3 Aralık 2011

Barça'nın Arsenal tepkisi



Barça Şampiyonlar Liginde rakibinin Arsenal olduğunu öğrendiği an.. Valla seviniyorlar mı üzülüyorlar mı çok çözemedim. Sanırım bireysel farklı tepkiler söz konusu. Efendim bu da Barça'yı seçen Şaktar'ın tepkisi:)))


Casillas & Sara

Laugh I Nearly Died

Fatih Terim: Rüştü'yü nasıl keşfettik ?




Haşim Şahin, Rüştü'nün yaşamını yazmış. "Tuana'nın babası Rüştü" ismiyle bulabilirsiniz. Rüştü anlatmış, o yazmış sözde ama cümlelerin, benzetmelerin pek çoğunu az biraz tanıdığım Haşim Şahin'e ait olduğunu bilince gram keyif almadım kitaptan. Sonunda Fatih Terim'in Rüştü üzerinden anlattığı milli takım yapılanması oldukça keyifliydi. Özellikle son dönemde tartışılan pek çok konuya açıklık getiriyordu aslında. Terim'in Galatasaray'ına ve hatta milli takım başarısına kadar uzanan bir jenarasyonun nasıl ortaya çıktığını görmek ister misiniz? Aslında Almanya üzerinden anlattıklarımın biraz farklı versiyonu. Elbette bugün çok daha titiz, çok daha detaylı bir çalışma yapılması gerekiyor ama bakın o günlerde Fatih Terim neleri "nasıl" başarmış.. Fatih Terim, Rüştü'yü nasıl keşfettiğini ve o dönemki milli takım yapılanmasını anlatıyor..

..............................................................

Ümit milli takım teknik direktörlüğüne başladığımda A milli takımın da antrenörlüğünü yürütüyordum. Şüphesiz eskisine oranla yeni şeyler peşindeydim.Çünkü inandığım bir şey vardı ki milli takımımız kulüp hüviyetine bürünmemişti.Bununda düşünce, yorum ve anlayış eksikliğinden kaynaklandığına inanıyordum.

İşte bu nedenle daha ilk günden başlayarak plan ve proje geliştirdik ekibimle.

Önce Türkiye'yi dokuz bölgeye ayırdım ve bölge antrenörleri tayin ettim.Antrenörlerimiz düzenli olarak bölgelerindeki tüm maçlarını izliyorlardı.Bu maçlarda dikkati çeken futbolcular periyodik olarak izleniyordu. Hemen her ay önüme düzenli olarak listeler konuluyordu ve ekibimle değerlendirip bilgisayara aktarıyorduk bu isimleri.Üstelik sadece bir kez değil, birkaç kez izliyorduk.Sözgelimi kasımda izlenilen futbolcular şubatta, mayısta da izleniyordu ve gösterdikleri aşamaları değerlendiriyorduk. Bunlarla da yetinmeyip, liglerin bitiminin hemen ertesinde bu arkadaşlarımızı belli bir yere toplayıp seçmeler yapıyorduk.

Yanılmıyorsam Rüştü'yü de bu seçmelerin İzmir ayağına çağırmıştık. O dönemde üçüncü ligde oynuyordu ve Burdur Gücü'nün de üçüncü kalecisiydi.Rüştü'yü İzmir'deki o seçmelerde beğendim, daha doğrusu ondaki yeteneği gördük, Rasim Kara ile birlikte.

Ancak Rüştü çok gençti ve önünde de iki tane iyi kalecimiz daha vardı. Bu iki kalecimiz hem yaşça Rüştü'den büyük hem de o dönemde ondan daha iyiydiler.

"Bak evladım, sen çok yetenekli bir gençsin, önünde iki arkadaşın var, ama kaleci kazağı burda. Durma çalış, hem de çok çalış. Bu kazağı hak ettiğin an sana vereceğim" dedim.

Tabii, bu samimi düşüncemdi.Çünkü inanmadığım bir şeyi hiç kimseye söylemem ben. Belki hemen olmayacak, biraz zor olacaktı bu iş ama olacaktı ve buna inandığım için de bu düşüncemi ona söyledim. Şüphesiz, bunu biraz da bilerek söyledim.Çünkü, biliyordum ki, benim ağzımdan bu sözleri duyan o yaştaki çocuk mutluluktan uçacak ve bir amaç sahibi olacak ve daha çok çalışacaktı.



Peki, neden böyle davranıyordum. İnandığım bir gerçektir, sıradışı şeyler yapmak, ya da başarılmayanı başarmak risk isterdi. Dolayısla seçmenin, bulmanın ve yaratmanın sıradan insanların işi olmadığını da biliyordum. O halde belli riskleri göze almadan önemli şeyleri başaramazsınız.Kaldı ki seçmek kadar yetiştirmek ve yeni isimleri futbolumuza kazandırmak da önemli bir takım meziyetler istiyordu. İşte, Rüştü'yü daha o yıllarda, üçüncü ligdeki bir takımımızın üçüncü kalecisi olduğu halde seçmemizin nedeni buydu.

Aslında, Rüştü konusundaki bu tavrım başka futbolcular için de geçerliydi.Sergen ve Tugay'da olduğu gibi. Tabii, bütün bunlar kolay olmadı.O yıllarda Türkiye'de olduğum halde iki ay hiç evime uğramadığım dönemler oldu.Yani bu kadar yoğun ve ciddi çalışıyorduk.O kadar ki Türkiye'deki tüm takımlardan belirlediğimiz yüzlerce futbolcunun yaşı, meziyetleri, karakteri ve mevkisindeki performansını tek tek listelere döküyorduk.Arkadaşlarımla oturup değerlendirirken Türkiye ligindeki takımlarımızın yöneticilerini de o değerlendirmelere çağırıyorduk.Dahası kulüp yöneticilerimize de bu futbolcularla ilgili tavsiyelerde bulunuyorduk. Mesela "forvette şu, orta sahada bu, defansta şu" diyerek gencecik çocuklar için referans oluyorduk.

Peki, nedenbu yolu seçiyorduk. Bunun iki sebebi vardı.Birincisi ve en önemlisi geleceğin A Milli takımını oluşturmak.Doğal olarak ikincisi de bu çocukların oynayarak pişmesini fırsat yaratmak ve tabii bu arada kulüplerimizin de ucuz yoldan genç yeteneklere kavuşmasını temin etmek.


Bir ara iş öyle bir boyuya geldi ki ekip arkadaşlarım yorulmaya başladılar ve " Hocam, yöneticilerin transfer konuşmalarından bıktık" dediler. Ben de onlara "iyi, o halde koltuklarınızı onlara verin, çünkü yöneticiler bu çocukları alıp takımlarında oynatacaklar ve sonra da milli takıma verecekler, bundan hiç yakınır mı insan" dedim.

