8 Eylül 2012

Yine onlar..



Sonbahar da geldi ki en sevdiğim mevsimlerdendir.. Bu ne alaka derseniz artık bu çifte yazacak bir şeyim kalmadı, ondan böyle saçmalamam.. Sonbaharı severim ama, gerçekten..

Messi



Messi'yi de Madam Tussaud'a hazırlıyorlar ama bu biraz çocuk profili gibi olmuş..

Javi & Maria


Haftanın Golleri

7 Eylül 2012

Kötü Hollanda'ya yenildik


Avrupa Şampiyonası Elemeleri'nde iki kez Almanya’ya yenildik. O kadar da sorun etmedim. Hem istenilen hedefe ulaştık hem de yenilmek çok da olağandışı bir durumun ifadesi değildi. Almanya o zaman güçlüydü ve onda on yapmıştı. Bugün ise kazanabileceğimiz bir karşılaşmayı kaybettik.

Abdullah Avcı genel anlamda oyuncuların son dönem performanslarını gözetmeksizin bir onbir çıkardı. Büyük hatası buydu zira strateji olarak doğru bir anlayışa sahipti milli takım.

Birinci hatası Selçuk İnan gibi formda bir oyuncusunu oynatmamak.

Onunu yerine oynayabilecek iki oyuncunun da kalitesinden kimsenin şüphesi yok ama her ikisi de maç eksiği/pratiği sorunu yaşıyor. Her şeye rağmen birilerini yine oynatabilirsiniz ama elinizde böylesine güçlü bir alternatif varken bu zorlama niye? Üstelik Selçuk’un ortada kapılacak topların değerlendirmesi üzerine muazzam stratejinin ana unsuru dahi olması gerekiyordu. Aslında formda olmasa dahi “taktik” icabı sahada yer alması gereken oyuncuydu Burak’la beraber. Emre tercihi yine de anlaşılır olsa da Arda’yı sola atıp yanına Selçuk’un iliştirilmemesi inanılacak gibi değil.

İkinci büyük hata; Hamit Altıntop

Aynı hikâyenin bir başka içeriği aslında. Oyuncu performansı ve son dönem çizelgesi devre dışı bırakılıyor. Ki iyi bir Hamit dahi Robben karşısında her daim zorlanır.Hollanda'da ve hatta Van Gaal yönetimi altında Bayern Münih'te her daim sağda oynayan Hollandalı oyuncu hem Van Gaal’in eski öğrencisi hem de Robben’in takım arkadaşı olan Hamit’e göre farklı bir strateji geliştirilmiş olması kuvvetle muhtemel. Robben on maç oynasın, onunda da Hamit’i gerisinde bırakır. Van Gaal ve Robben bu dizilimi gördüğü anda Robben sola kendiliğinden yerleşir zaten.

Burak-Umut denenmeliydi.

Topal,Selçuk ve Emre’nin önüne Arda ve Umut’u yerleştirerek muazzam bir pres yapılabilirdi. Zira rakibin en büyük kusuru defans dörtlüsü. Maçın tek doğrusu önde basarak güven sorunu yaşayan Hollanda defansını rahatsız edip sonuç alma stratejisine sahip olmaktı. Lakin bir ceza sahası içi golcüsüne de ihtiyaç vardı aslında. Dahası Tunay’la değil Arda-Umut’la kenarlardan oyunu sıkıştırıp rakibi boğmak çok daha mantıklıydı.

Aynı zamanda Tunay da neyin nesi?

Stuttgart son maçında altı gol yedi 19 dakika içerisinde. Dinamo Moskova maçlarında oyuna sonradan girdi. Hiçbir maç doksan dakika oynamadı. Tunay’ın bizim bilmediğimiz bir artısı olsa da Emre ve Nuri gibi kendi takımında henüz forma giymeye başlamamış, form tutmamış bir oyuncudur.

Hiddink gelir, Frankfurt takımında orta sahaya çekilmiş Halil'i Almanya karşısında forvete yerleştirir, tek önemli pozisyonu da bu oyuncu harcar. Abdullah Avcı ise transfer olsa da henüz ne takımı ne kendisi forma girmiş oyuncuyu Hollanda karşısında oynatır. Nuri en iyi döneminde forma giymez, tüm yaz transfer çalışmalarında ordan oraya koşturmuş sadece kötü oynadığı bir maçın ardından sahaya yine sürülür. Birazcıcık yakından takip çok şeyi çözecektir aslında..

