20 Temmuz 2013

"Cennet Mekan"



Geldim. Beş katı merdiven merdiven çıkıyoruz. Demek burası benim evim diye geçirdiğim zaman anlamalıydım Albert Camus’nun yabancılaşmadan neyi kast ettiğini. Ne yapmam gerekiyor, bilmiyorum. Kapıda duran kadın annem oluyor. Yanında pijamalarıyla ona eşlik eden birisi ablam ki çok iyi tanıyorum ama diğeri de “büyük ablam” olmalı, öyle olduğunu biliyorum ama öyle hissetmiyorum. Küçüğüyle ilkokulun ilk üç yılını beraber aynı yurtlarda geçirdik, tanışıklığımız çok başka. Ama diğeri..  Ne Abla’yı ne Anne’yi ve de aslında beni getiren Baba’yı da fazla tanımıyordum.

Burası evimmiş.

Çok sevindim birden. Bir evim olduğu duygusu vurdu önce.. Sonra içerisi de hoşuma gitti. Bizim yurttaki salaş ortamdan çok daha iyi. Zaman zaman evine misafir olduğum gündüzlü çocukların evlerinden de güzel üstelik. Oturma odası müdür odası gibi soğuk geldi ama iki ablamın beraber uyduğu ve benim de yaz tatili boyunca paylaşacağım o odayı başka sevdim.

Güzelmiş.

Neyse ki Annem de benim kadar soğuk, sarılmaları filan kimse abartmıyor ve aslında herkes rolünü oynamaktan sıkılmış, bu sahnenin hızlı bir şekilde geçmesini bekliyor. Geçiyor da hızlıca. Hoş geldik, beş geldik. Nihayetinde 3 ay sonra gideceğiz.

Ertesi gün herkes annemi arıyor, hayırlı olsun, ben gelmişim.  Benim gelişimden anneme hayır nedir o gün ve aslında samimi olmak gerekirse bugün de nedir pek anlamış değilim. O dönem hele ki bu yabancı ortamda dışarıya çok az ses verdiğim zamanlar.. Garipsiyorum ve pek çok tepki gibi içimde eritiyorum hızlıca.  Daha sonra komşu komşu gezdiriliyorum Almanya’nın ücra köşesindeki yarısının bizim aileden olup tamamının Türklerden oluşturulmuş yan yana duran iki apartman dairelerinde. Çay içiyorum ve en çok bunu seviyorum, muhabbet çok sıkıcı, ilgilenmiyorum. Beş yaşında yurtlara gitmiş de okuldan takdir belgesi almış da.. Sanırsın o okulda tek başıma okuyorum, bir başkası onu becerememiş. Okul işte, kimi koysan o yaşta okuyacak, mecbur.. Takdir dedikleri de üst üste iki iyi not sonrası hocanın okulda parlak olarak gördüğü öğrencilerin karnelerine aynı notu vermesi.

Babam misafirliklerde hazırcevaplığım üzerine oynuyor. Köyü soruyor, oradaki garip adamları kendi meşrebimce tanımlamaları komşuya gösteriyor, “hadi amcanlara pipini göster” versiyonunun biraz başkası. Dalıp gidiyorum  ben her evde olan o garip büfelere daha çok. Kahverengi hepsi. Müdür odası gibi, soğuk ve moral bozucu. Çaylar hep güzel, muhabbet bayık ama idare ediyorum onları. On yaşından bu yana hep idare ettim ortamları.

  Babam dediğin adam dünyada kendinibeğenmişlik ve kibir konusunun dikilmiş anıtı gibiydi. Yıllarca beni mi seviyor yoksa benimle gurur duymayı mı diye hep düşündüm, sonuç ya da gerçek pek iç açıcı değildi.  O gün değil bugün diyorum ki o zaman yeni aldığı balina kasa 300 E Mercedes ile benim aramda temelde bir fark yoktu. Bazen Mercedes’in 300’ü bazen benim karnelerim öne çıkıyordu ama işlevimiz aynıydı. Dayımlarla yarışırdı, onlar 260 E almış altta kalır mı bizimkisi? 300 E!

Şimdilerde muazzam bir ilişkim olan büyük abla o dönemde bana çok yabancı ve  biraz da cadı, çevresindeki her şey ona göre konumlanmış, babam bile bazen korkuyor ondan, şeklini koymuş ama  ben sert çıkıyorum her defasında ve bugün bile unutmayacağım cümle dökülüyor ağzından: Geldiğin yere geri git, istemiyoruz seni!

Kişisel bir mesele, alışık değil benim gibi bir kardeşe ama neden çoğul bir cümle kurdu diye dert ediniyorum bir süre. Tek başına mı beni istemiyor –ki bunu anlardım- öncesinde ağız birliği mi edilmişti acaba?

Aile üyelerinin bugün de o gün de beni sevip sevmemeleriyle fazla ilgilenmedim. Bu konuda sanırım benden başka herkesin sorunu birinin diğerini az ya da çok sevmesi oldu. Hiç anlamadım, anlamıyorum da.. 

