23 Mayıs 2013

İçimde Yılgın Rüzgarların..



Eski şarkı bu çok..  O yıllara da dönelim ama ben size babamı anlatayım biraz.

Yazları giderdim Almanya’ya. Üç ay. İlkokul 2’de başladım lise sona kadar düzenli bir şekilde gidiyordum.

İlk defa havuzu orada gördüm. İlk defa olmasa da uzun sürecek olan çocukluk aşkı da orada başladı. Sarışın bir Alman kızı. Bizim kasabanın çocuklarının tamamı yine bu kıza kesik. Bizim kaçma şansımız yoktu pek, biz de olduk. O değil de Almanca bilmiyorum. Hani olsa bir ilişki nasıl devam edecek, en ufak bir fikrim yok. Aşkın dili vardır diyerek çok fazla düşünmezdik.

 Özellikle havuz.. Küçük bir cemaat, konuşmasan da her gün buraya gittiğin vakit kasabanın yarısını tanıyordun, gözün aşina oluyordu bir şekilde.  Üstelik bu kızın ailesi havuzdaki büfeyi işletiyor. Bazen annesinin yerine bu da bakıyor müşterilere ve ben oraya iki dönüm tarla parasını bu yüzden yatırmıştım. Jelibonlar vardı, seçiyordun ve bu sayede daha fazla vakit geçirip az biraz da ilişki kuruyorduk çat pat bile olmayan almancamla..  Üzerinde şekerler olan jelibonlardan nefret etmiştim ama işte..

Platonik aşkın kibirle karışık olağan duygusu şudur ki o kız da zaten size aşıktır ama açılamıyordur bir türlü. İki eski sevgili de zaten hep birbirlerini unutamamıştır geyiğinin biraz benzeri. İçten içe buna ilginç bir şekilde inanırsınız.  Ben o kadar abartıyorum ki olduğum bölgeye tesadüfen geldiği vakit “dur şuna kesik olmadığımı anlasın” diye o bölgeden uzaklaşıyordum.  Gerizekalı diyeceksiniz ama hakkaten akıl yoktu bu tek taraflı çekilen eziyetin içerisinde. Oysa bir gün olsun bana özel bir bakış, ayrıntı, yaklaşım filan görmemiştim ama eli kulağındaydı, bekliyordum.

İki havuz var. Birisinin boyu sıfırdan başlayıp 1.50’ye kadar gidiyordu. Şimdi bu o çocuk boyumuza “derin” diyebileceğimiz kısmındaydı ve ben tam da onun önünden havuzun ortasına doğru yol alırken kesinlikle emindim, bana bakıyordu. Havuzun kenarından ortasına doğru olan yürüyüşümde öyle bir hava vardı ki görmeniz gerekirdi. Kenardan yürürken aniden hızlandım ve ortalarda bir yerde çivileme havuza atladım. Hava atıyorduk, en büyük havamız da buydu.

Küt!

Beyin içeride sarsıldı, betona kafayı geçirdim ama kendime geldim suyun altında. Havuzun ortasından çekilmiş bir ip vardı. Ona tutunmasaydım karizma çizilebilirdi de. Yine de bir çıkışım vardı yukarıya doğru..  Saçlarla suyu attırdım şöyle.. Ayağa kalkınca su şortumun altına geliyor ama daha havalı yürümeye başladım. Havuzun derinliklerine doğru giderken kızın bana baktığını gördüm.

Hiç yüz vermedim.

Daha da beter bakmaya, gözünü benden ayırmamaya başladı.

“Olur öyle güzelim, güzele kim bakmaz ki” havasında ona doğru ama ona bakmayarak ilerledim.
Yalnız o değil yanındaki kızlar da bakıyor, gözlerini dikmiş benden alamıyor, konuşmak için fırsat yaratma peşindeler. Bana doğru bir şeyler söyledi söyleyecek. Herhalde arkadaşları gelecek, bu bizim kız senden hoşlanıyor ama açılamıyor filan diyecek.

 Buna inanmıştım bir şekilde..

Kız bana doğru geliyor, benim o gerizekalı aşık çocuk tavrım ise kızdan kaçıyor derken kuzenimi gördüm.

O da bana bakıyor.

Çevremdeki herkes bana bakıyor

Lan ne oluyor derken anladım.

35 cmlik havuza çivileme atlayınca kafa yarılmış, kanlar alnıma doğru akmaya başlamış. Kuzenim gelip haber verince havuzun güvenliğine giderken yaşadığım hayal kırıklığını anlatamam.

Çok az kalmıştı be çok az..

Yurtta da bir kere kafayı yarmıştım ben.  Mahallenin çocuklarıyla kavga etmiş, biraz hırpalanmış olan çocuğun metrelerce uzaktan attığı taş kafama isabet etmiş ve bu şekilde dikişlerle tanışmıştım. Beni götürdüler, ayakta acıdan öldürürken kafama dikiş atıp yurda geri postalamışlardı.

