9 Ocak 2015

Borges'in Evi



"Benim çocukluğuma, bir yazar ve onun yazdığı metinler dizi damga vurmuştu.  Jorge Luis Borges'ten bahsediyorum. Onunla tanıştığım için çok şanslıydım. Ama bazen hayatın bize verdiği hediyelerin ne olduğunu bilemeyiz çok çok sonrasına kadar. Borges bir ara demişti ki "Cennetin ve cehennemin ne olduğunu biliyoruz çünkü hayatında ufacık da olsa mutlu bir anı veya elemi olmayan kimse yoktur" Benim için o yılların muhteşem armağanı Borges'le tanışmak olmuştu. O zamanlarda yaklaşık on beş-on altı yaşındayım ve Bueonos Aires'te ünlü bir kitapçıda çalışıyordum ve çok fazla ünlü müşterimiz vardı. Bunlardan biri de Borges'ti. Altmışların sonlarındaydı ve hali hazırda âmâ'ydı.

Borges babasından bir hastalığı miras edinmişti. Kör olacağını biliyordu. Ama kör olma hikayesi çok etkileyici: Doktor ona okumaları hakkında çok dikkatli olmasını, okuma esnasında yeterli ışık olması gerektiğini söylemişti; gözlerini çok yormaması gerekiyordu. O gün trende bir polisiye roman okuyordu ve güneş batmaya yüz tutmuştu. Okumaya devam etmek arzusundaydı. Tren bir tünele girdi ve tünelden çıktıklarında Borges artık görmüyordu.

Borges için gerçek cennet kütüphaneydi. Sözcüklerin neler yapabileceği ile ilgileniyordu. Onunla tanıştığımda kör olmasına rağmen ve üstelik altmış beş yaşındayken , Hristiyan çağının başlarında İskandinavya ve İngiliz Adaları'nda konuşulan bir dil olan Anglasakson dilini öğrenmeye çalışıyordu. Bizim kitapçıya gelip Anglosakson kitapları alırdı. O zaman doksan yaşında olan ve yanında ona sekreter gibi eşlik eden annesi çok yorulduğu için başka insanların ona gelip okumasını istiyordu. Bir gün gelip benden akşamları yapacak bir şeyim yoksa ona kitap okumamı rica etti. On beş-on altı yaşlarındaysanız aşırı kibirli olursunuz.  Ve ben de zavallı kör adama iyilik yapıyorum işte, diye düşünüyordum. Sonradan farkına vardım ve şimdi anlıyorum ki pek de öyle değilmiş. İki üç yıl boyunca neredeyse her gece Borges'in evine gidip -çok küçük ve sade bir daireydi- kitap okudum. Ama bir şeyi aydınlığa kavuşturmak isterim: Borges okumalarıma hiçbir yorum katmamı istemiyordu. Sayfadaki kelimeleri canlandırabilmesi için en nötr sesimle okumamı istiyordu. Sayfayı gören gözler benimdi ama okuyan Borges'ti.

Ne öğrendim ben bu deneyimden? Her şeyden önce, okuyucular olarak sahip olduğumuz muazzam gücü. Edebiyat tarihi hangi kitapların kalıcı olacağına ve hangilerin kaybolacağına karar verenlerin yazarlar olduğuna inanmamızı sağlar. Ancak öyle olsaydı, her kitap klasik olurdu; çünkü her yazar hatırlanmak ister. Ama okuyucu acımasızdır; der ki "Ben bunu seçeceğim ve diğer iki yüz küsur kitabın hepsini unutacağım, görmezden geleceğim. " Kütüphanelerimiz onlarca, yüzlerce, binlerce unutulmuş kitapla dolular. Yazar bu konuda hiçbir şey yapamaz. Yazar son kelime kağıda yazıldığı an ölür. Bir örnek vereyim: Jonathan Swift toplumun yergisini yapmak adına on sekizinci yüzyılda Gulliver'in Gezileri'ni yazar. Gulliver'in Gezileri'yle bizim yaptığımız ise onu çocuk bölümüne koymak. Siyasi bir taşlamadan ziyade onun çocuk kitabı olduğuna karar kılmışızdır. Okuyucu olarak bunu yapma gücümüz var. İşte Borges'in bana öğrettiği budur."

Alberto Manguel

1 yorum:

cem kazan dedi ki...

Bende klasik olarak hep yazarın kalici bir kitap yazdigini düşünürdüm. Hic okuyucu olarak bizim bu ise müdahil olacagimizi ise hic dusunmemistim. Yani maharet yazarda değil okuyucuda. Bunu düşünmek gerekir.