İlk günün sabahında kahvaltı ediyoruz. İlk defa öyle peynir gördüm. jelatininden sıyırıp hamburger ekmeği biçiminde olan “sammeln” dedikleri şeyin arasına koyuyorsun, tadı nefis. İşte o ekmeklerden herkesin garip bakışları arasında 6-7 tane götürüyorum. Aile üyeleri bir benim kolumun inceliğine bakıyorlar bir de yediklerimin toplam miktarına. Oysa ben koşullardan dolayı zayıf kalmış bir insandım, az yediğim için ya da "çok yaktığım" için değil. Babamla beraber acı yeşil biberi de köklüyoruz sonuna kadar. Zaten bir acı yeşil biberi bir de kupona ortak olabildik bu yaşamda. Gerisi kavga, gerisi gürültü. 

 İlk sabah masadan bir şey isterken zorlandım: Baba şunu uzatır mısın diyemedim..  Baba? Ellerim havada cümleyi kendi kendisine kurdu, uzatıp verdiler..  Sonrasında yurtta kavga ettiğim zaman belletmenlerin arkadaşından zorla özür dilettirmesi esnasında ağzıma oturmayan özür cümleleri gibi babalı anneli cümleler kurmaya başladım ama uzunca bir süre alışamadım, her defasında o kelime öncesi duraksadım. Aramızda kalsın bugün bile oturmuş değil özellikle annemle ilişki zirve yapmış olmasına rağmen..

Oysa bayram tatilinde köye gittiğimde annemle babamın gençlik fotoğrafını valize gizlice koyup yurtta diğerlerine hava atmış, bakın anne ve baba ve bunlar benim oluyor, bende de var bunlardan, gerçekten  var aha da fotoğrafı diye diye gümüş çerçeveli İspanyol paçolu babamın yer aldığı kareyi yatak yatak, masa masa gezdirmiş,  günün sonunda da hırsızlığımız ortaya çıkmasın diye yatağın da altında saklamıştım. İnsanın anne ve babasının resmini çalması hırsızlık olabilir mi? O dönem çok şeyi sorgulamadan kabul ettim. Her şey de sorgulama düğmesine basınca başladı.  Hayatım boyunca ne annemi ne de babamı özlemiş bir insan olarak bu insanlarla hava atmış olmayı da yanlış anlamayın. Öyle bir eksikliği hiçbir zaman duymadım ama sorun sanırım başkaydı.  Hep “ben de diğerleri gibiyim” diye bir ispat içerisinde geçti yaşam.

Herkes bu cennet mekanda ne kadar uslu çocuk olduğumdan bahsediyor ve ben bunu da oldukça tuhaf buluyordum. Karşıdan yaşlı bir tanıdık geliyor, ben hemen gidip elini öpüyor, saygıda kusur etmiyordum. Bir iki dakika sonra arkamdan “ne kadar efendi çocuk bu” diyeceklerini de çok iyi bilerek.. Kendim için değil, her yaptığımla anlamlı anlamsız gurur duyan babam için bunu yapıyordum, gönlü hoş olsun isterdim hep, gönlü hoş olsun..



O zamanlar annem de babam da fabrikada işçiydi. Sabahları kalktığımda ev bomboş olurdu. Ablalar okulda, anne-baba işte ve iki erkek kardeşim de henüz bu dünyada yoktu. İşte masal gibi saatler.. Koca ev.. Filmler mi izlemiyorum kilo kilo muzları mı götürmüyorum? Ergenlik dönemi ilk erotik sahneleri arka arkaya izleme da burada yaşandı. Yaprak Özdemiroğlu ile Erdal Özbay’ın filminde geçen öğle kuşağında dahi sansürsüz yayınlanabilecek sahneyi başa alıp alıp izliyorum. Videoyu da bu şekilde bozmuş olabilirim, bilmiyorum.  Aşağıda annanem yan apartmanda teyzem..  Herkes benim için özel şeyler yapıyor, yemekler, lahmacunlar efendim çaylar filan.  Okul yok, etüt yok, zil sesi yok, belletmen yok, yemekler nefis, hele ki muzlar?

Bir ara şalter attı bende. Evde tek başına bağırıyorum: Bu ne lan? Bu ne?  Kafamı ellerimin arasına aldım, durumu kavramaya çalışıyorum. Çimdik atıyorum kendime, rüyadaysam uyanayım diye zira bu tarz yaşamların sonrası çok daha acı oluyor, hazdan çok olmamışlığa özlem, yokluğa hasret ve toplamca acısı zor..

Normal koşullarda 25 kişinin uyuduğu ortamda korkudan bizi titreten bir psikopat bizi kaldırır, sabahın köründe masanın başında ders çalışıyormuş gibi yapmaya zorlardı. Saatimiz dolunca sıraya geçer askeri intizam içerisinde kahvaltıya doğru sıra şeklinde yol alır, yemek sırasına girerdik.. Okulun zili çalar, derse.. Teneffüsün zili çalar, telli sahaya. Son ders zili çaldığında da önce etüt sonra telli saha sonra etüt, yemek telli saha etüt ve yatma. Zil sesleri ve saatler arasında son derece disiplinli bir yaşam içerisinde özel en ufak bir detayı olmayan askeri okuldan beter düzende bir yaşamdan birden muzların olduğu kolaların su gibi aktığı cennete doğru yaşama geçiş.