Toplayalım;

Strateji doğru. Gerekli pozisyonlar da yakalandı ama sol tarafta Robben tehlikesi bir türlü bitmek bilmedi. Kazanılan onca top “Selçukvari” bir oyuncu olmadığından doğru bir şekilde değerlendirilemedi. Hamit’in geriden gelip çektiği şutları en az onun kadar iyi beceren Selçuk’suzluk yine skora da etki etti. Hollanda’nın henüz uyum sorunu çektiği, değişim içerisinde olduğu aşikar iken top tutmada sorun yaşayacağı ayan beyan ortadayken kapılan topların hızlı bir şekilde değerlendirilmesinde Selçuk’un bırakın formda olması, ligin en iyi yerlisi olmasını.. taktik gereği sahanın içerisinde bulunmamasını bu durumda açıklamak zor. Üstelik Umut’un tersine Arda gibi presçi bir arkadaşı kenara, merkezeSelçuk'u yerleştirmekle daha fazla top kapılabilirdi.

Hollanda iyi değildi. Sadece kaliteli oyuncu grubunun maç içerisinde zaman zaman iyi reaksiyon verdiğini söyleyebiliriz. Van Gaal’ın tarzı her daim üzerinde durduğumuz gibi milli takım antrenörlüğüne uygun değil. Onun istediklerini oyuncuların sahada gerçekleştirilmesi için uzun bir zamanı kapsayan birlikteliğe ihtiyaç olur. Biz bu teknik adamın en güçsüz olduğu dönemde Hollanda’yı yakaladık ve onlar da bu kadar kötüyken net galibiyet almaları canımızı sıktı. Bir yıl sonra Van Gaal sistemini kurduğunda bizi burada da yenip kupadan etmesi çok da uzak bir ihtimal değil.

Yoksa iyi bir Hollanda kendi evinde her ülkeyi yener. Sorun kaybedilen üç puan değil, rakip yenilmeye hazırdı, biz galibiyete hazır edemedik.

En azından strateji doğruydu, sadece bunu daha iyi oyuncu grubuyla gerçekleştirseydik birden fazla farkla galip dahi gelinebilirdi.. Yazık oldu.

Abdullah Avcı'nın ilk resmi maçı. Eleştiriler seçimler üzerine olmalıdır sadece. En büyük hata bir maçla gemileri yakmaya hazır bakış açımız. Abdullah Avcı doğruyu bulur ama artık biz de "doğru" adımları atalım. Hamleleri,stratejileri eleştirelim teknik adamları, oyuncuları asmak yerine.

4 Eylül 2012

19 dakikada 6 gol!



Martin Harnik muhteşem volesiyle deplasmanda takımı Stuttgart'ı öne geçirdiğinde dakikalar 25'i gösteriyordu. 32.dakikada eşitlik sağlandığında hiç kimse ardından gelecek olan 19 dakikada olacakları tahmin etmiyordu..

51.dakikada Bayern 6. golünü atıyordu ki vites düşürdü yoksa işin sonu çok kötü bitebilirdi.

Bayern Münih sadece 19 dakikada ligin güçlü ekiplerinden Stuttgart'a 6 gol birden attı. Tarihe not düştü..

Ömer Üründül'ün Alex sorularına cevaplar


Öncelikle şunu belirtmeliyim ki son süreçte yaşanılanlardan dolayı ben daha çok Alex’in tavrını hatalı buluyorum. 35 yaşını bitireceği şu günlerde deplasmanda taktik gereği yedek kalmasının olağanlığına bu denli tepki verip kulübünün hayati maçına çıkmadan önce ortalığı bu şekilde alevlendirmesini, kendi kişisel meselesini kulübün başarısının önüne koymasını yadırgıyorum. Sadece Alex değil Del Piero'dan Ballack'a kadar pek çok oyuncu bu olağan durumu kabul etmekte zorlanıp sorun çıkarıyorlar. Bir Alex hayranı ve Aykut Kocaman’a göre çok daha fazla sevgi beslediğim bir oyuncu olmasına rağmen burada birinci suçlu Alex’tir. Eğer ki deplasmandaki yedek kaldığı maç sonrası sessizliğini korur, buna rağmen Gaziantep ve içerideki Spartak maçlarında yedek soyundurulsaydı ve her şeyin sonunda konuşsaydı belki de yüzde yüz Alex’in yanında tavır alabilirdim.

Lakin bu yaptığı twitter mesajı zamanlaması açısından doğru değildi. Haklı da olsa değildi, haksız da olsa. Olan Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi macerasının başlamadan bitmesine, milyonlarca eurosuna oldu zira çok ufak detaydan kaybettiler. Biraz başka olsaydı Şampiyonlar Ligi içten bile değildi.

Ve fakat bunu fırsat bilip Alex üzerinden yıllar öncesinde bittiğini sandığım kimi ezberler yeniden önümüze konulunca değerli yorumcu Ömer Üründül’ün yazısındaki üç soruyu da cevaplamak istedim. Zira gerçekten bu soruların cevapları önemli. Bunun dışında Ömer Üründül'e benim saygım vardır. Zamanında ezber bozan farklı yorumların sahibiydi Hıncal Uluç gibi. Tam da onun gibi bir noktadan sonra durdu ve ezber bozan kimliğinden uzaklaşıp ezbere konuşmaya başladı. Yıllar önce Alex'in modern futbolda yeri yoktur ezberini şimdi yeniden önümüze koymuş.