 Oysa burada?

Beni hemen sedyeye yatırdılar. O kadar filmlerde gördük, demek böyleymiş dedim içimden.  İçeride ilk müdahale yapılırken başımda dört insan! Sonrasında ambulans geldi. En yakın hastaneye götürdüler, kuzen de yanımda çeviri yapıyor, beni bilgilendiriyor. Aslında sallamıyordum ama öyle bir muamele yaptılar ki ölecek hasta sandım kendimi. “Olm bak kötü bir şey var, söylemiyorsan valla bak..” diyerek kuzene çeşitli küfürler savuruyordum. Bir insanoğlunun kafası yarıldı diye başında beş kişi bir şeyler yapıp ambulans çağrılıp hastaneye gönderilir mi?

Kesin kötü bir şey vardı, kesin..

Hastanede ise kuzeni gülme krizi tuttu. Benim başıma dikiş atılacak olan o bölgeye bir iğne yapılınca kafanın bir bölümü balon gibi şişti. Mınnakodumun kuzeni gülmekten çeviriyi de unuttu, ne yapacağımı şaşırdım. Hülasa saçımın bir kısmı da kesildi, dikiş atıldı ve eve geldim.

Babam..

Almanya’da bu hikayeyi anlattığım zaman insanlar şaşırır ama eminim ki buradaki baba tavrı pek çoğunuza şaşırtıcı gelmeyecek. Ne kızın bana aslında bakmadığının yarattığı düş kırıklığı, ne o sıcakta havuza bir hafta giremeyeceğimi öğrenmemin acısı ne de kafamın tam ortasına dikişler atılıp saçların bir kısmının kesilmiş olmasından dolayı şapkayla gezecek olmam önemli değildi.

Babam bu duruma ne diyecek?

Filmlerde hep bu gibi durumlarda ailenin çocuğa yaklaşımı vardır. Sarıp sarmalarlar, bir dediğini iki etmezler ve daha fazla zarar görmediği için sevinir, eşşeğini kaybedip de sonra bulan insan gibi çocuğuna yeniden doğmuşçasına sevgi gösterilerinde bulunurlar.

Bizimkisi alayla karışık bir kalay, bir kalay..

Okulun son günü kolumu kırmış, alçısı bir günlük olduğunda da yine yaz tatili için Almanya’ya gitmiştim. Aynı şekilde o yolculuk boyunca aynı korku..

Babam beni dövmemiştir hiç. Ablalarımı çok eskiden çok da sert olmamak kaydıyla dövermiş, ama bana denk gelmedi. Üstelik çok samimi söylüyorum ki beni dövmek biraz zordur. Bu gibi durumlarda acaip acı çekerim, üzerime gelir, bir noktaya kadar bir şey demem, diyemem zaten. Amma velakin 10 yaşımda iken dahi şalter attığında işler değişiyor. O andan itibaren sorun benim elimden babamı kim alacak problemi başlıyor. Yanımda, çevremde elime ne geçirirsem, neye gücüm yeterse ve tamamen kendimi kaybettiğimi söyleyebilirim.  Şunu da mutlaka eklemeliyim; inanılmaz rahatlıyordum. Bir boşalma anı, bir deliriş anı. Tehlikeli olduğumu bilmem söylemem gerek var mı bu zamanlarda..

Lakin böyle durumlar o dönemler yılda bir ya olur ya olmazdı. Babam ayarında tutturup lafları sokmaya devam ederse o acıyla kalırdın öyle. Zaten dikiş atılmış, zaten hastasın, yaralısın ama asıl korkunç olanı evde babanın sana bu kazadan dolayı sarf edeceği sözler olurdu.

Üç ya da dört kez babama karşı o eşiğe geldim.

İlkokul beşinci sınıfta Almanya’da yaşayan halamı beynindeki tümörden dolayı kaybedince tüm aile bir gün içerisinde dedemin evine doluşuverdi. Benim dengemi bozan ise olağanın dışında tutkuyla bağlandığım babaannemin kızını kaybettiği için sürekli ağlaması, ağıt yakmasıydı. Benim de halamdı ama 10 yıllık yaşantının içerisinde onu bir ya da iki kez görmüştüm, üzüntüm çok fazla değildi.

Ağlıyordum ama halama değil babaanneme. Çocukluğumun en büyük korkusu köyde birilerinin vefat etmesiydi zira babaannemin ağıtları dayanılmazdı benim için.

Doldum, doldum, doldum..