İşte, bu anlayışla çalışıyorduk ve Rüştü'yü de bu amaçla takibe almıştk.Hatta, hiç unutmuyorum, birgün Sürmeli Otel'de kampımız vardı.Daha kampın başında bana şöyle bir eleştiri gelmişti. "Bu nasıl iş, Rüştü denilen çocuk kendi takımında üçüncü kaleci, ama Ümit milli takıma çağrılıyor" denmişti. Oysa biz kendi takımında oynamasa da Rüştü'yü izliyorduk.Çalışıyordu, üçüncü kaleci olduğu halde birinci kaleci gibi antrenmanlarda performans sergiliyordu.Nitekim, üçüncü kaleci Rüştü, daha sonraki bir kampımıza kulubü tarafından gönderilmeyince, hemen faks çektim ve " derhal gönderin, yoksa ceza yersiniz" dedim. Demek ki, Rüştü artık takımı için de önemli bir hale gelmişti ki kampımıza gönderilmek istenmiyordu.Çünkü, o hafta çok önemli bir maçı vardı Antalyaspor'un.Şüphesiz bu da bizim ciddi çalışmamızla olmuştu.Çünkü kulüp antrenörleriyle diyalog içindeydik.Beğendiğimiz gençler takımlarında yer bulamıyordu bazen. Antrenörlerine rica ediyorduk "hiç olmazsa hafta arasındaki amatör maçlarda oynamasını sağlayın" diyorduk, sağolsun onlar da bu konuda bize yardımcı oluyorlardı.Hatta, beğendiğimiz bu futbolcuların oynayarak pişmesi için onları bazı kulüplere tavsiye ediyorduk.Nitekim, Rüştü'nün, Antalyaspor'la ilk anlaşması da böyle olmuştur.Bizim tavsiye ve referansımızla Antalyaspor alınmıştır Rüştü.


.....

Aslında o dönemde bilgisarımızda tespit ettiğimiz tam 215 tane genç vardı.Ve bu çocukların içinde çok önemli yetenekler yer alıyordu.Ama ilginç olan şuydu, kendi takımlarında ilk on sekize giremeyenlere bile, yer veriyorduk biz milli maçta.Mesela, isveç'le oynadığımız A Milli maçta benim oynattığım Sergen, kendi takımında o dönem ilk on sekizde yer almıyordu.

Tabii, o yıllarda yaptığımız çok güzel bir iş daha vardı.Milli takımlar, kulüp ve bölge antrenörleri çok hoş bir diyalog içindeydik.Adeta saygı ve sevgi temelinde kenetlenmiştik ve bilgisayarlarla çalışıyorduk, her futbolcunun gelişimini izliyorduk. Bu da yetmez, aile yapılarına kadar gözönünde tutuyorduk.

O kadar titiz ve sistemli çalışıyorduk ki, yeni bir yeteneği bile hemen değerlendiriyorduk.Mesela, ümit Milli Takım, İzmirspor'la bir hazırlık maçı yapıyordu. İzmirspor'un sol kanadında oynayan futbolcu dikkatimi çekti ve baktım bizim bilgisayarda adı yok.Doğan Emültay hocamıza sordum, 1970 doğumluymuş ve adı Hamza'ymış çocuğun.Maç bitti, çocuğu çağırdım ve hemen Efes Otel'deki Ümit Milli Takımın kampına katılmasını söyledim. İşte bu çocuk sonradan yıllarca Galatasaray'da oynayacak olan Hamza'ydı. Zaten daha sonra da 1993 yılında A milli takıma aldım Hamza'yı..
....
...Mesela, Rüştü'nün Antalyaspor'da üçüncü kaleci olduğu dönemi anımsadım o an. Hiç unutmuyorum, Kanal 6'da yayımlanmıştı. Antalyaspor'un bir maçından çekilmişti. Maç devam ederken birinci kaleci kalede, ikinci kaleci yede kulübesinde ve üçüncü kaleci olan Rüştü de tribünde çekirdek yiyor, çıtlata çıtlata.Kanal 6'nın yorumu da aşağı yukarı şöyleydi: "çok garip, Antalyaspor'da tribünlerde oturuyor, ama Ümit Milli Takım'ın birinci kalecisi".

Mario Gomez!

2 Aralık 2011

Klopp vs Favre



Haftanın Bundesligadaki maçı bana göre Bayern-Bremen değil Dortmund-Gladbach. En azından ben bu maçın içeriğini ve skorunu diğer bütün maçlardan daha fazla merak ediyorum. TRT Bayern maçını verecek ve fakat yakından takip edenler iki formda ve ilk iki sırayı paylaşan bu iki takımın maçını daha çok merak edildiğini bilir.

Reus yok ve bu güzel bence.. Zira bu güzel takımı neredeyse tek bir yıldız oyuncu performansına denk getirenler var. Gladbach için de bu inanılmaz güzel bir fırsat. Eğer burada başarılarını devam ettirebilirlerse meselenin "takım" olduğu daha çok anlaşılacaktır.

Geçen sene on ikinci haftada yerleştiği sonuncu sıradan Gladbach 32.haftada Dortmund'u yenerek çıkmıştı. Çok önemli bir galibiyettir.. Bu sene ise düşmemek değil biraz daha kasarsa Şampiyonlar Ligi bileti için oynayacağı bir karşılaşma..

Dortmund ise en azından ligde inanılmaz bir form yakaladı. Maalasef bu forma girişin başlıca nedeni de İlkay'ın kadrodan uzaklaştırılmasıdır. Kehl olmadı Leitner ile beraber orta saha gereken dinamizmi kazanınca bol gollü galibiyetler oluştu ve yeniden eski Dortmund göründü..

Ne olur?

Çok keyifli bir karşılaşma olur. Her iki takım da bence bir şekilde gole ulaşır. Sonrası ise tamamen sahadakilerin işi. Benim tahminim beraberlik..

EURO 2012:Gruplar..


Almanya'yı B Grubuna istedim ve bu gerçekleşti.

Dünya Kupasına göre çok fazla tur yok, maç yok. Dolayısla ölüm gruplarını seviyorum. Daha henüz hiçbir şey belli olmamış iken Almanya-Hollanda maçı fena değildir İngiltere-Fransa ya da tüm bunların dışında başlı başına merak konusu İspanya-İtalya maçları. Bunlar keyifli ve güzel karlşılaşmalar olacaktır. Sakatlıklar, kadrolar filan tam belirlenmemiş iken şimdiden bir şey söylemek zor ama bu İrlanda kendisi gruptan çıkamayacak olsa bile birisinin başını yakacakmış gibi geliyor bana ya hayırlısı diyelim..

Müller & Lahm



oturtursanız eğer pis acıtır..

Somalia bahanesi!



Magath gibi diktatör hocaların buna benzer hikayeleri eminim ki çoktur.

Somalia efendim Botafogo Rio de Janeiro'da oynarken antrenmana geç kalıyor. Biraz da korkuyor ve bahane bulmakta sıkıntı çekince polisleri arayıp kaçırıldığını söylüyor. Efendim bir adam bunu silah zoruyla almış, iki saatlik bir araba yolculuğuna çıkarıp Rio'ya götürmüş de oradan kurtulmuş..

Polis elbette biraz şüpheleniyor ve evinin önündeki güvenlik kameralarını kontrol ettiriyor. oradan bakınca görülüyor ki beyimiz sabaha karşı 4'te gittiği partiden evine doğru yeni giriyor ve antrenman başlangıcında da evinde horul horul uyuyor..

Az daha bu yüzden hapse giriyormuş da kulubü araya girip para cezasına çevrilmiş cezası.(13 bin dolar)

Tamam antrenmana geç kaldın ve bir şey uyduracaksın da sayısız bahane arasından bunu mu seçtin kendine be adam!

