16 Kasım 2010

İvan Ergiç'in Yazısı.!





Futbolcular bir ürün, taraftar ise tüketici

Futbolu ve sporu geniş anlamıyla bir metaya dönüştüren aşırı ticarileşme, oyuncuları taraftara
yabancılaştırma sürecinden başka bir şey değildir. Toplumda olduğu gibi, sporun küçük dünyasında da her şeyin bir fiyat etiketi var. İş dünyası temsilcileri spordaki rant potansiyelini gördüklerinde, o güne değin temiz kalmış bu bedensel faaliyete ticaretin ruhunu ve sermayeyi bulaştırdılar.

Zamanla her şey satılık bir eşyaya dönüştü, profesyonellik ve pazarlama spocuları seyircilerden –en yumuşak ifadesiyle sonsuza dek- kopardi. Oyuncular bir ürün, seyirciler ve halk da gündelik bir tüketici; hatta bir müşteri oldu. Artık herkes bunun farkında.

Adam Smith´in eli!

Uefa ve Fifa´da „koltukları“ olup futboldan ve spordan zerre kadar anlamayan pazarlama güruhu &bürokratların desteğiyle, taraftar-sporcu ilişkisini piyasa mantığına göre belirleyen bir spor ekonomisi yapısı oluştu. Smith´in şu ünlü „görünmeyen el“ i futbolcuları ve taraftarları, onlar ne kadar direnseler de bir kukla misali oynatiyor, onlara kimlik ve anlam veriyor. Sonuç olarak sporcu-taraftar ilişkisi yabancılaşmakla beraber gizemli bir hale de geliyor. Oyuncu, tüketici için daha cazip olsun diye -pırıl pırıl ve sadece vitrinden görülebilen pahalı bir aksesuar misali -dokunulmaz mertebesine yükseltiliyor. Futbolcu-taraftar ilişkisinde en yanıltıcı noktayı bize takım otobüsleri anlatır. Takım otobüsleri stadyumlara giden birçok kişinin dikkatini çekmiştir; oyuncular görünmesin diye pencereler karartılmıştır, bir de otobüse eskortluk etmek zorunda olan güvenlik güçleri krallara özgü gizemli bir sadakat etkisi yaratır.

Sporcu : İnsan değil, pazarlama sembolü

Artık otobüslerin arkasından „kahramanlarını“ görmek icin koşan çocuklar yok. Bu çocukları daha çok mağazalarda, televizyonda izlemiş oldukları yıldız futbolcularin ayakkabılarını almak için ebeveynlerini çekiştirirken görürsünüz. Bazı kulüpler stadyuma geliş için takım otobüsü tutmak yerine direk VIP salonları ile bağlantılı, giyim kabini olan, futbolcuların kendi arabaları ile gelmesi ve kimselere görünmemesini sağlayan, yeraltında bulunan park alanları yapıyor. Birçoğunun belki de önemsemediği bu küçük detaylar, spor endüstrisindeki yabancılaşmanın son basamağını oluşturuyor. Guy Debord bu yüzden „Gösteri Toplumu“nda bugünlerde her şeyin birbirinden çok uzak olduğunu,insanlar arası ilişkilerin bile hayal ve tasarımlarla sürdüğünü yazıyordu. Taraftar sporcuya normal bir insan gibi değil de, bir pazarlama sembolü gibi, cisimleştirebildiği bir hayal gibi bakıyor, ve ilişkisini böyle kuruyor.

Zamanında futbolcular taraftarlarla içmeye giderlerdi

Artık futbolcularla taraftarların buluşabileceği bir nokta yok. Elit-kapitalist hayat felsefesine göre
yüksek maaşla çalışan sporcularin toplumdan kopması normaldir. Sporcunun kendisine hayran olan sıradan kişi ile hiçbir temas noktası kalmaz. Daha önceleri oyuncular maçlardan sonra bugünün aksine taraftarların olduğu yerlere gider, onlarla bira içer ve fikir alışverişinde bulunurlardı. Bugün yıldız ve yıldız adayı oyuncular toplumdan ayrı bir hayat tarzı yaşıyor, ve ayrı hareket ediyorlar. Dokunulmaz oldular. Tıpkı bir zamanlar Hollywood prodüktörlerinin sanatçıları daha çekici hale getirmek için özel yaşamlarında ve beyaz perdede gizemli bir kimliğe büründürmelerinde olduğu gibi, sporcular da farketmeden kendi kimliklerinin Hollywood´laştırılmasına maruz kalıyor.

Firma müşteri ilişkisi

İster oyunun başındaki zorunlu seramoniler, ister oyunun sonunda „desteğiniz icin teşekkür ederiz“ alkışları, sporun içinde biraz da rastlantısal olması gereken sporcu-taraftar ilişkisini yapmacık kılıyor. Eğer bir de maç kaybedilmişse ve morali bozuk futbolcu bir an evvel soyunma odasına gitmek isterken saha kenarında onu bekleyen öfkeli teknik direktörü veya basın sözcüsü „seyirciye gidin, selamlayın“ diye buyuruyorsa...Bu zorunlu davranış aslında müşterisine velinimet gözüyle bakan ve onu her daim tatmin etmek durumunda bulunan bir firmanın davranışlarından farksızdır. Oyunculara zül gelen imza günleri ve taraftar derneği ziyaretleri gibi organizasyonlar da bu tip ilişkilerde var olan „promosyon“ faaliyetlerindendir. Saydığım bu faaliyetlerin tamamı, müşteri ilişkilerine dikkat eden ticari şirketlerin çalışanlarıyla yapmış olduğu anlaşmalarda olduğu gibi, oyuncu sözleşmelerinin zorunlu maddelerindendir. İş gününün son saatlerinde yorgunluktan neredeyse bayılacak olan bayan satış elemanının müşteriyi etkilemek icin gösterdiği yapmacık gülümseme, futbolcu-taraftar ilişkisinin bir muadilidir.