Dedemle babam basit bir meseleden tartıştı. Aslına babam dedemin sağlığını düşünüyordu ve inatçılığından dolayı kimi durumlara dikkat etmediği için kavga ediyordu. Çocuk kafasıyla algılayamıyordum ve dedemle olan kavgada birden babamın üzerine yürümüşüm. Gerçekten hatırlamıyorum o anı..  Çevremdekiler elime geçirdiğim nesnelerle babama zarar vereceğimi düşünürken yıllar sonra babamla bu zamanları konuştuğumuzda ise onun korkusu kendime zarar verebilmemmiş.
Hülasa o uç noktaya çıkmadığım sürece babamın olası her türlü kazada garip bir tavrı olur ve canımı çok acıtırdı.

Birkaç defa dedim ya.. Sonuncusu Almanya’dan buraya gelmeden on gün önce gerçekleşti.

21 Mayıs 2013

Everyday is Like Sunday


Dönüşüm




Kötü bir zamanda buraya ayak bastım.

Aslında acılar ve mutluluklar yaşamın olağan çıktıları. Son nefesi veresiye kadar bunlar hiç bitmeyecek ve sızlanmak yersiz. Mutsuzlukların sıklıkla bir süre sonra çeşitli güzel duyguları oluşturduğu üzerine çok fazla yazı da yazdım. Tersi de mümkün.

Ama yine de çok kötüydü.

Kötü ya da katlanılmaz olan gerçekte yaşadığınla dışarıdan algılanan arasında devasa bir fark olmasıydı. Farklı bir yalnızlıktı bu. Gerçeği anlatma çabasından ziyade görüneni oynama tembelliği, yılgınlığın ve bıkkınlığın olağan sonucu. Tümer Metin kitabında Fenerbahçe’ye transfer olduğu zamanda sürekli olarak “bunları yazacağım” diye kendisini avuttuğunu dile getirir, ben de aslında aynı şekilde. Bunları yazacağım dedim ve aslında yazdım da. Bu arada Tümer Metin’le de bugün kavga ettim. O da başka bir yazı konusu mnk!

Sadece eskisi gibi yazdıklarımı paylaşma ihtiyacı hissetmiyorum ya da zamanı değil.

BirGün gazetesinde spor sayfasını hazırlıyordum, pazar günü Kenan Başaran röportajı sonrası bırakmak zorunda kaldım. 

Üzüldüm çok.. İleride yeniden oraya döneceğim, bunu çok iyi biliyorum çünkü ben öncesinde hayal ettiğimi sonrasında da yaşamayı beceriyorum, bunu da geçmişe bakınca gördüm. Ama şu zamanda ayrılmak durumundaydık.

İzmir’den Ank’ya.. Ank’dan Münih’e.. Ordan Augsburg’a ve nihayetinde Almanya’da Türkiye’ye ya da Augsburg’dan İstanbul’a gitmeden önce hep bir yaşantı hayalini kurdum kafamda. Her şehre bir dekor her memlekete bir yaşantı biçtim. Yıllar sonra diyebilirim ki hemen hepsini gerçekleştirdim. Ölçülü hayal kurmaktan ziyade yaşamın diyalektiksel ilerleyişini erken bir şekilde kavradım.  Bir anı yaşatırken içerisinde mutluluktan fazla mutsuzluğu da ekliyor, resmin bütününe tav olup onu hayal ediyordum. Sonrasında çok da zor olmuyor bunları gerçeğe dönüştürmek.

Buraya geldiğimde kazancım yok denecek kadar azdı. Şimdi oldukça komik gelen evlilik hayallerinin arkadan bastırdığı iş bulma, hayatı geçindirme gibi dertlerin esir aldığı bir “başarı” zorlaması da vardı. Başarılı olmak zorundaysan kendini gerçekleştiremezsin. Öyle bir zorunluluğun içerisinde asla özgür ve idealist tavır takınamazsın. Tezer Özlü der ki “20’li yaşlarda insan ya başarılı ya da kendisi olur”. Daha doğru bir analiz mümkün değil.

Öte yandan sevdiğin işi yapabilmek için de başarmalıydım.  Bir ara öyle oldu ki; Milliyet Taktik, BirGün, Skorer Panoramalar düzenlenmesi ve İtalya’yı yazma, Misli.com Bundesliga, Blog,Hayatım Futbol dergi derken araya giren FourFourTwo yazıları.. Haftanın her günü başka bir yere yazı yazmak durumundaydım. Geçtiğimiz hafta sonu Misli.com da bitti ve şimdi de BirGün.  Seneye bahis yazar mıyım (şu an düşünmüyorum ama değişebilir) bilinmez ama şu an itibariyle artık tek işim var. Bu açıdan mutluyum. O kaos dönemi sona erdi.