Şimdi Ferencvaros'da oynuyormuş 1984 doğumlu doğuştan şakacı bu arkadaş..

Burada da Brezilyalıların sezon açılışına geç kaldıklarında absürd bahaneleri olurdui yok uçak kalkmadı yok yer yoktu, telefonum çekim alanımın dışındaydı. misal Julio Cesar (Bremen ve Dortmund'dan) bir keresinde geç gelme nedeni olarak dedesinin ağır hastalandığını söylemişti hayatta yaşayan herhangi bir dedesi olmadığını unutarak.."

Yalan söylemenin de bir "mantığı" olmalı..

Höwedes & Lisa



Koskoca Schalke'nin kaptanısın, yakışıyor mu bu pozlar sana? cık cık..

Ronaldo vs Cerezo!



Real Madrid derbide çok rahat bir galibiyet alsa da zorlu geçti zira rakibi zaman zaman sertleşti. Ronaldo da bir hayli isyankar tavır içerisinde. Maçtan bir kaç gün sonra " AS" ın davetlileri olarak Atletico başkanı ile Ronaldo aynı masada bir araya gelir ve Ronaldo öyle sert bakar ki başkan Cerezo menajeri ile tokalaştıktan sonra Ronaldo'ya elini dahi uzatmaz. Sonrasında da Ronaldo sakatlıkların hesabı keser..

Dortmund 2013!



Energie Cottbus'dan Bittencourt'un işini bitirdiler. Merak edenler yarın Union Berlin karşısında izleyebilir bu 17 yaşındaki oyuncuyu. Bild'in belirttiğine göre diğer hedef 2013 yılına kadar Hamburg ile sözleşmesi olan ve bugün kiralık olarka forma giydiği Fortuna Düsseldorf'un etkili ismi Beister. Hatırlayan olursa onu da şurada işlemiştik.. Kenar golcüsü, çok yetenekli ve Dortmund'un ihtiyacı olangillerden.. Ben Hamburg bırakmaz diyordum ama Dortmund 2013'e oynuyor ve oyuncuyu ikna edip bir yıl daha sabretmesini isterse olur..

Klopp her zaman kadroyu gençleştirmek istiyor ve bunun da oldukça makul bir nedeni var. Onların yaptığı presi "yaşlı" bir oyuncu grubu yapamaz. Dahası Klopp gençlerin zirve hedefinden de faydalanıyor. Dolayısla yaşı genç, gelecek vaad eden oyuncu grubuna hükmetmenin artılarını da sahaya koyuyor. Bu takımda gerek Klopp'un kişiliğinden gerekse de gençlerin henüz "olmamış" olmasından dolayı takım içi sorun çok fazla yoktur. Kadroyu sabitlediğinizde kupaları kaldırdığınızda aynı durum geçerli olur mu bilinmez.. Höness bu uyarıyı Hoffenheim'a yapmıştı ilk yılının ilk devresini lider bitirdiğinde ve çok da haksız olmadığını hepimiz gördük..

Şöyle bir baktığınızda 200 bin avroya alınmış Löwe ya da Leitner gibi gençlerden aldığı verimi dörder beşer milyon avro verdiği İlkay ve Perisic'den alabilmiş değil. Bu tutum uzunca bir süre daha devam edecek ve oldukça da doğru gibi gelir bana..

Mats Hummels!



Hummels bugünlerden bekımlığa soyunmuş. Maalasef o kadar iyi bir stoper gibi bunun önüne başka bir biçimde geçemeyecek..

St.Pauli sokaklarında..

video

Hakan Şükür her zamanki gibi havaya sıçramış, orada bir müddet bekledikten sonra kafayı Bursaspor ağlarına çakarak bu çok önemli şampiyonluk maçının daha başında takımı bir sıfır öne geçiriyordu. İşte tam bu zamanda başlıyordu benim asıl çilem. Rakibin atacağı her türlü golü hesap ediyor, bekliyordum. Zihmimde Bursa'nın geliştirdiği ataklar sonlanmadan ben golle sonuçlandırıyordum zira eğer ben bunu yapamazsam Galatasarayımın bir gol daha yiyeceğine kendimi inandırmışım. Bu teoriyi ne zaman geliştirip doğruluğuna inanmışım hatırlamıyorum ama başıma gelecek olan felaketlerin genelde düşünmediğim yerlerden gelmesi onları düşününce gelmeyecek gibi hissetirmeye başlamıştı. Yıllar sonra Oğuz Atay'ın "Tehlikeli Oyunlar" kitabının içerisinde benzer düşünce yapısını görünce sevinmiş, hemen ekşi sözlüğe "düşünerek engellemek" başlığını açmıştım.

Ben yenilebilecek her türlü golün senaryosunu yazarak ecel terleri döker iken Roger Ljung ikinci golü atarak şampiyonluğumuzu garantilediğinde kararımı vermiştim: Hamburg'da dayıların yanında izleyeceğim Dünya Kupasında onun takımını yani İsveç'i tutacaktım. O takım Ljung'un golüyle açılışı yapıp yarı final maçında seksenbirinci dakikaya kadar Brezilya'ya karşı direnç gösterecek ve Romario'nun o şık golüyle turnuvaya veda etse de sürpriz takım olarak uzunca bir süre gündemi meşgul edecekti.

Dünya Kupası boyunca Hamburg'da dayıların yanında kaldım. St.Pauli'nin tam göbeğinde tekelvari bir tükkanları vardı. Neredeyse yirmi dört saat açık olan dükkana sıklıkla uğruyor, can sıkıntısından da sokaklarında turluyordum henüz on beşimi bitirmeme altı ay kala..

Dükkan bu seks cenneti şehrin ana caddesine açılan bir sokağın ortasındaydı. Demem o ki iki adım sonra başka bir dünya başlıyordu benim için.. Sıklıkla "ben bir tur atacağım" diyip çıkıyordum. O güne kadar hiçbir kadınla beraber olmadığımı düşünürseniz nasıl bir heyecan içerisinde sokakları turladığımı hayal edebilirsiniz. Çok yerde yaş sınırı on sekiz olduğundan pek fazla umut yoktu ama mutlaka bir yolu olmalıydı..Bir kadınla beraber olma fikri uzayda elma yemek kadar yabancıydı ama öyle hissediyordum ki böyle bir ortamın içerisinde bunu başaramazsam yurt hayatı içerisinde sekiz ay boyunca bunun pişmanlığını hissedecekmişim gibi gelirdi. Belki çok fazla istediğinizden değil de ortamın sizi zorladığı eylemlerden birisi olarak daha çok..

Bir kere çok yaklaştım ama sonuç pek iyi olmadı.

O sokak senin bu cadde benim diye gezer iken yukarıdan birisi yaşı kırkı geçkin diğeri genç ve güzel olan iki kadın gögüslerini pencereden sarkıtarak beni yukarıya davet etti. Param vardı, onlar için de yaş sorunu diye bir şey yoktu ama yukarıya çıkıp da kadınları gördüğümde heyecandan ölüyordum neredeyse. Denedim, kıt almancamla ben o yaşlı ile değil gözlerinin altı mosmor olmuş genç ve güzel olanı ile beraber olmak istiyorum demek istedim ama yanlışlıkla kadın değil de "ben erkek istiyorum" dediğim için o yaşlı kadın üzerinden çıkardığı tişört ile beni kovalamaya başladı ki ben zaten aşağıya inmiş, rahatlamıştım. Oh bee dedim ve dışarıda olduğuma sevinsem de vazgeçmiş değildim.