Ömer Üründül, Alex hayranlarına üç soru demiş, çok da iyi sorular.. Sadece "Alex" dediğim vakit bugünlü 36 yaşına girecek olanı değil bugüne kadar olan Alex profilini algılamaya çalışırsanız derdimi de anlatmış olurum.

1) F.Bahçe senelerdir özellikle Alex katkısıyla Avrupa kulvarında bir başarı elde etti mi?

Avrupa’da bir futbol kulübünün elde edeceği en üst seviyedeki başarı nedir? Real Madrid de olsanız Barcelona da olsanız tek hedef Şampiyonlar Ligi finalinde başarıdır. Üstelik bu ligde her galibiyet, her puan ve dahası gruplardan çıkmak dahi “başarı” olarak hanenize yazılır.
Zirve maçı finaldir. Bir öncesi yarı ve çeyrek final..

Alex’li Fenerbahçe Alex’in asist kralı olduğu 2007/08 sezonunda Şampiyonlar Ligi’nde kulübünün tarih yazmasına neden olmuş ve takımını Şampiyonlar Ligi çeyrek finaline taşıyıp Chelsea’ye son anda karşılık veremediği golün sonrasında gelen golle elenmiştir. Bir Türk takımının bugüne kadar bu arenada gelebildiği son nokta da burası olmuştur.

Evinde Chelsea’yi 2-1 yenmiş ve fakat deplasmanda 84 dakika 1-0 yenik götürdüğü mücadelede yediği ikinci gol elenmesine neden oldu. Yarı finale çıksaydı sanırım kimse o sene Fenerbahçe için "Bu kulüpte Alex diye bir oyuncu var, biraz modernlik eksikliği çekiyor" gibi bir eleştiriyi getirmezdi.

Daha ne yapabilirdi?

O maçta bulacağı gol sonrası yarı final ve ardından final. İki maç kalmıştı sadece. Bunu başaramadı diye eleştirmek de mantıklı belki ama hak verdiğim övgünüze mazhar olan Dortmund gruplarda sonuncu oldu. Shakthar uzun zamandır girip başarıyı henüz yakalayamadı. Galatasaray dört sene üst üste katılıp gruplardan çıkamadı, biraz da bu tecrübe işi.

Üstelik bu Şampiyonlar Ligi macerasındaki grup maçlarında evinde oynadığı ve kazandığı İnter mücadelesinin içeriği de önemlidir. O maçta Fenerbahçe rakibi İtalyan devi İnter’i belki tek golle geçmiştir ama doksan dakika boyunca bastıran, oynayan ve dahası “ezen” bir futbolla bunu başardı. Tempo mu eksikti modernlik mi yoksa yavaşlık mı vardı takımda? Gol öncesi muazzam çalımını da unutmadığınızı düşünüyorum..

Türkiye’nin futboldaki kulüper bazında en büyük arenası olan Şampiyonlar Ligi’nde bir Türk takımının gelebileceği en üst aşamaya Galatasaray ile beraber gelen tek takım olmak,
Avrupa’da bir başarı sayılmıyor mu? Alex öncesi Fenerbahçe'nin daha büyük başarısı mı vardı? Alex yoksa Fenerbahçe'nin Avrupa'da süreklilik sağlayan başarısını mı engelledi?

Kabaca Fenerbahçe yüz yılı geçen tarihinde Avrupa'daki en büyük başarısını Alex'in asistleriyle ve liderliğiyle elde etmiş olmasına rağmen bu soru biraz tuhaf kaçmıyor mu?

Avrupa’daki bundan sonra gelen başarısızlık Alex’ten mi kaynaklanıyor yoksa Türkiye Ligi’nde bu başarıya rağmen son anda kaçan şampiyonluk sonrası Zico’yu gönderen yönetimsizlikten mi? Bizzat röportajında kulübünün "Avrupa Hedefi ve Planı" olmadığı ayrıntısı dile getirşmişlen bu sorun Alex'den daha önemli değil mi? Çeyrek finale üstelik Alex katkısı yadsınamayacak boyutta olarak bir kez çıkabildiyse bir kez daha bunu başaramaz mıydı? Avrupa'da Galatasaray'ın elde ettiği muazzam başarı teknik adam ve oyuncu bazında dört yıllık bir istikrar sonucu gelmemiş midir?

Günümüzden örnek vermek gerekirse; Her sene Avrupa'ya en modern, en uygun futbolcuları keşfedip milyon eurolara pazarlayan ve fakat bunun yanı sıra her iki yılda bir sil baştan kadro yapılanmasına giden Udinese'nin Braga'ya elenmesine "modern oyuncu eksikliği" mi neden oldu yoksa kadro istikrarsızlığı mı?