Şunu fark ettim; Döndüm ben yine kendime.  8 yıllık Almanya deneyimi içerisinde istesem de istemesem de yapmak zorunda olduğum şeyleri bana dikte ettiren mahalle ve toplum baskısı beni köreltmiş, gözlerimi kapatmış. Almanya’ya giderken anladım ki o zamana kadar savunduğum her şeyi bırakmış, mağlubiyeti kabullenmişim.

Bunu biliyordum da unutmuşum, şimdi hatırladım.

2004 Şubat ayıydı. TR’en Almanya’ya gidiş.  Babam’a ve nice insana rağmen uzattığım saçlarımı Almanya’ya ayak basar basmaz ikinci gününde kökünden kestirdim. Belime gelen saç, uzun eyfel kulesi küpelerle beraber çok şeyden vazgeçerken avazım çıktığı kadar bağırıyordum: başka bir emriniz var mı?
İnsan zamanla olgunlaşıyor, yeni bilgiler geldikçe dönüşüyor ve her daim geçmişini beğenmiyor değil. 8 yıl önce düşündüklerimi bugün farklı şekilde de olsa devam ettirme, onun üzerine koyma derdindeyim yeniden. 

Garip bir şekilde huzur da buradan geliyor sanırım.

İleride yazdıkça daha da iyi anlaşılacaktır.

19 Mayıs 2013

Şampiyon



Şu ana kadar gördüklerim arasında en iyi şampiyonluk fotoğrafı ya da çalışması diyelim bu oldu. 

17 Mayıs 2013

.!



Viyana'da Deerhunter konserinde tanımıştım Can'ı.  Mimar.

 Şöyle güzel bir web sitesi var.


Hoşunuza gidebilir.

16 Mayıs 2013

PJ Harvey & Thom Yorke-This mess We're in



....

Bsklt


Yanlış yere bakıyorsun.

Bisiklete diyorum..

Süper!

Arkadan Müdahale-Kenan Başaran



Kenan'ı uzaktan takip ettiğim zamanlarda da "bir kaç gün beraber takılırsak kesinlikle çok iyi anlaşırız" dediğim insanların başında geliyordu. Biliyorum ve bu konuda çok fazla yanılmıyorum.  Bugün sabah Mecidiyeköy'de kahvaltı yaptık ve yaklaşık -buraya dikkat- 130 dakikalık bir röportaj gerçekleştirdik. Eh, muhabbetin sonuna Uğur Vardan abimiz de katılınca çok keyifli olduk ama işte süre bitmiş, hepimiz aynı anda  gazetelerimize doğru hareket etmek zorunda kaldık.. 

Kenan Başaran Hürriyet gazetesine geçti. Çok iyi ve anlamlı bir transfer. Bu mecralarda böylesine yetenekli ve güzel insanların olması nefes aldırıyor. Ben onlara kısaca Radikal ekibi diyorum. Banu Yelkovan'ı, Bağış Erten'i de katın aralarına.. Muhabbet süperdir. Hemen hepsinde futbolun dışında yaşama dair güzel duruşlar olduğu gibi dikkat çekici ayrıntıları muhabbet esnasında anlarsınız ki anlatı güzelliğine sahipler. Ortak bir estetik dil bulmuşlar sanki.  FİFA Kura çekimi esnasında beni diğer masanın sıkıcılığından -isim vermeyeyim şimdi- Uğur Vardan hinlik yapıp kurtarmıştı, gecemi güzelleştirmişlerdi zira gerçekten takdir edilesi ve güzel insanlar.. İşte bu insanlardan..

Kenan Başaran bir kitap yazdı.

Mevzubahis konu 3 Temmuz şike davası süreci. Öyle doğru ve güzel bir noktada durmuş ki ne yazarsanız yazın birilerini kızdırabileceğiniz konuda tertemiz kalmayı başarmış yazar.

"Arkadan Müdahale" isimli  bu eser kolay okunabilir muazzam bir şike davası süreci anlatısı. Böylesine sıkıcı bir konuyu bu şekilde anlatmak yazarın mahareti. 

Okumaya başladığında göreceksiniz ki tek sayfasından dahi sıkılmayacaksınız..

İnsanın arkadaşıyla röportaj yapmasının sıkıntısı da 130 dklık çözümleme! Üstelik bu güzel yaz gününde bir de şifayı kapmışız..  Uyudum kalktım ve sabaha bitecek.. Cuma akşamı futbolburadacom sitesinde Cumartesi BirGün'de olacak bu güzel röportaj.. Kaçırmayın.