Kibirli, sabırsız taraftar

Taraftar da nihayet, bayağı bir müşteri olduğunun, bir tüketiciye indirgendiğinin bilincine vardi.
Oyuncular şımarık yıldızlarmış gibi davranırken, seyirciler de bilet paralarını ödemiş, birinci sınıf
maç bekleyen ve mümkünse şov da isteyen şımarık müşteriler gibi davranıyor. Müşteri olarak
memnuniyetsiz kaldığı anda hıncını çıkarması için ona her yol mübah görünüyor. Hatta kulüplerine diğer tüketicilerden farklı olarak gönülden bağlı olanlar bile bazen sabrını yitirip, tepkisini alkışlarla ve sözlerle ortaya koyuyor.

Futbolcular için söylenen şarkılardan, yapılan tezahüratlardan belki de en dikkat çekici olanı
Bundesliga´da. Takım kötü sonuçlar aldığında veya beklenen oyun sergilenemediğinde tüm
stadyumdan „rezil milyonerler“ (scheiß Millionäre!) tepkisini duyarsınız. Bu tepkinin arkasında spor endüstrisinin gizlenmiş özünü ve amacını görürsünüz. Aşırı pazarlanmış bu spor dalında futbolcu paraya ve ilgiye boğulur ki, basit bir sonuç elde edildiğinde hedef tahtasına o oturtulsun, futbolu idare edip de kargaşadan hasarsız olarak çıkacak yöneticiler tarafından suç ona yüklensin.

İğnelerle Maça Çıkmak

Taraftarlar ve futbolcular yadsınamaz bir şekilde ayrılmışlardır ve bu, yabancılaşmanın olabilecek en kötü şeklidir. Her iki taraf birbirine daha yakın olup empati kurabilseydi son parasını maça veren taraftarı, futbolcu; ağrıdan duramazken iğnelerle sahaya çıkmak isteyen ve sürekli baskı altında oynayan futbolcuyu da taraftar daha iyi anlardı. Fakat şimdi hem onun, hem de diğerinin belirlenmiş rolleri, beklentileri var. Karl Marx´ın formülasyonundan her iki taraftan birinin bu yabancılaşmada kendini diğerinden daha rahat hissetmesiyle sadece birazcık ayrılan şu ortamda taraftarlar da futbolcular da kendilerine dayatılan yüksek kar amaçları ve ticarileşme uğruna kurban edilmiştir. Bir tarafın kendini daha rahat hissediyor olmasi da şüphelidir. Oyuncu ve taraftar arasındaki ilişkiye bir anlam katarak, onu ticari nedensellik seviyesinden yukarı çıkarmak hemen hemen imkansızdır. Her iki taraf için birbirine yakınlaşmak ilkin yabancılaşma gerçeğinin bilincine varıp onun doğasını anlamak ile
mümkün olur.

......

Çeviri blog okuru Berlin'de buluşamadığımız Hasan Koç'a aittir. Bu emeğinden dolayı ona çok çok teşekkürler..

11 yorum:

sonvagonblogspot@yahoo.com dedi ki...

Futbolda böyle adam bulmak zor. Ben Frank Rijkaard'ı ve Lucescu'yu da futbol filozofu olarak görüyorum...

alperensaylar dedi ki...

4 ve 5. paragraf ana fikri anlatıyor gibi aslında

antropoit dedi ki...

Ergiç, candır.
Futbolcu piyasasının baştacıdır.
No al calcio moderno, sempre Ivan!

kutay dedi ki...

takım yenılınce trübüne giden topçu kısmı hariç müthiş bir yazı...)
bu scheiss millionare tezahüratında da bizim buradan giden türkler'in parmağı var mıdır acaba? "milyarlık eşekler" tezahüratıyla paralellik gösteriyor..)

Erdal Güngör dedi ki...

Benzer sözleri zamanında Aykut Kocaman söylemiş >>> http://tribundergi.com/forum/viewtopic.php?f=18&t=5168

Ergiçin yazısı manifesto gibi,

Kahrolsun endüstriyel futbol!

adl dedi ki...

http://adektlimited.blogspot.com/2010/11/her-azizin-bir-gecmisi-ve-her.html

keymark9 dedi ki...

çok önemli bir adam ivan. keşke ondan daha fazla yararlanabilsek, kıymeti bilinmiyor ülkemizde. umarım futbolu bıraktığında da yolu buralara düşer.

Hakan dedi ki...

Kaybedilen bir maç sonrası futbolcuların demeçleri:

Ömer Erdoğan (defans): "Son Vuruşları Yapamadık"

Turgay Bahadır (forvet): "Çok Basit Goller Yedik"

İvan Ergiç: "Takım olarak ilk yarı iyi, ikinci yarı kötüydük, ilk golde defansif hata yaptım."

http://hagininkosani.blogspot.com/2010/11/ivan-ergic-ornegi.html

marine engineer dedi ki...

borges; misimovic'in kadro dışı kalmasıyla ilgili söyleyecek birkaç cümlen olduğunu tahmin ediyorum.

Borges dedi ki...

Marine: Maalasef özel işler ve bayram yoğunluğu. Az önce yazdım ve gazeteye gönderdim. BirGün'de pazartesi okuyabilirsiniz.. iyi bayramlar;)

baris_gerceker dedi ki...

Ne güzel bir adam bu yahu...