Sorulması gereken soru Alex gitse miydi olmalı yoksa Zico kalsa mıydı? Sadece kıl payı kaçan şampiyonluk sonrası gönderilen Daum'lar, Zico'lar ve sonucunda gelen istikrarsızlık mı yoksa Alex'in varlığı mı Avrupa'ya engel?

2) Avrupa Ligleri'ndeki vasat takımlar dahil, Alex benzeri, fiziki direnci çok yetersiz, temposuz bir orta saha oyuncusu var mı?

Şunu belirtmek isterim ki sevgili Ömer Üründül, ben bir Mesut Özil hayranıyım. Daimler Crysler gençler turnuvasında henüz 17 yaşında ve profesyonel sözleşme dahi imzalamadığı dönemde gördüğüm günden beri oynadığı her maçı doksan dakika izleme çabasındaydım. Lincoln’un Schalke'de o şampiyonluğa mal olan beş maçlık cezası sonrası ilk defa Bundesligada forma giydiği günden Bremen’e transfer olup soluyla Hoffenheim’ı perişan ettiği döneme kadar her maçını doksan dakika izledim. Size inat olsun diye değil bizzat ekşi sözlükte tanıtımını yaparken dahi “Alex” kadar dahi koşmuyor ayrıntısını sıklıkla dile getirmişimdir. Mourinho ile gelen bu değişimin öncesinde Werder Bremen ile sahada gram pres ve koşusu olmadan sadece sol ayağının muazzamlığıyla ligde goller atarken o dönem İnter’in başında olan Mourinho’yu da iki duran top kullanımı sonucu UEFA'dan da elemiştir. Sanılanın aksine Mourinho Mesut’u Dünya Kupası'nda değil öncesinde bizzat rakibi olduğu dönemde kendisini eleyen golleri attıran adam olarak ilk defa hafızaya almıştı. Bu Mesut Özil’li Werder Bremen hatırlarsanız eğer o dönem finalinin İstanbul’da yapıldığı UEFA adıyla yapılan son turnuvada da final oynamıştı. Keza gerek 2010 Dünya Kupası Almanya performansı gerekse de öncesindeki Bremen döneminde Mesut Özil inanın Alex kadar dahi koşmazdı.

Zenit ile UEFA Kupası’nı alan takımın kaptanı, 2008 Avrupa Şampiyonası yarı finalisti olan Rusya’nın on numarası Arshavin de Rusya günlerinde Alex kadar koşmazdı.

Bremen’de sadece Mesut Özil değil Micoud’dan Mesut ve hatta Diego’ya kadar pek çok futbolcunun takım savunmasına yaptığı katkı Alex’den hallicedir. En iyisi bunların Diego’dur. Avrupa olarak gözünüz sadece orta sahasız, prese ve fiziğe dayalı Premier Lig’i görürseniz Bundesliga ve La Liga gibi Avrupa’nın üç büyük liginden ikisinin içerisinde kalan nice Alex’leri görmemeniz de doğal olabilir.

Elbette tüm bunları dile getirirken 35’ini bitirmiş bugünkü Alex’den bahsetmediğimi de belirteyim.

Diyelim ki Avrupa futbolunun Alex’e ihtiyacı yok, bu aynı zamanda bizim de böyle bir ihtiyacımızın olmadığı anlamını mı taşıyor? Bir oyuncu goller atıyor, asistler yapıyor ve dahası şampiyonluklar, Şamopiyonlar Ligi çeyrek finalleri getiriyor ve buna rağmen ölçüt bizimle çok başka koşullara sahip ve aslında kendi aralarında dahi farklı ihtiyaçları olan liglerin toplamının ortalamasına da mı endeksli olacağız?

Aklınız alıyor mu gerçekten Avrupa ile aynı koşullara sahipmişçesine aynı ihtyaçları duyacağımızı? Anelka gider Premier Lig'de coşar ama burada Alex kadar katkısını olmayabilir. Lugano bellki PSG'de tartışılır ama burasının ve aslında ülkesinin milli takımının tartışılmaz kralı değil midir?

Sevgili Ömer Üründül, biz Avrupa mıyız? Aynı koşullara mı sahibiz? Hollanda’da coşan ve ligde 30’un üzerinde gol atan adam Premier Lig’de başarısız oluyor. İspanya’da muazzam performanslar gösteren Simao ya da geçmişte Guiza, Riera bizim ligimizde sıradan futbolcu oluyor. Giderken potansiyeli olan ama henüz olmamış Nihat Kahveci dünyanın bazılarına göre gelmiş geçmiş en iyi golcüsü olan Ronaldo ile yarışıyor gol krallığında. Villarreal’e transfer oluyor ama bizim ligimizde etkisi kalmamış görüntüsü size bir şey ifade etmiyor mu? Farklı koşullara sahip olan ligler farklı ihtiyaçları olamaz mı?