15 Mayıs 2013


Mert Tünay-Taş



Eski sevdiğim bir abinin yakın arkadaşı.  Reklam müziklerinde de görüyorduk onun adını. Şurdan bakabiliriz.. Güzel müzisyen ve güzel adam

Wye Oak - For Prayer



Gecenin on ikisinde başlama vuruşu yapıldı. 6-6’ydı maç. Bitime az bir süre vardı. Murat Fevzi Tanırlı çok ince gördü Uğur Meleke’yi. Ben ceza sahası içerisine doğru kaçtığımda jeneriklik üç gol atan gecenin kahramanı Uğur Meleke zarif bir şekilde topu önüme bırakıp kalecinin önünde pozisyon aldı ama ben artık kaleci ile karşı karşıya kalmıştım ve yaklaşık on yıl sonra ayak bastığım halı sahada ilk golümü atmaktan imtina etmedim. Asist Uğur Meleke. Hazırlayıcı ise Murat Fevzi Tanırlı. Yeni yaşamımdaki en sıkı dostlarım. Bir dönem Taktik ekini çıkartmış ekip.  Gerçek şu ki ben gerçekten de golü atmıştım!

 12 Eylül 2011’de bu memlekete dönüş yaptıktan sonra belki de ilk defa şöyle bir durup geriye baktım, soluklandım. Eve gidince bu anı yazacağım dedim kendime. Sabah gazeteyi çıkartmış, öğlen internet sitesiyle ilgilenmiş ve akşama doğru röportaj yapacağım insanın yazdığı kitabı okuduktan sonra Hayatım Futbol dergisine Dortmund’u yazdım. Sabah saat beş, elimde kahve ve güzel bir müzik eşliğinde ben sözümü tutuyorum. Yukarıda anlatılan Almanya’daki son üç yılımda hayalini kurduğumdan da öte bir şey! Oysa geldiğimde her şey ne kadar kötüydü?

Her şey üst üste gelir. Bir olumsuzluk, diğer pek çok yıkımın da kaynağıdır aslında. 7 yıl 7 ay kaldığım Almanya’daki en kötü 7 günüm buraya gelmeden önceki son bir haftadır. Ailenin her bir ferdiyle ayrı ayrı olmak üzere kavga ettim. O dönem kız arkadaşım da ailesiyle memlekette izinde olduğundan onu kaybetmekten kurtarmıştım kendimi. Sahip olduğum tek sermaye olan arabamı satarak normal koşullarda ülkede bir yıl çalışmadan geçinebilecek şekilde ayarlamıştım ama dedim ya her şey üst üste.. Gelmeden önce Prag dönüşü yapılan kaza içerisinde o araba da gitti.

Kader diyorum buna ben. Türkiye’den Almanya’ya geldiğim zamana benziyor.  Sıfırdan başlıyorsun ve yaşamının geride kalan kısmını, öncesinde olmayan yeni insanlarla geçireceksin. Elinde hiçbir şey yok!

Hiçbir şeyim yoktu.

Görünürde bir kız arkadaşım vardı ama siz de takdir edersiniz ki hiçbir şeyi olmayan adamın kız arkadaşı da uzun süreçte olmaz. Üstelik kader diyorum ya, kısa süreliğine de olsa yine bir doktora tercih edilecektim. Ve yine sonrasında yaşanılan pişmanlık, benim kaderimi değiştirmeyecekti.

Hikayem bol, anlatacaklarım çok.. Üstelik henüz Almanya'da iken bugünkü yaşamı kurgularken bu blogu da unutmamıştım tam da bugün yeniden başladığım haliyle.. 

11 Mayıs 2013

www.futbolburada.com


Artık futbol yazılarını bu adreste yazacağım. Futbolburada.com..

Sadece ben değil, futbol üzerine içerik üreten herkese açık bir futbol sitesi. Futbola dair ne varsa "giriş yap" kısmından twitter ya da facebook adresinizle 10 saniyelik aradan sonra üye olup yazıları onaya gönderebilirsiniz.

Dikkat etmeniz gereken bir kaç husus var onu da belirteyim;

1- Yazının tepe resmi olmak durumunda. "Resim ekleyin" kısmına  minumum bir fotoğrafraf eklemelisiniz. Yazı arası resimler ise şimdilik eski moda "url" adresi alarak gerçekleşiyor.

2- Yazılarınız okunur ve bizim belirlediğimiz bir zamanda yayına alınır. Bazen "çok iyi yazı" olduğu için manşete koymak için bekletiriz. Bazen de zamanı gelmesi gerekir.

3-Her türlü sorununuz için buradayım, yorum ve mail kısmı ile bana ulaşabilirsiniz.

Bu blog ise futbol dışı konularla yaşamaya devam edecek...


7 Nisan 2013

Gurur..



Futbolcu ve yönetici olarak 50. kupasını kazandı. Bayern Münih buraya dahi sığmayacak pek çok rekoru kırarak 23. kez şampiyon oldu. İki yıl üst üste Dortmund'un şampiyon olmasına muazzam bir cevap verildi.

Bayern Münih Hayatım Futbol dergisinin önümüzdeki cuma günü çıkacak sayısının kapak konusu. Pek çok ayrıntı orada yazılıp çizilecek..