Tecrübe de sorun olacaktı ve bunun yolu basitti.

Hayatımda ilk porno filmi de bu zamanlarda izledim. Makinalar vardı ve yaş sınırı sorun değildi çünkü demir paralarla çalışıyordu. İki saniyede içeri girip tek başınıza ekranın karşısında kalıyordunuz ki üç değil beş değil iki yüz film. Sanırım bizim köydeki iki dönüm tarla parasını buraya yatırmış olamalıydım. Haliyle oradan her çıkışımda da gözüm özene bözene seçilmiş fahişelere daha bir başka bakıyordu. Bir arkadaşın bahsettiğine göre ana caddede bin tane fahişe vardı. Saymadım ama çoktular.. O kadar çok aralarında tur attım ki bu bellerinde siyah çantalı kadınların herhangi birisinine dışarıdaki bir insanın sorun çıkarması karşısında az daha onları sahiplenip "bilader ne yapıyorsun" diye çıkışacaktım.

Brezilya dünya kupasını kazanmış ve dayıların tükkan atılan her tur sonu içeriye dalıp onlarca kasa içki alarak dışarı çıkan Brezilyalılardan dolayı sabah altıya kadar açık kaldı.

Üzerimde buraya geldiğimde alınmış olan ruhumla pek de uyumlu olmayan kıyafetlerin içerisinde St.Pauli'nin fahişesiz ama yaşam dolu arka sokaklarını turluyorum. Üzerimdeki tişört dahil her şey o kadar yabancıydı ki.. Allahım, ne kadar başka bir yaşam bu böyle? Yaşıtlarıma daha özenle yaklaşıyorum, bir bir her hareketini gözlemliyorum uzaktan. Yaşları tutmadığı halde içkili ve tehlikeli mekanlardan ellerini kollarını sallayarak sevgilileriyle dışarı çıkıp sokak başlarında öpüşüyorlardı ve ben doğrusunu söylemek gerekirse acaip kıskanıyordum. O dönemlerde bir kızı öpmekten ziyade o yaşamın bir parçası olmak istiyordum, yurtları da sevmemeye bu şekilde başladım.Biz neredeyse her pazar Parliament sinema kulubünün sunduğu filmin son yirmi dakikasını izleyebilmek için dördüncü kata genel müdüre çıkan ve oradan izin koparınca sevincinden ne yapacağını bilemeyen insanlardık ve fakat bunlar da neydi böyle?
O günlerde ve artık yaz aylarında o yaşamın o kadar içerisindeydim ki aşık olduğunuz kızın size gelip çok kibar bir şekilde iletişim kurup uzun süre ilgilenmesi, sürekli sizinle olmak isteyip de size hiçbir zaman aşık olamayacağını göstermesi gibi ben de Almanya sonrası artık acı çekmeye başladım.

Yıllar sonra buraya bir kaç kere daha gelecektim ve arka sokaklarındaki yaşam kültürünü fazlasıyla beğenip bu bölgenin Almanya'nın hiçbir yerinde olmayan sokak kültürüne ve özgürlüğüne hayran kalacaktım ama o günlerde Almanya'yı gözümde başkalaştırmasıyla sorgulama dönemi de başlamış oluyordu.

Yaş biraz daha bize kendi kendimize hareket etme olanağı verdiğinde babamın kaldığı Alman köyünden çıkıp büyük şehirlere doğru gittikçe telikeli alanları keşfettim. Sadece elini tutmak için iki yüz yıl bekleyip uğruna ne kadar has bir delikanlı olduğunu anlatmak için yapmadığımız kepazeliğin kalmadığı kızlardan çok çok daha güzel olanları burada kendiliğinden gelip size "merhaba" diyordu. Demekle de kalmıyordu..

Kadınlar, özgürlük, futbol ve dahası boş zaman derken burası neydi ve ben yılın büyük bir bölümünü nerede geçiriyordum? Muz yemeyebilir ve bunu en az annesiz ve babasızlık kadar kaldırılabilir bir yokluk olarak görebilirdim ama bunlar çok fazlaydı. O havaalanına beni götüren arabanın içerisinde geçirdiğim zaman çekilen acının tarifi yapılamaz, gösterip de vermemek dedikleri şey bu olsa gerek. Oysa ben gerçekten mutluydum kendimi bulduğum yerde, yatılı okulun içerisindeki telli sahada..

1 Aralık 2011

Quaresma - C.Ronaldo-Duscher!



Oy anam oy.. Süper!

Mehmet Kartal'a fotoğraf için teşekkürler..

Bir zamanlar..



Ruud Van Nistelrooy.. Cristiano Ronaldo ve Diego Forlan.. oy anam oy..

Dortmund vs Schalke!



Dortmund'un sponsporu Evonik'in Dortmund reklamı. Kız gelir, annesi itiraz eder.. "Böyle dışarı çıkamazsın, komşular ne düşünür sonra" der.. 1ama anneeee" "itiraz yok"

Kız gider ve son haliyle kendisini kabul ettirir..

Oldukça güzel, mantıklı. Peki Schalkeliler durur mu? Yapıştırmış cevabı..



Diyaloglar aynı ve sıralar değiştirilmiş ve haliyle mesaj da farklılaşmış..

" Kızım orospu olsun ama Dortmundlu olmasın.."

Hayet Abidal!



Nereden nereye..



Sizce burada hangi ünlü oyuncu vardır ? En arkadaki adam bu amatör kulubün malzemecisi ve oğlu da burada futbola başlamış.


burada tanıdınız mı ?


Eh şimdi oldu. Cristiano Ronaldo. Hemen sağında henüz 20 yaşında iken ölümünü karşılamak zorunda kaldığı babası.. Babasını öldüren alkole tövbe etmiş bir çocuk.

İlk kulubü CF Andorinha. Babası bu amatör kulubün malzemecisi. İki yıl oynuyor orada.. Geldiği yeri gördüğünüz vakit bugünkü konumundan nasıl keyif aldığını anlayabiliyor olmalısınız. Dahası bizimkiler oraya gittiğinde dikkatlerini çeken ilk ayrıntı Ronaldo'nun "kendini beğenmiş" ve "kibirli" olmadığı ayrıntısı. Nuri Şahin hala şaşkınlığını gideremedi, o kadar normal ki diyor.. Gol kralı olduğunda tüm takıma tek tek hediye almış, takım arkadaşları nedeniyle bunu başardığının altını çizmek istemesinden bahsediyor. Mesut bana takımda en çok yardım eden diye bahsediyor.

Yakın arkadaşı da Ronaldo'nun ancak kendisini güvende hissetmediği zamanlarda kibirli ve herkesten başka, farklı bir havaya girdiğini söylüyor.

Demem odur ki.. Alkolik bir babanın malzemeciliğini yaptığı kulubün içerisinde yaşama başlayan Ronaldo'nun bugün geldiği nokta her açıdan bu karelerden bağımsız değerlendirilmemeli.