3) Alex F.Bahçe'ye geldiğinden beri neden hiçbir Avrupa kulübünden transfer teklifi almadı. Neden Brezilya Milli Takımı'nın aday kadrosuna hiç davet edilmedi?

Bir başka soru bence burada yerinde olacaktır. İzninizle ben size bir soru sorayım;
Yıllar yılı çok büyük destek çıktığınız –ki bu konuda sizi tebrik ederim- ve adını “Çağdaş Forvet” koyduğunuz Hakan Şükür neden Avrupa Futbolunda tutunamadı? Ne Torino macerası ne İnter ne de Parma’da ne de Blackburn Rovers’da Hakan Şükür istenilen adam olmayı başarabildi. Zaman zaman başarılı perfromanslar göstermiş olsa da toplamda Avrupa kariyeri vasatın üzerine çıkamadı.

İkisinin de cevabı aynıdır.

Avrupa futbolunun kendisine has koşulları vardır. Bu ülkenin ve zaman zaman da her kulübün kendisine has koşulları ve bazen burasını şekil verdiği oyuncular da olur. Muazzam tekniğe sahip ve fakat fizik olarak yetersiz oyuncular Avrupa’nın bir bölgesinde yıldız diğerinde yetersiz olarak algılanabilir. Bugün Messi’nin dahi her ligde aynı performansı gösteremeyeceğinde bahsedilir. Chelsea’nin İspanyol rakiplere karşı 13 maçlık yenilmezlik serisini muazzam kadrosuyla açıklamak ya da modern futbolla iliştirmek ne kadar doğru olur İngiltere her turnuvada hezimet yaşarken?

Bu arada Alex 8 Eylül 2004 yılında Carlos Alberto Parreira tarafından ilk defa Almanya karşısında forma giymiş ve dahası Transfermarkt verilerine göre 66 kez milli formayı giyip 22 gol atma başarısını da göstermiştir. En azından hepimizin yakından tanık olduğu Copa America’da takım kaptanlığı yapıp kupa kaldırmışlığı da mevcut.

Aynı zamanda bu neyin göstergesidir ki?

2010 Dünya Kupası Brezilya milli takımının iki vazgeçilmezi olan Elano ve Melo bu açıdan değerlendirilip Alex’in çok çok üzerinde kendi takımlarına katkı yaptığının bir kanıtı olabilir mi? Borussia Dortmund forması altında çok önemli işler yapan Dede’nin Brezilya formasıyla olan ilişiği onun değerini mi belirler? Onun bölgesinde o dönem Dünyanın en iyi futbolcusu seçilen Ronaldinho’nun Kaka’nın ve benzeri dünya yıldızlarının oynaması da onun daha fazla milli olmasının önüne geçmesi olamaz mı?

Bayern Münih'e Şampiyonlar Ligi Kupası'nı kazandırmış isimlerin başında gelen Giovane Elber'in sadece 15 kez Brezilya milli formasını giymiş olması onu değersiz, Bayern Münih'e katkı yapmayan ya da modern bir oyunu olmaktan çıkarıyor mu? Hele ki her mevkiye en az 15 aday futbolcunun olduğu Brezilya milli takımına seçilmek ölçüt müdür ki siz bunu kaptanlığını dahi yapmış bir futbolcuya soruyorsunuz bu çok başka..

Alex'den bir yaş büyük olan Totti, İnter deplasmanında takımı galibiyete birisi muazzam olmak üzere iki pasıyla götürdü. Hala "yetenek" futbolda üstelik Zeman'ın agresif futbolunda yaşamaya devam ediyor.. On numara olmasın da kenarda forvetimsi rolde olsun, yeter ki ona göre bir planlama yapabilecek teknik zekanız olsun.. Gerisi hikaye.

……………………………………………………………………………………………………………………………………………

Gündüz Vassaf - Bir Türkiye Düşü


Öncelikle size izninizle bir kitap tavsiye edeyim. Gündüz Vassaf'ın "Cehenneme Övgü" adlı muazzam denemelerden oluşan harika kitabı. Çok sevmiş, tekrar tekrar okumuştum. "Cennetin dibi" de aynı şekilde keyifli olsa da belki de ilk defa tanışmamı sağladığı tarzı nedeniyle Cehenneme Övgü'deki tadı alamamıştım.. İlerleyen zamanda bu kitabı tekrardan elime geçirdiğimde size buradaki makalellerden bir kaç tanesini alıntılayacağım.. Eğer okumadıysanız bir bakın derim..

Bu güzel adamın Radikal'deki köşesinden şu yazısını da paylaşmak istedim..

......................................

Bir Türkiye Düşü

Gelecekte şöyle bir Türkiye: Hiçbir askeri pakta bağlı değil. Kimseyle müttefik değil. Tarafsız. Mümkün mü?

