. Artık lütfen yorulun bizim canımızı yakmaya çalışmaktan, çünkü biz zaten kalplerimizi Paris’te gömdük. Siz de akılla yaşamanın güzelliğine erişin…

Tüm çocuklara benim babam gibi bir babayla yaşanabilecek en az bir 13 yıl diliyorum; Güzel insanlar olabilmeleri için… Tüm çocuklar adına, bu dünyanın babaların ölümünden artık bıkmasını diliyorum.