Öyle bir taraftar ki..








Mesaj oldukça net: Öyle bir taraftara sahip ki Borussia Dortmund.. Saha içerisinde olup biten her şeyin payı biraz da burada. Onlar orada oldukça vole da koyarsın, çalım da atarsın koşarsın da.. ve yere düşersen yine onlardır seni ayağa kaldıracak. Klopp gelmeden önce Bayern'den beş gol yediği maçı çok iyi hatırlıyorum. Her şeye rağmen.. Önemli rakibinden beş gol yemesine rağmen deplasmanda delicesine destekliyorlardı takımlarını.. Unutmam o görüntüyü ben.. Bugün başarılı olduğu zamanlarda değil en başarısız dönemlerinde dahi Dortmund'u büyük kulup yapan işte bu taraftardır geçmişinde kazandığı kupalar bir yana..

Adrian Mutu!

(tıklayarak resmi büyütün)

Cesena üç hafta önce teknik adam değişikliğine gitti. Dokuz maçta üç beraberlik ve altı yenilgi alınca kaçınılmaz son. Marco Giampaolo gitti ve yerine Cesena doğumlu Daniele Arrigoni geldi. İlk maçında evinde Lecce'ye yenilse de ben onlardan umudumu kesmedim ve üst üste iki hafta bu takımın galibiyetine güvendim. Onlar da sağolsun bu sezon ilk defa böyle peş peşe galibiyetler alarak güvenimi sarsmadı. Bu hafta ise Genoa karşısında Adrian Mutu'nun biri penaltıdan olmak üzere attığı iki gol ile galip gelmeyi başardı.

Mutu'nun hala futbol oynaması dahi inanılmaz. 22 milyon bonservis ile Romanya'nın en pahalı oyuncusu olarak Chelsea'ye gelesiye kadar olan bölüm başarı hikayesi. Arkasından önce kokain nedeniyle aldığı 7 aylık ceza.. Arkasından CAS'ın kestiği 17 milyon avroluk başka bir ceza.. Derken Fiorentina'da da yasak madde yüzünden 10 aylık ceza ve üzerine eklenilen disiplinsizlikler, antrenmana nedensiz gelmemeleri derken kapı önüne konuldu. Sadece Fiorentina değil bizim Gabriel Tamas ile beraber Ağustos ayındaki San Marino maçından iki gün önce Rumen milli takımını da terk edince Romanya da onu kapı önünde koydu.

Hülasa her yerden kovulmuş bu adama Cesena üç yıllık sözleşme teklif etti ki güzel bir yatırım. Tekrardan yine dönebildi futbola ve geçen hafta iki güzel gol.. Lakin penaltı golü dahil o nasıl iki gol öyle? Cesena'nın alacağı her puan çok önemli. Maç golsüz berabere gidiyor ve dakikalar da ilerliyor. Penaltı.. Mutu resimde ve aşağıdaki videoda gördüğünüz gibi mutheşem bir Panenka penaltısı atıyor. Biliyorum çok futbolcu bunu başardı ama burada Frey'in çaresiz bakışları dikkat çekiciydi. Bu karşılaşmanın iyilerinden olan Frey'i ikinci kez avlamasına lütfen dikkat..


Mats Hummels & Cathy Fischer #2




Gitti gidiyor: Podolski!



Podolski başkan Overath'ın kulubü bırakması sonucu bence gidişi kesinleşti. Onu tutmak artık çok zor. Olursa devre arası olmazsa sezon sonu gidiyor. Nereye?

En yakın kulüp şimdilik Arsenal. Görüşmelerin çoktandır devam ettiği söyleniyor ve 23 milyon gibi bir rakama anlaşıldığı dedikodusu da dolaşıyor ortalıkta. Arkadan onu isteyen iki kulup daha var: Lazio ve Galatasaray..

Galatasaray'ın şansı sezon başında vardı ve fakat o dönem tahminen 15 milyon gibi bir rakam çok bulunmuştu. Riera'yı aldılar.. Oysa üzerine basa basa söyledik, bugün burada performans gösteremese dahi yükselişte olan Alman milli takımının değişmez oyuncusu. Avrupa Şampiyonası sonrası oynatmadan satıp kar dahi edilebilirdi, olmadı. Hem Klose kaçtı hem de Podolski.. Şimdi o kaçan Klose'den muhteşem bir performans alan Lazio da gözünü buraya dikmiş durumda..

Bana sorarsanız Podolski daha çok Arsenal'e yakın. Avrupa Şampiyonası tehlikesini de göz önünde bulundurursanız en azından anlaşma sezon bitmeden yapılır. Fiyat arttırılırsa eğer devre arası dahi bu iş biter. Podolski gidecek, bu kesin..

Diyorum ya bir heyecan eksik diye.. Querasma'yı Hayatımfutbol'un gelecek sayısına yazmış ve orada da belirtmiştim. Hiçbir şey olmasa dahi potansiyeli nedeniyle ekranın karşısına heyecan ile geçiyorsunuz Querasma ve benzeri oyuncular ilk onbir de olduğu vakit.. GS'da böyle bir oyuncu yok. Engin Baytar tek başına gögüslemeye çalışıyor bu yükü ama.. Keşke bir şeyler ters gitse, o olsa bu bitse de Podolski gelse..

Roman Abromoviç Hırsı!



O bu çapta parayı kulube akıtan ilk milyonerdi.

Haziran 2003'de geldi ve Chelsea'yi 210 milyon avroya satın aldı. Tek bir hedefi vardı: Şampiyonlar Ligini kazanmak..

Bu uğurda aradan geçen 9 yıl içerisinde 56 oyuncu transfer etti ve bunların sadece bonservislerine 852,7 milyon avro harcadı ve fakat hedefe ulaşamadı. Bonservisi olmayan oyunculara elden verdiği paraları hesap edilmiyor ki sadece Michael Ballack senede 20 milyon avro kazanıyordu.

Elbette bu dönemde kazanılan 3 Premiere lig şampiyonluğu önemli ve fakat harcanılan parayı düşündüğünüzde kendinize18 takımlı yeni bir lig kurup her sene bir şampiyon çıkartabilirdiniz.

Torres'i bir kenara bırakırsak Şevcenko abimize verilen 46 milyon avro yapılmış en verimsiz ve bu anlamda en pahalı transferi diyebiliriz. Umuyoruz ki Torres 58 milyonun hakkını verir. Dahası Şampiyonlar Liginde Barça ve Real'i geçmek oldukça zor iken bugün gruplardan çıkmakta dahi sorun yaşanması bu paraları bugün daha hüzünlü hale getiriyor.

30 Kasım 2011

Dünya Kupası Dövmesi



".. Görmemişin birisi dünya kupasını kazanmış tutmuş onu..."

diyemezsiniz zira bu Dünya Kupası! Sergio Ramos da bunu ölümsüzleştirmiş vücudunda. Yalnız neresinde onu tam çözemedim bak..

Gitsem mi acaba?

video


Giderim yine, düşerim yollara. Biliyorum çünkü, bu benim. Sen belki gidemezsin, bilemem.