Günümüzde yeni bir dünya kurma düşünden söz edilmez oldu.

Bizim kuşağımızda, başka şeyden söz edilmezdi.

Geçenlerde TRT Genel Müdürü’nün sansürüne göz yumduğu, John Lennon’un ‘68 ruhunu yansıtan, devletsiz, dinsiz, savaşsız bir dünyayı düşleyen ‘Imagine’ bestesi, binlerce yıllık tarihimizin dünyaca benimsenen en popüler şarkısı.

“Bayrak-marş- kahraman” üçlüsüyle çocuk masallarından resmi tarihe kadar çeşitli senaryolarla bize hükmeden ulus devlet mitolojisi miadını doldurmakta. Sesini yükselten farklı kimliklere jandarma konumunda. Kendilerine demokrasi diyen ülkelerde yaşayıp çalışan, vergi ödeyen, okula giden milyonlarca göçmene, düzenin tabiriyle ‘illegaller’ denmesi bu iflasın ifadesi. Küresel sermayenin, “Kanunları dediğim gibi yapmazsan ülkene gelmem” böl yönet politikaları, beğenmedikleri rejimleri alaşağı etmeleri, devletlerin bağımsızlık iddialarını gülünç kılmakta. Avrupa’da bile, iflasın eşiğine getirdikleri ülkeleri, Yunanistan, İtalya örneklerinde olduğu gibi, dışarıdan zorladıkları hükümetlerle idare ediyorlar.

Tarihte değişimin öncülüğünü yapan sanat, sermayeye göbek bağından bağlı. Film, roman, tiyatro... Konular kaderci insan ilişkilerinde bireylerin çırpınışı. Kültür sanayii düzenin hizmetinde. Sanatkârlar sponsor peşinde. Özgür seslerin yükselebildiği bienaller düzene kilitlenmiş ufuksuz eleştiriler. Toplumdan soyutlanan, sorumluluktan, vicdandan arındırılan bireye tapınma.

Rüya yok. Şikâyet var.

Şöyle bir ülke düşü.

Gerçekçi mi? Hiç değil.

Değil çünkü kendimizi tutsak ettiğimiz mevcut düzenin tarih anlayışının kalebentleriyiz.

"Futbol Basit Bir Oyun Değildir" Jupp Derwall



Cumartesi günü sevgili Banu Yelkovan ve Bağış Erten’in sunduğu “Yenilsen de Yensen de” programına konuk olduk sevgili Fatih Demireli ile birlikte. Spor medyasında eleştirilecek adam kalmamışcasına hayatında pek çoğunun ilk defa televizyona çıktığı ve bazılarının heyecandan konuşamadığı bu güzel ortamda o basit taraftarın tavrına takık vaziyette gezinenler var. Ne ala memleket anasını satayım.

İçerikli analizleri yapan taraftarları konuk etsen “bunlar gerçek taraftar değil ki” diyeni hemen kendisini gösteriverir. Gerçek taraftarı programa çıkardığında özü gereği zaman zaman yüzeysel takılıp taraftarlık üzerinden futbolu yorumladığında ise “hani içerikli yorumlar nerede” deniyor. Oysa bu kitleyi sallamadan sessiz çoğunluğa göre hareket edilse çok daha güzel olur.

Ben o programda Alex’in korner atmaya giderken arkadaşlarının iteklediğini öğrendim zira o maçın tribününden gelen kadın taraftar bu ayrıntıyı bize ve sizlere verdi. Trabzonlu arkadaşım muhteşem bir Colman röportajı ayrıntısını ekledi ki muazzamdı. Kadınların oganize bir şekilde tezahürat yapamadığından bahsedilirken “bir kere organize oldular, savaş çıkıyordu” dediklerinde de sesli güldük.. Fatih’le biz sanılanın aksine Gladbach’ın bugünkü durumunu ortaya koyduk ve daha neler neler..

Bu güzel programın tek hatası “taraftar programı” olmak gibi bir etikete sahip olmasıdır. En başından “blogır” ismini alsaydı samimiyet buhranları geçirip onu bunu “gerçek ya da sahte” olmakla itham eden kuru kalabalığın çıkardığı vızıltılardan da korur, eski formatında güzel bilgilerin iyi esprilerle olduğu keyifli bir formata sahip olurdu.

O gerçek değil bu gerçek değil bi sensin gerçek amk..

Programa dönersek girişinde ben şu alıntıdan bahsettim ama yeterince iyi ifade edemediğimi düşündüğüm için Jupp Derwall’in “futbol basit bir oyun değildir” adlı kitabının 263 ve 264.sayfalarında yer alan kısmı buraya iliştiriyorum. Derwall neredeyse umudunu kaybedecek ve hatta belki de çözüm olamayacağını düşündüğü için gideceği noktada bir ayrıntı onu burada tutacak ve her şeyi değiştirecekti belki de..