Ben ileride blogda da Bayern Münih ve Hoeness'i olabildiğince geniş çaplı inceleyeceğim.

Eğer örnek alıp araştırmanız gereken insanlar varsa bunlar; Uli Hoeness, Alex Ferguson, Jose Mourinho ya da bizim ülkemizde Fatih Terim olmalıdır.

Bu isimlerin diğerlerinden farkı başarılarının süreklilik içermesidir.

Almanya'daki Sportif Direktör kavramı ile İngiltere'deki menajerlik kurumunun içeriği birbirlerinden oldukça farklı görevleri içerse de sıklıkla Hoeness ve Ferguson kıyasa sokulur. Zira geçen 30 yıla baktığınızda sürekli başarının ana unsuru iki isimdir bunlar..

Daha geniş analizler yakın zaman içerisinde burada ve dergide olacak..




28 Mart 2013

Ronaldo & İrina Shayk


Abdullah Avcı ve İlkeleri



 Türkiye milli takımı  Brezilya’ya gitme şansını büyük ölçüde zora soktu. En azından buraya kadar olan kısımda çok net bir başarısızlık olduğunu Banu Yelkovan ve Bağış Erten'in sunduğu ve benim  Cumartesi günü katıldığım “Yensen de yenilsen de” programında dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. İsteyenler şuradan izleyebilir.

Milli takımın “başarı” kriteri nedir?

1996 Avrupa Şampiyonası sonrası katılma ihtimalimiz olan 9 turnuvanın 4’üne iştirak ettik. 3’üne ise baraj maçı oynayarak gidemedik.  Geride kalan ikisinde ise son maçlarda şansımızı doğru bir şekilde kullanamadık.  9 turnuvanın 9’unda da gruplardan gitme şansını yakalayan iki takımdan birisi olma umudunu son maça kadar taşıdık. Hiçbirisinde ilk 6 maç sonucunda bu denli kopma yaşanmamıştı. Üstelik bu sezon ligimizin iki takımı Avrupa’da çeyrek final oynama başarısı göstermişken kopuş çok daha erken oldu. Altyapı, sistemsizlik gibi sorunlar 96’dan bu yana vardı ama sonuç bu kadar hiç kötü olmamıştı. Dolayısıyla burada ülkenin futbol kültüründe var olan çarpıklıkların dışında bir teknik adam sorunu olduğunun da altını çizmek gerekir. Turnuva istikrarsızlığı konusunda ise Uğur Meleke'nin şu harika yazısından "doğru" bakış açısına sahip olunabilir.

6 maçın 3’ünü kaybedip sadec Andorra ve Estonya gibi takımlar karşısında galip gelirken kendi evimizde Macaristan karşısında berabere kaldık. Belki Macaristan karşılaşmasında iyi futbol ortaya koyduk ama 3 yıldır gol atamayan Andorra karşısında Selçuk’un frikiğine kadar olan bölüm ya da Estonya’daki kırmızı kart çıkasıya kadar olan sürede yaşanılanlar da galibiyet nedeniyle görünmez oldular. Bir denge vardır ve eğirişi doğrusuna denk gelip hak edilmeyen bir turnuvaya veda etmek üzereyiz. Hiçbir maçta rakibe karşı net bir üstünlük kuramadığımız gerçeği söz konusu.

Abdullah Avcı’nın hataları

Abdullah Avcı henüz milli takımın başına geçmeden inandığı doğruların her koşulda geçerli olduğu inancı onun sonunu hazırlardı. Bu açıdan ben Abdullah Avcı’yı biraz Aykut Kocaman’a da benzetmiyor değilim. Kocaman'ın da klasik on numara kötü, 4-3-3 en iyi sistem ve hızlı oyun v.s. gibi temel kabülleri her şeyin önüne geçmişti. Buna rağmen Aykut Kocaman  Alex’den olabildiğince faydalanmayı sağlayacak pratik zekâya sahipti. Avcı’nın sorunu olan “her koşulda değişmez” saydığı futbol doğrularını örneklerle masaya yatırmak gerekir.

 Şu cümlelerin içerisinde yer alan doğrular temelde yanlış değil belki.

 “Almanya’da alt yapı eğitimini alan oyuncuların taktiksel yetkinliği Türkiye’de yetişmiş oyunculara göre çok daha iyi” –doğru söze ne denir-

“Merkezde oynayan orta sahaların  solda oynayanın sol ayaklı, sağda oynayanın ise sağ ayaklı olduğunda verimi artar, potansiyelini daha iyi ortaya koyabilir” –Aksi örnekler bir hayli fazla olsa da çok da yanlış değil.-

Peki sorun nedir derseniz bu “ince” ayrıntılar ancak birbirlerine benzer nitelikte ve kalitede olan iki oyuncunun ayrımı konusunda “geçerli” olabilir. Eğer siz bugünkü performanslarına bakarak Arda Turan ve Selçuk İnan arasında bir tercih yapmak durumunda kalıyorsanız bu ve benzer ayrıntılara bakarak seçiminizi bu doğrular üzerinden yapabilirsiniz.  Yine de doğru olan her ikisinin de oynayabileceği bir sistemi kurgulamak.