Çok zor, pek çok sıkıntı, şu bu. Boşver. Giderim biliyorum.Daha önce İstanbul'da yaşamadım Augsburg'da yaşamadığım gibi. Münih'i de bunların hemen öncesinde Ankara sonrası keşfetmiştim. İzmirli'ymişim gibi yaşadım uzunca bir süre ama aslında Balıkesir hatırladığım ilk duraktı. Bu arada..

..Almanya'da doğmuşum, öyle yazıyor kimliğimizde.

Bu benim dokuzuncu evim, altıncı şehrim. Otuzu da daha yeni devirdik..

Kimseye çok fazla alışamadan ve kimseyi de kendime alıştırmadan yola koyulduk hep.

Yaşamımın belki de en kestirmeden özeti bu.

Şimdi diyorsun ki Almanya'ya gideyim mi? Bilmem kaçıncı kez maillerde bunu soruyorsunuz. Sence böyle bir yaşamı geride bırakmış bir adamın sana vereceği tavsiye uygun mudur? Belki Anne'ni Baba'nı ya da halanı özleyeceksin ve fakat bunu benim görebilmeme imkan var mıdır?

Bilmem ben böyle şeyleri.

Yalnız tüm bu yolculuklarda şunu fark ettim: Ben Ankara'yı gerçekçi bir şekilde Münih'te yaşadım. Münih'i ise aralarında 70 km olmasına rağmen Augsburg'da ve elbette şimdi belki de Almanya'yı burada yaşayacağım Türkiye'yi Almanya'da keşfettiğim gibi. Ankara'da çekilen İzmir aşkına değinmiyorum bile hiç.

Şunu söylemeliyim ki buradan tamamen gittikten sonra ancak neyden vazgeçtiğinin farkında olacaksın. İleride çekeceğin sıkıntıları, yoklukları bugün farkında olmana imkan yok zira doğduğun günden beri bunlara sahipsin. Bugünkü yaşamının içerisinde dikkat çekici olmayan pek çok ayrıntıya orada sahip olmak için savaşacaksın. Dolayısla giderken "aslında burası güzelmiş, şöyle keyifliymiş böyle başkaymış" diyerek arkada bırakacaklarının hesabını yapamazsın. Asıl büyük sorun genelde budur.

Görme eylemine dair bir övgü düzüyor musun? Bugün görebildiğin için kendini şanslı hissediyor musun? Hayır. Kör olmadığın sürece bunun farkında olamazsın. Şehir değil de ülke değiştirmek de bunun gibidir. Kör olursun..Çevrendeki pek çok insana imrenerek bakarsın. Veledin dahi konuştuğu dili öğrenmek için kırk beş takla atar ve onun rahatlığını kırk beş yıl sonra dahi yaşayamazsın.

Cesur olun, gidin ve görün diyemiyorum. Bir başkasının yaşayacaklarının sorumluluğunu da alamıyorum. Sadece hazırlıklı olun, sorular çalışmadığınız yerden gelecektir ve toplamda güzellikleri olsa da kolay değil. Şu yukarıdaki türküyü bugün öylesine dinlersin, gidince belki de seni ağlatır ya da güldürür sözlerine baktığın vakit.. Bilinmez.

Çocuk-Adam-Terorist



Çocuk:Ogün Samast Hrant Dinkin katili Mahkemede 18 yaşından küçük gösterildi sadece 10 yıl içerde kalacak

Adam:Erdal Eren 17 Yaşında 1980 Darbesinde Tutuklandı İdamla yargılandı yaşı büyültülüp İdam edildi bu duruma Kenan Evren "asmayalım da besleyelim mi? dedi

Terörist:Uğur Kaymaz 2004 te Mardinde daha 12 yaşındayken evinin önünde babasıyla birlikte polisler tarafından terörist diye taranarak katledildi.12 yaşında 13 kurşunla öldüren Uğurun Faili polisler mahkemede tahliye edildi dönemin valisi "Polisler Görevini yaptı" dedi.

İbrahimovic!

Engin Baytar çok sorumsuz yaa..



Engin Baytar, takımını yakmış. Engin, sorumsuz davranmış vesaire vesaire.

Sizce Engin, bugün ne yaptığının farkında değil midir? Sizin o ilkokul çocuğuna öğüt verir tarzda yazdığınız yazılarının içeriğini gerçekten bilmediğini mi düşünüyorsunuz? Aynı şeyleri yazmaktan sıkılmadınız mı? Engin ya da Emre hakkında aynı cümleleri kurmanın bir adım ötesine geçemiyorsunuz, farkında değil misiniz? Pişman ettiniz de zaten oyuncu beş dakika sonra pişman olmuştu. Bugün oturup konuşsanız saha içerisinde nasıl davranılması gerektiği konusunda topluma seminer verecek bilgi ve birikime sahip olduğunu göremiyor musunuz? Bu yazıların hemen hiçbirisi yarın oynayacağı bir başka maçın içerisinde benzer davranışı gösterecek olmasının önüne geçiremiyor, bunu Emre'de göremediniz mi yahu?

Sorun şu ki o inanmışlık ve kazanma hırsının sonucu tam da o anda kendilerini kontrol etmeleri mümkün olmayabiliyor. Buna dair yardımınız oluyor mu? Bu yazdıklarınızla hayır.

Spor basınında maç sonrası yazıları okumak kadar sıkıcı bir eylem yok. Dünya basınında milyon tane yazı okurum, en sıkıcısı biziz.(Ben de dahil). 800 vuruşa beş kelime yazıyorsunuz, tanımayan ortaklaşa basın bildirisi yayınladığınızı düşünür.


Kahn ne yapıyor burada? Sorumsuz davranıyor, takımını mı yakıyor?


Peki burada? Daha bunlar onlarcasından sadece ikisi. Van Bommel'in, Roy Keane'nin, Effenberg'in Eric Cantona'nın, buna benzer milyon tane karesi var. Hepsinin ortak yönü nedir biliyor musunuz? Takımlarının kaptanı olması.

Zira bu adamlar kendilerini maça ve kazanmaya doğru ekstra motive ederek sahaya çıkıyorlar. Takımlarını bazen yakıyorlar belki ama inanmışlığı ve mücadelesi ile takımın geri kalanını kazanma yolunda itekledikleri için vazgeçilmez oluyor, kaptan oluyorlar.Bugün Bayern München yine aynı tartışmayı yapıyor, kırmızı kartların müdavimi olan dört farklı ülkede şampiyonluk görmüş Van Bommel'i arıyor.

Sanıldığı gibi örnek futbolcu centilmen olan değil kazanmaya yönelik inancını sahada rakip ayırt etmeksizin gösteren bir oyuncu lider oluyor. Hepsinin zamansız kırmızı kartları mevcuttur.

Hagi'sinden Cantona'sına kadar..

Diğerlerinden farklı olarak Öcal Uluç güzel bir yazı yazmış, lütfen okuyun.

Engin Baytar'ı, Emre Belözoğlu'nu, Eric Cantona'yı, Stefan Effenberg'i, Oliver Kahn'ı, Roy Keane'i ve benzerlerini ben olduğu gibi kabul ettim. Alkışlamıyorum her eylemini ve fakat sahada kazanma hırsından yoksun yenilgiyi kolay bir şekilde kabullenen diğer yetenekli oyunculardan daha çok seviyorum bunları. Üstelik böyle futbolcun varsa takımın genel karakteri de olumlu bir şekilde etkileniyor.