Buyrun.

.. sorularım da gittikçe artıyordu. Sonunda bir gün aradığım cevabı buldum. Uzun bir günün ardından eski kentteki tanınmış bir restoranın barında Mustafa’yla oturmuş bir içki alıyorduk. Yanımıza çok kibar bir bey yaklaştı. Çok iyi tanıdığımız bir işadamı, aynı zamanda bir Galatasaray taraftarıydı. Tabii futbol konuşulmaya başladı. O birden bana “Herr Derwall, durumdan memnun olmadığınızı biliyorum” dedi. Cesaretinizi kaybetmeyin. Büyük kitleye aldırmayın. Biz Galatasaray’ız, işadamlarının dünyasıdır bu. Gidilecek yolu biz belirleriz, bunu unutmayın Herr Derwall

Yıldırım çarpmış gibi olmuştum. Hesabı ödedim ve vedalaşıp çıkmak üzere Mustafa’ya işaret ettim.

Şimdi anlamıştım, on dört yıl boyunca Galatasaray’da sırf para söz sahibi olmuştu. Sekreterler, antrenörler, menajerler, malzemeciler, park bekçileri, doktorlar, masörler, aşçılar ve ne kadar başka görevli varsa hepsi de ne zamandan beri işlerini profesyonelce, yürekten ve gerekli özeni göstererek yapmıyorlardı. Kulüpteki ufak tefek bir sürü şey, uzun zamandır büyük beylerin umurunda bile değildi. Hiç kimse bu yıllardır süregelen ikileme, çelişkiye bir çare bulmaya girişmemişti.

Bunu şimdi değiştirecektik..

Ve sonra Derwall bildiğiniz o bütün devrimleri tek tek gerçekleştirir ve restorandaki bu konuşma onu bugünkü anlamıyla hem teknik direktör, hem sportif direktör hem de kulübün genel müdürü yapar aslında.

Galatasaray’da bir devrim bu şekilde başlar..

1984’de geçerli olan bugün bir başka şekilde geçerliliğini sürdürüyor asında. Başka türlü “Biz Shelton’u forvet sanıyorduk ama değilmiş” komiklikleri nasıl yaşanır? Derwall öğrencisi Fatih Terim’in takımın başında olması muazzam bir taktisyen ya da antrenör artısından ziyade asıl katkısı kulubün sportif kararlarının hemen hepsinde onun imzası olması, florya farklılığı değil midir?

Hala daha “Eboue’nin transferi bence doğru değil” diyerek böyle bir geçmişe sahip teknik adama hakaret edercesine fikir bildirip etki etmeye devam ediliyor kimileri bu ülkede. “Gladbach ve Marsilya eski güçlerinde değil” diyerek kura yorumlayan yöneticilerin düne kadar sportif kararlar aldığı, transferler gerçekleştirdiği bir ülkeydi burası..

Avrupa’da Türk Futbolu neden hak ettiği yerde değil sorusunun bana göre ilk cevabı buydu.. Değişiyor bir şeyler ama futbol insanlarına gerekli saygıyı henüz gösterebilmiş değiliz, bunun altını bir daha çizelim istedim..


Bılogır


Yorucu bir gündü, başım çatladı ama işleri, güçleri bitirdik ve bu hafta yazmak için sanırım bolca vaktim olacak en sevdiğim yere..

Geçenlerde ilk defa önemli bir gazetenin spor servisinden iş teklifi aldım. Ne yapacağımı çok fazla bilemediğim için bu işler konusunda güvendiğim arkadaşımı aradığımda şöyle bir cümle kurdu “iyi bir tellif ama “Gazeteciliği “orada öğrenmeni istemem” . Hemen arkasından “yanlış anlama elbette..” derken onu durdurdum.

Anladım hemen..

Kutsal kelime “Gazeteci”. Öğrenmekten bahsediyor ki sonuna kadar haklı.

Ankara öğrencilik yılları içerisinde siyasi gerilimin tam ortasından eylemden eyleme koşarken dahi hiçbir zaman şu kavramları kabul etmedim, kendimle aynı cümle içerisinde kurmadım:

“devrimci” “solcu” v.s.

Bunlar beni aşar.

Üstelik bu kalıpların içeriği doldurulması gerekir, benim böyle bir derdim yok. Bir şablonun içerisine girmek gibi kaygılarım da yok. Beni o anki aklım yönetir, nereye savuracağını ve ne şekle sokacağını ben dahi bilemem. Bu gibi kavramları sahiplenme gibi dertlerim ise kesinlikle.. aksine; ben bir şeyler yapıyorum ama bu sende neyi çağrıştırıyorsa oyum. Asla ve asla devrimci, solcu ve daha pek çok sıfatı kendim için kullanmadığım gibi özenle bu gibi kutsallaştırılmış kavramlardan kaçındım.