Lakin..

 Elinizde deplasmandaki ilk Macaristan maçı öncesi Mehmet Ekici ve Alper Potuk varsa eğer öncelikle kadroya kimin alınması gerektiği üzerine düşünmelisiniz. Sağ ayağından, alt yapı eğitiminden önce genel görüntüsü nedir buna bakmak gerekir. Louis Van Gaal Hollanda’nın temel direği olan kaptanı Wesley Sneijder ya da Van der Vaart’ı sadece transfer görüşmeleri yaptığı ya da düzenli oynamadığı için kadroya almıyor haklı olarak. Sağ ayağı, oyun görüşü gibi konulara hiç gelmiyor, öncülü çok daha başka.

 Peki Abdullah Avcı?

Deplasmandaki Macaristan maçı öncesi Mehmet Ekici kadroya girdi. O dönem de Alper Potuk iyi oynuyordu. Daha nice yetenek göze batıyordu.  Lakin Abdullah Avcı ligde  sadece 10 dakika forma giymiş ve dahası milli maç öncesi oynanan son lig maçında ise ilk 18’e girememiş Mehmet Ekici’yi kadroya çağırmanın dışında ilk 11 başlattı. Burada sorun bir oyuncunun kadroya girmesi değil, Abdullah Avcı mantığının nerede sönümlendiğini görmek, neden sorun yaşadığını ve yaşayacağını algılamak için masaya yatırılıyor.

Ancak ve ancak iki formda ve çok iyi oyuncunun kadroya girme aşamasında geçerli olacak olan "ayrıntıları" siz hiç formda olmayıp da kadroya giremeyen, oynamayan  ile her maç döktüren oyuncu arasında yapamazsınız. 

 Çok net, bariz bir hata.

İsrail üst üste aldığı yenilgiler sonrası  Avrupa’nın top kulüplerinde oynayan ve fakat forma giyemeyen lejyonerlerinden İtaly Shechter,  Youssi Benayoun gibi önemli isimleri kadroya çağırsa dahi ilk onbir başlatmıyor artık. Hollanda iki önemli 10 numarasını tek  bir anda kesebiliyor maç pratiği eksikliği ya da transfer görüşmeleri nedeniyle kafası yeterince futbolla meşgul değil diye. Biz onlarca yetenek dışarıda beklerken ligde kötü giden takımın dahi ilk 18’ine giremeyen oyuncuyu her maç çağırıyoruz. Tüm Avrupa’nın konuştuğu Selçuk İnan’ı solda sağ ayağıyla oynayamaz diye oynatmıyoruz. 

Bremen gibi bir takımın 18’ine giremeyen oyuncu  bir hafta sonra 70 milyonluk ülkenin ilk 11’ine nasıl girer? Kendi evinde sezon boyunca galibiyet alamamış Greuther Fürth'ün Bundesligaya ayak uyduramamış Sercan Sararer'i Arda ve Emre'den sonra milli takımda en çok forma giyen oyuncu nasıl olur?  Hollanda Sneijder'i, Van der Vaart'ı, Van der Wiel'i rahatlıkla kesebiliyor iken henüz katkı verememiş bu oyuncuları değişmez kılan Abdullah Avcı'nın "futbol doğruları" oldu. 

Almanya’da yetişmiş oyuncuların alt yapı eğitimi daha iyi midir? Kesinlikle doğru. Lakin fark sadece on dakika forma giymiş ya da Bundesliganın ilk devresinde oynanan 17 maç içerisinde sahada sadece 28 dakika forma giyebilmiş Mehmet Ekici ile Alper Potuk,Olcay Şahan ya da diğerleri  arasındaki bir oyuncuyu dengeleyecek kadar büyük değildir. Öyle olsa senin liginin iki takımı Avrupa’da çeyrek final oynamasını mucize olarak addetmen gerekir.

Selçuk İnan ve sol ayak içeriği.