Arada bir yakacak, bunu bilmiyor muydunuz? O hareket yanlıştı ve bunu yazıyorsun, henüz okula bile gitmeyen yeğenimin dahi farkında olduğu gerçeği sadece sen biliyormuşçasına..

Sıkılın artık, sıkılın..

Mats Hummels & Cathy Fischer

Zidane & Ronaldo



Benim yaşıtım insanların yüzde altmışı dünyanın en iyi futbolcusu olarak Messi'ye rağmen "Zidane" der.. En iyi golcüsü de Ronaldo'dur. Ronaldo değilse de Van Basten'dir. Lakin genelde bu iki isim tartışmasız bir şekilde yaşadığımız dönemin en iyileri olarak geçerler. Messi ve C.Ronaldo'ya göre fark nedir derseniz "her koşulda". Fark budur.. Onlar her koşulda en iyisi olmayı başarmış çok özel futbolculardı.

Özellikle Messi ve C.Ronaldo'nun milli takım performansları felaket. Oysa Zidane &Ronaldo öyle miydi? PSV'de Barça'da İnter'de Madrid'de neyse Brezilya'da da aynı şekilde. Hele ki Zidane.. Her şeyi de kazanmışar.

Güzel ikiliydi. Bu dönem Madrid'i de sanılanın aksine güzeldi. Eskiden pek sevmezdim ama bugünden bakınca insan o Madrid'in değerini daha iyi anlıyor..

Yaş Pasta Hikayesi!



İlkokul beşte haftanın üç günü beni evinde misafir eden bir ilkokul hocam vardı. Yılın sonlarına doğru ben artık bu hocanın evinde kalmaya başlamıştım. Bir kızı vardı, üniversite sınavlarına hazırlanıyordu. Fazla değil neredeyse hiç konuşmazdık ama birbirimizi çok iyi anlıyorduk sanırım.

Dik kafalıydım çok ve haliyle zaman zaman gıcık oluyordu bana.

Bir gün evde pasta vardı, kola ile beraber ve sanırım cuma akşamıydı.Sevdiğim dizi "Hayat Ağacı" başlamış, Sam'ciğim ekranda görünmüştü bile. Televizyonun karşısına kurulmuşum, payıma düşen pasta ve kola önümde duruyor.

Bundan daha güzel bir şey olabilir miydi ki?

Kız birden konuşmaya başladı benimle.

Tiyatroya iki bilet almış, oraya gidecekmişiz. Sevindim, hiç gitmemiştim ve yurtta kalan her insan evladında olduğu gibi bu gibi sosyal aktiviteleri gereğinden fazla gözümde büyütüyordum. "hadi hadi, çabuk ol" demesiyle benim o pasta ve kolayı götürmem yirmi saniyemi almış ve fakat o dokunmamıştı bile önündekilere.. Kapının önüne çıktım, ayakkabılarımı giyerken o kahkaha atarak şöyle dedi:

"Şaka şaka.. geç otur diziyi izleyelim"

Gitti benim güzel pasta ve kola.. 20 saniyede!

Aradan 25 yıl geçmiş, acısı hala geçmemiş.

Dikkat ederseniz pastayı yedim, kolayı da içtim. Peki bu acı ?

Raul Bobadilla!



Raul Bobadilla'nın anne ve baba sevgisi karşısında saygı duyuyoruz.. En azından hiçbir zaman pişman olmayacağı bir işe kalkışmış. Dövme konusunda benim en büyük tereddütüm budur.

29 Kasım 2011

Aid Man Lija Protestosu!


"The supporters of the Foundation Aid Man Lija have decided to attack the men who hurts football. They decided to boycott the El clasico Madrid vs FC Barcelona if Barca midfielder Sergio Busquets and Real Madrid defender Alvaro Arbeloa, do not give a good example to his followers."

:))))

Robin Van Persie!



Geleceğini bugünlerden çizmiş aslında RVP.. Sakatlıkları olmasaydı bugün olduğundan da yukarıda bir yerde olurdu gibi gelir bana..

Orhan Pamuk Röportajı!




-Maçlara babanızla mı giderdiniz?

Çocukluğumda Mithatpaşa Stadyumu'na giderdik.İnönü Stadyumu'nun adı 1950'lerde, Menderes iktidarda, İnönü muhalafetteyken Mithatpaşa idi. Maçlarda aklımda kalan, şimdi hafızamı yoklayınca görüyorum ki, goller büyük anlar değil, başka şeyler. Mesela Fenerbahçe'nin birden yerin altından-bana öyle görünürdü, bunu esrarengiz bulurdum- sahaya bir anda çıkıvermesi, futbolcuların enerjik bir şekilde orta yuvarlağa koşuşu, bunlar beni etkilerdi.Çok şiirsel bulurdum bu görüntüyü, severdim.Sarı kanaryalar denilirdi Fenerli oyunculara. Ayrıca Fenerbahçeliyim demezdik, fenerliyim, derdik.

-Niye Fenerbahçe ?

Bu işler din gibidir, sorulmaz. Derin bir nedeni yoktur. Fenerbahçe'nin 1959'daki takımını, tıpkı yazmakta olduğum Masumiyet Müzesi'nin kahramanlarından birisi gibi, ezberden sayabilirim. Tabii ki Fenerbahçeli olmam,babamla, onunla özdeşleşmemle ilgili. Numaralı tribünde, şeref tribününün yanında bir yerde, kalın enselilerle birlikte maç seyrederdik.Çevredekiler Bertolt Brecht'in oyunlarındaki kapitalistlere benzerdi, ellerinde de bir sigar olur, maç boyunca içerlerdi. Dolmabahçe yönünden gelen hafif bir rüzgar içilen sigarların ve sigaraların dumanını gözümün içine üfler, gözlerim acıyla maç boyunca sürekli sulanırdı. Numaralı tribünlerin zengin seyircileri, işçilerini aptal bulan, küfreden kapitalistler gibi futbolculara durmadan yukarıdan küfrederlerdi.Sonra sakinleşir, aralarında şundan bundan işten konuşurlardı. Futbol kafamda küfretmekle birleşmiş. Durmadan hakeme "ibne" diye hep bir ağızdan bağırılırdı; bizler o zaman susardık; belli belirsiz bir utançla. Naklen yayınlarda seyircilerin "ibne hakem" uğultusu gelmeye başlayınca, stadyumdan gelen sesi kısarlardı.Biz evde gene susardık. Benim futbol sevgim, futbolcuları aşağılamanın öteki takımı "alçak düşman" gibi görmenin zevklerine değil, futbolculara tapınmaya, hayranlık duymaya dayanır. Benim futbol kahramanım, sakat olduğu halde, topallayarak son anda oyuna giren ve seksen dokuzuncu dakikada gol atarak takımı, milleti herkesi kurtaran oyuncudur.

-Taraftar olarak neler yapardınız ?