Seri katilin sakinliğinde dünyanın en uysal çocuğunu ebeveylerim sülaleye sergilerken rol yapmıyordum. Daha çok o yabancılığın dondurduğu bir yaşamın arasında kendimi dinlendiriyordum. Önemsememezliğin ya da Camus'vari bir yabancılığın umursamazlığı.   Dışarıdan gelmiş acınacak çocuk olmanın özgürlüğünü de sonuna kadar kullanmış ve her şeye iznim varmışçasına karıştırmaya başladım büyük bir merakla. Videoyu bozdum, x’i yanlış yaptım c’yi kırdım derken babam sert yüzünü gösterdi. Bağırdı, çağırdı, korkuttu ki korkarlardı babamdan herkes.

Bir şey demedim. Sustum. Korktuğumu düşünenlerin kafasındaki çocuğu sevdim. Bu dünyada her şey ne kadar naif.  Babam bana bağırır, ben ona acırdım içimden. Normal koşullarda yine bir insan burada anını sorgulamaz, durumun vehametini yaşar, ben ise kendi dünyama dalmıştım yine. Bilse ki oğlu sene içerisinde yaşadığı cehennem içerisinde bu gibi ayrıntılarla korkutulamaz, sindirilemez ya da yanlışı bu şekilde kavrayamaz?

Bilecekti bir başka sinir krizi geçirdiği esnada..

Babam benim futbolu sevmemi sevememişti hiç.  Bazen sadece bir şeyi çok fazla sevmemi sevmediğini de düşünmüşümdür, bugün dahi öyle olabilir diyorum. Bazen çok istediğim bir şeyi "amaan olmasa da olur" havasında dile getiriyordum sorun çıkmasın diye. Nihayetinde garip nedenlerle beni futboldan uzak tutuyordu. Oysa ben futbol için yaşıyordum o dönemde. Hayatımda yaptığım en iyi ki şeyden birisi o dönem buydu: Kavga etmek ve futbol oynamak.

Köyün takımı var, antrenörü ve hatta haftada iki kez de idmanları. Bir gün beni alır mısın dedim, aldılar. Hepsini ipe diziyordum, 30 yıllık yaşamımın en parlak günleriydi. İki antrenman arası zaman geçmek bilmiyordu ama babam da yavaş yavaş bu antrenmanlara karşı nefretini açığa çıkarmaya başlıyordu. Gitmeyeceksin dedi, sessizce dinleyip gitmeye devam ettim. O bir şeyler derken o yaşta ben durumu idare ediyordum onun adına, farkında değildi. Gizli gizli gitmeye devam ederken sonunda benim çok sevdiğim antrenörüme gidip beni bir daha almaması için onunla konuştu. Daha doğrusu almanca anlamıyordum ama bana söylediği buydu ben o büyük patlamayı yaşamadan önce.

“Antrenörünle konuştum, bir daha seni antrenmanlara almayacak..”

Sonrasını duymadım zaten. “Sen kimsin” ilk çıkan söz oldu ağzımdan. Sen kimsin de benim diye başladım saydırmaya ki içimden o kıvama geldiğimi gördüm. Rahatlıyordum zira o sessiz dönemde ne biriktirmişsem hepsini bir anda dışa vuruyordum ve fakat kendimden geçmiş bir halde. Değil en ufak bir korku daha çok yeteri kadar onun üzerine gidemediğim için endişe zira araya insanlar geliyor. En son mutfakta bıçağı elime geçirmişim ki iş büyüdü..

Antrenmanlara da gittim. Futbol da oynadım. İğneleyici lafları oldu ama bir daha karışma hakkını kendinde göremedi. 10 yıllık yaşantıda toplamda 8 ay gördüğüm bir insanın bana karışmaya ne hakkı vardı? Matematiğim hep iyiydi, sorun da biraz bundan kaynaklandı hep zira hesabı ben çocuklukta tuttum büyüyünce faiziyle kestim hepsine. İntikam filan komik şeyler, öyle denk geldi diyelim.

O günlerde antrenmana oynamak için gittim, yıllar sonra yazmak için..  

*Tüm bunları Kafka'nın "Dönüş" hikayesini okurken akla gelen "dönüşüm" hikayesinin içerisindeki o tasvirin beni çocukluğumda ilk satırlarda anlatılan o yabancılaşma anına götürmesi sonucu.. 

1 yorum:

fatih arslan dedi ki...

Senin uzakta olman ile uzaklaşman arasındaki ince çizgidir isyan. Lakin bir çoğumuz o dönemlerde plastik top peşinde koşarken saydığımız Alman, İtalyan futbolcularla kurduğumuz yakınlığı Baba ile kuramadık. İsyan etmedik mi ? ettik, ama ne takıma girebildik sonrası ne antremana...
Yazının güzelliği apayrı, ama İsyana teşvik ediyor. Bu da güzel yanı, Tebrikler...