Yine benzer bir “ufak” detay, Selçuk İnan gibi bir yeteneği kadroya almamasını sağladı. Sağ ayaklı solda oynar mı? Fatih Terim’in Almanya’daki Schalke maçında yaptığı en doğru hamle Selçuk İnan’ı sola kırık ve hatta sol kenar oyuncusu olarak kullanıp rakibin etkili sağ kenarına darbe vurmasıdır. Selçuk’un oyun içerisinde yaptığı her doğru kolay bir şekilde algılanmıyor.  Selçuk’un ortalamanın üzerinde bir yeteneği var belki ama dünya çapında bir oyun zekasından bahsedebiliriz. Ayağına gelen topla yaptıkları belki yeteneği ölçüsündedir ama vücudunu saha içerisinde konumlandırışı futbol yeteneğinden de fazla olan bir adam. Almanlar’ın ilk maç içerisinde şöyle bir Melo’dan bahsedip “asıl aktör” diyerek giriş yapıp Selçuk İnan’ın sezgisiyle araya girerek Schalke’nin 11 akınını kesmesi üzerine ufak çaplı bir şok yaşadığını sıklıkla anlatmıştım. Hollanda maçında uzun toplarla çok rahat delinebilecek bir noktada defansın önünde Selçuk İnan tercihi bir mucizeyi de gerçekleştirebilirdi. Her şeyin dışında Selçuk İnan ile o dönem Liverpool’da formunu bulamayan Nuri Şahin’in arasına sol ya da sağ ayak girmesi “suç” addedilir, başka bir şey değil. Bugünkü formuyla elinde (bizde oynasa) İlkay ve Selçuk olursa ancak ayakların soluna sağına bakılır.

Bu ve benzer pek çok yanlışın tecrünesine sahip olmamasının sıkıntılarını yaşadı Abdullah Avcı. Bundan sonraki yaşantısında doğru yolda olacaktır ama bu deneyimsizliğinin faturasını Türkiye'ye pahalıya ödetmek üzere. 

Abdullah Avcı doğru tercih midir?

İstanbul Belediye’nin diğerlerine göre farklı konumu taraftarının ve dolayısıyla baskının olmadığı yegane kulüp olmasıdır.  Öncesinde tecrübe ettiği alt yaş milli takım deneyimlerinde ise durum bu açıdan çok daha iyi, baskı hiç yok. Üst üste beş mağlubiyet dahi alsanız sizi dört büyüklerden fırsat kalırsa oyununuza bakıp eleştirecek üç beş idealist spor yazarı dışında kimse yok. Olabildiğince rahat ve baskısız bir futbol ortamı. Türkiye Milli Takımı ise bunun tam da zıttında yer alıyor.  Bu hem Abdullah Avcı hem de onun geçmişte yaptığı güzel işleri takdir eden bizler için yeni bir deneyimdi. Bu konuda en azından bugüne kadar başarılı olmadığını söyleyebiliriz. Diğer açıdan geç de olsa doğruları da bulduğunu ekleyelim ama zaman yetmedi. 

26 Mart 2013

Mesut, 17..



 Aljoscha Pause'nin mini Mesut belgeseli.. İlk defa TV'ye röportaj veriyor Mesut. Löw ve diğer yetkililer bu oyuncuya dikkat kesiliyor. Henüz Türk pasaportuna sahip ama iki ay sonra Almanya vatandaşlığına geçiriyor, Nuri Şahin gibi olmayacak diyorlar.. 


Muazzam görüntüler..

22 Mart 2013

Her şey bir penaltıyla başladı



".. Gezgin bir delikanlı bir arkadaşıyla dünyayı gezerken annesine bir kart atıyor. Annesini de çok seviyor. Nerede olduğunu yazdıktan sonra "Anneciğim" diyor kartta "Paramız bitiyor, önümüzde bir liman kenti var, bir hafta sonra o limandan kalkan bir gemiyle geri döneceğim". Annesi, oğlu gelecek diye çok mutlu oluyor.  Bir hafta sonra, oğlu yerine gene postacı kart getiriyor. Annesinin açtığı kartta delikanlı neden geç kaldığını anlatıyor "Anne, o liman kentine geldim ama burada bir futbol turnuvası vardı. Arkadaşımla ben varoşlardaki çocuklarla beraber bir takım kurduk.  Kazanana çok büyük bir para ödülü veriyorlardı. Finale çıktık, arkadaşım golü attı, 1-0 öne geçtik. Son dakikada hakem bizim aleyhimize penaltı verdi. Ben kaleciydim anne. Ve oğlun o penaltıyı kurtardı.  Bizi bekleme, gelmiyoruz!" O penaltı gol olsaydı delikanlı geri dönecekti. Ama gelmeyerek dünyayı değiştirecek insanlarla tanıştı. O delikanlının adı Ernesto Che Guevara'ydı. Latin Amerika'nın direnişi bir penaltıyla başlar aslında..."

 Sunay Akın

21 Mart 2013

Mehmet Özdilek Röportajı


26 Mart Salı sabahına kadar Antalyaspor teknik direktörü Mehmet Özdilek'e sormak istedikleriniz varsa buradan ya da mail yoluyla bana iletebilirsiniz..