-Futbolcuların cikletlerden, çikolatalardan çıkan resimlerini biriktirirdim. Bu resimleri "Masumiyet Müzesi'nde yeniden bulmaya çalışıyorum bugünlerde.. Her pazartesi Fenerbahçe'nin haftasonu maçlarının fotoğraflarını, haberlerini ağabeyimle keser,bir deftere yapıştırırdık. O zamanlar, takımlar, özellikle deplasmana -Bir Ankara bir de İzmir vardı- çıktıklarında bir gidişte iki maç yaparlardı.Fenerbahçe izmir deplasmanında Cumartesi Karşıyaka ile, pazar da Altay ile oynardı. Pazartesi ağabeyimle bizim gazete kesip deftere yapıştıracak çok işimiz olurdu. Bir süre sonra bundan da sıkılırdım.En sonunda futbol hayranı olmak en azından, o zaman bir çocuk için, o altıın anın, topun kaleye girişini seyretmekti.Durmadan kalenin arkasında topun ağlarla "kucaklaşmasının" fotoğraflarına bakardık. Akşam gazetesinde, bir de golün yapılışını figürlerle gösteren krokiler olurdu, onları çok severdim. Bugün akademik dilde "hikaye anlatan resim" denir böyle resimlere.Krokide golün hazırlanışı 1.Önce kornerin atılışı 2.Topun kafalarda sekişi 3.Bir şut ve gol, hepsi aynı resimde ustaca gösterilirdi. Televizyonun olmayışı bana göre spor sayfalarını daha incelikli ve görsel yapıyordu.Oysa şimdi malzeme daha çok dedikoduya dayanıyor;herkes golleri televizyonda seyrediyor çünkü.Maçlar hakkında tasvire dayanan yazı da çok yazmıyorlar artık. Oysa işin içinde olan bir gazetecinin , her şeyi, tribünleri de hesaba katarak bir maçın yaşanılışını anlatışını okumayı severim. Orta yuvarlakta hakemlerle kaptanlar buluşur, para atılır, kaleler seçilir derken bütün fotoğrafçılar bir kale arkasına koşardı.Goller oraya girecek demekti bu, seyirciler gülüşürdü.

- Siz de futbol oynadınız mı?

Sokaklarda, okul bahçelerinde, arsalarda, özellikle de yazları.. Bugün kahveler, dükkanlar ve arabalarla tıkış tıkış olan Cihangir caddesi, 1960'larda bomboştu ve çocuklar, gençler için harika bir futbol sahasıydı.Ama Nişantaşı'nda futbol oynanmazdı.Bir tek spor ve sergi sarayının arkasında, bugün bugün Cemal Reşit Bey salonunun ve İtfaiye'nin olduğu yerde boş arsalar vardı. Öğle tatillerinde öğrenciler futbol oynamaya oraya giderlerdi.

-Futbola yeteneğiniz var mıydı?

Tevazu göstermeyeyim; evet, yeteneğim vardı ama gövdem, adalelerim, kemiklerim futbola uygun değildir.Yazları gittiğimiz Bayramoğlu'nda mesela bir dönem çok gutbol oynadım.Ama en kuvvetli oyuncu da olamazdım.Ağabeyim daha iyiydi.. Benim için futbol düşleri kurmak oyunun kendisinden daha önemliydi.Seksen dokuzuncu dakikada Fener'in golünü atmayı düşlerdim.

-Alman Kültürel Çalışmalar Alimi Klaus Theweleit, bir kitabında futbolun kendisine ne dünyalar açtığını anlatır..

Futbol bana, başkalarının arkadaşlığını, dostluğunu açtı. ağabeyimle yakınlığımız, arkadaşlığımız futbolla ve onun efsaneleriyle çok beslendi.Futbol oynamadığımız, seyretmediğimiz,radyodan maç dinlemediğimiz zamanlarda bile bu böyleydi.Aramızda on sekiz ay fark vardır,çok yakındık. Halının üzerine bilyelerle ya da tavla pullarıyla kurulmuş on birerlik takımlarla, bütün Avrupa Şampiyonasını canlandırırdık. İkimizden biri, stadyumdan naklen maç anlatan spiker gibi,halının üzerindeki maçımızı hayali bir seyirci kitlesine "naklen" anlatırdı.Her bilye ya da tavla pulu bir futbolcunun adını taşır, birimiz yanlış bir şey söylerse, bizi dinleyen milyonlar işitmeden ötekimiz fısıldayarak uyarır düzeltirdi. Gol olunca da radyodan gelen gol sesini taklit ederdik, stadyumda işittiğimiz taklidi zor bir bağrışma idi.Genede ben, evde, elinde tepsi, ciklet,çikolata, şeker satan adamın taraftarlarla şakalaşmasını taklit ederdim..

17.10.2005'de Orhan Pamuk'un "der Spiegel" dergisine verdiği röportajdan bir bölüm..

Müller's!








son dönem favori çiftim..

Baba & Oğul




Jack Wilshere ve oğlu Archie..

Biz 1989 doğumlu Müller'e erken evlenmiş derken 1992 doğumlu Wilshere'in çocuğu bile var.Lakin bu velet babasına da benziyor gibi geldi..

Eren Derdiyok!



Wolfsburg'a attığı rövaşata sadece görsel açıdan değil zamanlaması ve puan getirici niteliğiyle de çok önemliydi. Magath maç sonu demecinde yıkıldığı an olarak bu rövaşata anını ima etmişti. Chelsea'deki o çok önemli maça yedek başlasa da girer girmez golü atıp takımın çehresini değiştirdi. Hertha maçında da üç tane attı ama yetmedi. Maç sonrası röportajlardan kaçındı, fazla konuşmadı.

Dutt onu Kiessling kadar koşmadığı için sıklıkla yedek bırakıyor ama o gollerini atmaya devam ediyor. Teknik adamın da işi çok zor. Bazen Kiessling'i arkaya atıp ikisini bir arada oynatmaya çabalıyor ama olmuyor. İşi gerçekten de zor hem Eren'in hem Leverkusen'in..

Ben olsam mutlak suretle her ikisini de oynatırım. Sam-Schürrle'nın arasına hazır Augusto da yokken Kiessling'i yerleştiririm ama bu sefer de Ballack'a geride yer açmak zorunda kalacağız.. Neyse ki teknik direktörü ben değilim bu takımın..

Kevin Greusskreutz!



"Hairstudio Deniz 2000" adlı kuaföre gidiyormuş Kevin Greusskreutz.. Saçlarına o "muhteşem" biçimi veren arkadaşın adı da Hasan Türkan.. Oysa ben Kevin'in saçlarına bakıp hiç araştırma gereği duymadan bir alaman türküne gidip saçlarını kestirdiğini söyleyebilirdim.Sürpriz olmadı pek..



Takımına böyle sahip çıkan adam berberine sadakati nasıldır peki?

"Klopp bana kendime yeni bir kuaför aramamı söyledi. . Elbette böyle bir şey yapmayacağım ama o kendi kuaförünü değiştirebilir "diye de eklemiş.

Neuer gitti, yalnız kaldı. Dortmund'un tribün çocuğu derbide 88 dakika kenarda bekledi ve taraftar da onun oyuna girmesini istedi. Klopp neden oynatılmadığu üzerine gelen itirazlar sonucu "Dortmund taraftarı olması ilk onbirdeki yerini garantilemiyor" diyerek oyun planına sadık kaldı. O iki dakika oynasa da maç sonucu yine ait olduğu bölgeye gidip şovunu yaptı.



Her takımın minumum bir tane böyle bayrak adama ihtiyacı var.