Mücadele ettim dahi diyemiyorum zira benin önümde ölüm orucuna girmiş, yüzlerce gün yemek yemeyerek hayatını bu yolda olabildiğince ağır bir şekilde yüzlerce güne yayarak feda etmiş insanları görünce beş eylemde iki slogan attığım için bu insanlarla kendimi, eylelerimi eş tutmadım. Muhtemelen bizim eylediklerimiz bambaşka bir şeydi. Ankara’da o insanları gün ve gün ziyaret edip her gün bir insanın nasıl böyle bir aşkla böyle bir ölüme koştuğunu kendime sorup aynaya bakarak ne kadar bencil bir insan olduğumu düşündüm. Doğrusunu isterseniz mücadele etmenin bu tarzını da hiçbir zaman kabul etmedim, bu başka.

Ben ve bu insanlar.. Mümkün mü aynı sıfatla anılalım?

Henüz tek bir kitabım olmasa da –birisi yolda- 28 tane de kitap yazmış olsam “yazar” sıfatıyla asla ve asla dolaşmayacağım gibi..

Bugün futbola dair iki araştırma yapıp üç yazı yazdığım zaman savaşın ortasında muhabirlik yapanların, takımın peşinde gece gündüz koşup haber yetiştirenlerin mesleğinle anılmak gibi saygısızlık yapmak benim haddime değil. Ama dahası ben zaten herhangi bir kavramın içini doldurmak gibi gaye içerisinde değilim.

Üstelik bu ve benzeri kutsallaştırılmış kavramların belirlediklerine göre yaşam sürmek benim isteyeceğim bir şey değil. Amacım şucu olmak olmadı bu hayatta. Yıllardır her hafta futbol maçı izler, futbola dair okur ve sözlük, blog, gazete ve çeşitli araçlarla topladığım bilgileri bir kalıba sunup insanlarla paylaşmaktır yaptığım. Sen buna “hobi” dersin, diğeri “futbol insanı” der bir diğeri başka bir ad takar, ilgilenmiyorum.

Bana ne?

Üstelik ben yukarıdan bastırılan her türlü kalıbı kırmakla meşgulüm çocukluğumdan beri. Hayatımda sorduğum ilk soru dini inancımın herhangi bir toprak parçasında dünyaya geldiğim için belirlenmesinin ne kadar doğru olduğudur. Oturup araştırıp okuyarak algılayıp doğru bulduğuna inanmaktan ziyade Müslüman bir ülkenin Alevi bir köyünde dünyaya geldiğim için benim için benden önce yaşayanların belirlediğine inanmak ve sahiplenmek zorunda oluşumun ne kadar anlamı olduğunu on yaşına bile basmamıştım masaya yatırdığımda. Tüm ülkenin başka düşünüyor oluşu da her konuda beni yolumdan alıkoymuyor. Devrimciler muhtemelen bunu yapmaz, Gazeteciler sanırım başka bir şey yapar, Yazarlar çok daha nitelikli ve içerikli yazılarla uğraşırlar, x kutsallığı muhtemelen başka bir şeyi içerir, şöyledir böyledir.

İlgilenmiyorum.

Herhangi bir kalıbın içerisine girmek beni boğar, sıkar ve dahası mutlaka orada kabul etmediğim, uymak istemeyeceğim yazısız kuralları olur. O kavramların kutsallığı altında yönlendirilmek de aynı şekilde.

O sıfatların bana getireceği güzelliği de istemiyorum zira getirisi götürüsünden az olan bir iş o. Sıkılırım, bunalırım..

Bugün üç farklı yere dört farklı iş yapıyorum, beşincisi de yolda.. Ama sorun bana; en sevdiğim buraya yazmaktır zira en ufak bir kısıtlayıcılığı olmadığı gibi en güzel sıfatı da bana bahşediyor; Bılogır.

Ben bir bloggerım. Kahretsin ki para kazandırmadığı için meslekten sayılmıyor ama bana sorarsanız işte adım sanım budur: Bılogır.. Bu şekilde zamanında Lube Ayar'ın aşağılamak ve konuyu saptırmak için yaptığı gibi nitelendirilmek, en büyük dileğim. Bu beni bundan sonraki süreçte mutlu ve huzurlu ama en çok da özgür kılacaktır.

Buna dikkat edin, karşınızda duran sadece bir blogır. Kutsallaşıtırılmadığı sürece bu sıfatı kendime uygun gördüm, siz de onaylarsanız eğer bu şekilde anılmaktır derdim.

2 Eylül 2012

Hoşgeldin!



Özlemiştik valla.. Van der Vaart'ların gözlüklü olanına diyoruz elbette..

Bizden



Her kim ki evinde kedi besler, kedilere karşı sempatisi vardır; O bizdendir arkadaş.. Javi Martinez'i de listeye ekledim..